İbrahim BİRELMA
Mehmed Namık Kemal
Osmanlı İmparatorluğunun karşılaştığı felaketler, özellikle 93 Harbi'nden sonra sarayda, bürokraside, orduda (ulema hariç) büyük sarsıntılar ve yeni arayışlar yaratmıştı. O dönemler kendi yazar ve şairlerini doğurdu. Bunların en etkilisi Namık Kemal'di kuşkusuz. O zamanlar öğrenci olan cumhuriyet kurucuları üzerinde de muazzam bir etkisi vardı. Hatta Manastır Askeri Okul öğrencisi olan Selanikli Mustafa Efendi, Namık Kemal'den o kadar etkilendi ki onun tarzında şiirler yazmaya başladı. Ben ikinci adı olan ve çok sevdiği Kemal'i de bu etkiden dolayı benimsediğini düşünüyorum. (Zülfü Livaneli, Kafkaokur, Aylık Edebiyat Dergisi sayı 53, Kasım 2020)
Namık Kemal, 21 Aralık 1840'ta (26 Şevval 1256) Tekirdağ'da doğdu. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, ancak daha sonra Şair Eşref Paşa'nın verdiği "Namık" mahlasıyla birlikte daha çok Namık Kemal olarak bilinir; kendisi ise, mutasarrıflık mühründe her üç ismi birleştirir ve Mehmed Namık Kemal olarak kullanır. Kendi ifadesiyle "iki sadrazam, yedi sekiz vezir, elli altmış rical" yetiştiren bir sülaleye mensup bulunan Namık Kemal çocukluğunu ve gençliğini, ilk on altı senesini, annesi tarafından dedesi olan Abdüllatif Paşa ile birlikte Afyon, Lefkoşa, Kars ve Sofya gibi yörelerde geçirdiği için düzenli bir okul hayatı olmadı; özel hocalardan ders aldı.
8 Kasım 1857 (20 Rebiülevvel 1274) tarihinde Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1862'de Şinasi'nin çıkarttığı Tasvir-i Efkar gazetesinde ilk yazısını yayımladı. 1867'de Erzurum Vali muavinliğine atandı, ancak Erzurum'a gitmedi ve diğer arkadaşlarıyla Fransa'ya kaçtı. Fransa'dan İngiltere'ye geçerek Londra'da Ali Suavi ve Ziya paşa'yla birlikte "Muhbir" gazetesini çıkardı, ancak Ali Suavi'yle aralarında ihtilaf doğunca "Hürriyet" gazetesini neşre başladı; 24 Kasım 1870 tarihinde İstanbul'a döndü. 1872'de "İbret"in ismini kiralayarak yayın hayatına soktu, ancak hükümetin hoşuna gitmeyen içeriği yüzünden gazete kapatıldı ve kendisi de Gelibolu mutasarrıflığına atanarak İstanbul'dan uzaklaştırıldı. 1873'de yeniden İstanbul'a dönerek İbret'te ağır siyasi tenkitlerine başladı, ancak Vatan yahut Silistre piyesinin sahnelendiği ilk gece etkilenen seyircilerin sokaklarda yaptığı nümayişlerin yarattığı etki neticesinde, hem "İbret" yeniden kapatıldı (5.4.1873), hem de kendisi Magosa'ya sürgüne gönderildi. Burada 38 ay süren bir ikametten sonra, Sultan Abdülaziz'in şüpheli bir şekilde vuku bulan vefatının ardından çıkarılan af üzerine İstanbul' a döndü; önce Şura'yı Devlet üyeliğine atandı ve ardından da Kanun-i Esasi'yi hazırlamakla vazifeli encümende görev aldı. Sultan II. Abdülhamid'e verilen bir Jurnal üzerine beş ay hapiste tutulduktan sonra, 19 Temmuz 1877'de Midilli adasına sürgüne gönderildi. İki buçuk sene sonra 18 Aralık 1879 (4 Muharrem 1297) tarihinde Midilli mutasarrıflığına getirildi. Midilli Hıristiyanlarının sürekli iftira, şikayet ve karalamaları neticesinde 15 Ekim 1884'te Rodos mutasarrıflığına getirildi. Aralık 1887'de Namık Kemal Rodos'dan alınarak Sakız mutasarrıflığına getirildi. Buranın havası daha önce yakalandığı zatürre hastalığını azdırdı ve neticede Namık Kemal 2 Aralık 1888'de Sakız'da "haliki"nın "huzuruna" koştu. Na'şı, önce Sakız'da bir camiin avlusuna defnedildi, birkaç gün sonra, Bolayır'daki türbesine nakledildi. (Ali Akyıldız - Azmi Özcan, Namık Kemal'den Mektup Var, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları, I. Basım: Eylül 2013)
Doğumunun 180. , vefatının 132. Yıl dönümünde hemşerimiz Namık Kemal'i rahmetle anarken, O'nun bazı düşüncelerini, O'nun hakkında söylenen birkaç görüşü paylaşmak istiyoruz:
Namık Kemal kayıtsız ve şartsız olarak fikrinin adamıdır. (Ahmet Hamdi Tanpınar)
Namık Kemal'in şahsiyetini, sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, hürriyet kelimesidir. (A.H.Tanpınar)
Padişahların semadan almış oldukları ilan edilen hak ve mutlak iktidarlarını onaylamada tereddüt edenlere "kafir" nazarıyla bakıldığı bir zaman mekanda Namık Kemal o varsayılan hakkın üzerinde milletin siyasi haklarının bulunduğunu parıltılı bir üslupla, hem de İstanbul'un göbeğinde ve padişahın gözü önünde ilan ediyor. (Süleyman Nazif)
Namık Kemal "Osmanlıcı bir aydındı, saltanatın etrafında birleşmiş ve aynı zamanda hür bir imparatorluk iklimi düşünüyordu. "Hayır" diyerek itiraz ettiği şey, mutlakıyet rejimiydi. Kuvvetler ayrılığını, basın hürriyetini, kadınların okumasını ve topluma katılmasını istiyordu. "Müsademei efkar" yani fikirlerin serbestçe rekabeti olsun istiyordu, çünkü "hakikat" ancak öyle ortaya çıkabilirdi.
Tanpınar'ın deyimiyle bir "Namık Kemal nesli" yetişiyordu, ama henüz bir fidan halindeydi, yüz otuz yıl sonra, bugün bile kuvvetler ayrılığı, fikir ve ifade hürriyeti gibi hedeflere ulaştığımızı kim söyleyebilir.
Namık Kemal sadece kuvvetler ayrılığı ve siyasi özgürlükler gibi konuları hukuk düşüncesi halinde savunmakla kalmadı, hür iradeye dayalı bir ahlakın da savunucusu oldu.
Mehmed Namık Kemal ve Adalet
Sırp - Karadağ savaşı sırasında yeni Osmanlılar "Hediye-i Askeriye" adıyla bir yardım ve bağış derneği kurmuştu; Ziya Bey (Paşa) derneğin başkanı, Namık Kemal üyesiydi; askere yardım toplamakla uğraşıyorlardı.
Sadrazam Mithat Paşa 28 Aralık 1876'da "Asakir-i Milliye" (Millet Askerleri) adıyla üniformalı ve silahlı bir milis teşkilatı kurdu. Bunlar Mithat Paşa'nın konağının önünde gösteriler yapıp Namık Kemal'in vatani şiirlerini okurlar. Abdülhamit'e Namık Kemal'in "Biz devlet askeri değil, millet askeriyiz" diye konuşmalar yaptığını söyleyen jurnaller verildi. Böyle jurnaller Namık Kemal'i tutuklattıracaktı.
Abdülhamit 4 Şubat 1877'de Asakir-i Milliye ve Hediye-i Askeriye'yi lağvetti.
6 Şubat 1877'de Namık Kemal tutuklandı. 11 Nisan'da Suphi Paşa başkanlığındaki mahkemede yargılanmaya başlandı. 3 defa saatler boyu sorgulama yapıldı.
Suphi Paşa (1818-1886) Mora'da doğdu. Babası, Osmanlı'nın ilk Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa'dır. Cumhuriyeti kuran kadrodan "Türkçü" Hamdullah Suphi Bey, Suphi Paşa'nın oğludur. Duruşmalar başlamadan önce Abdülhamit Damat Namık Celalettin Paşa'yı Suphi Paşa'nın Çamlıca'daki köşküne gönderir. Köşk'te, Damat Paşa, Suphi Paşa'ya Abdülhamit'in mahkemeden "şan-ı sadakate layık bir karar" beklediğini söyler. Bunun anlamı Namık Kemal'in mahkum edilmesidir.
Suphi Paşa, "Efendimiz emin olsunlar, adaleti tatbik edeceğim" diye cevap verir. Celalettin Paşa da Abdülhamit'e "Tamam, mahkum edecek" mesajını götürür.
Kararın açıklanacağı gün mahkemenin içi, dışı binlerce paşa, hafiye, asker ve halkla dolmuştur. Bu atmosferde kararını açıklayan mahkeme Namık Kemal'i aklar. Bazı kaynaklarda mahkemenin "beraat" kararı verdiği belirtiliyor.
Suphi Paşa'nın kızı Ayşe Hanım babasına, "Hünkardan korkmadınız mı?" diye sorduğunda cevabı şudur: "İki adalet vardır, padişahın adaleti, Allah'ın adaleti. Ben Allah'ın adaletini kastettim, Mahmut Celalettin Paşa bunu padişahın adaleti sandı. Yarın hünkarın da benim de huzuruna çıkacağımız bir hakim vardır ki ben ondan korkarım."
Suphi Paşa her intikamı ve her ikbali elinin tersiyle iterek Kemal Bey'in aklanmasını sağladı.
Küçüklerle dolu ve kirli bir devrin tarihinde Suphi Paşa'nın bu yiğitliği unutulmaz bir yüce ahlaktır. (Süleyman Nazif)
Namık Kemal, Suphi Paşa vefat ettiğinde ailesine yazdığı taziye mektubundaki şu satırları padişahın Mahmut Celalettin Paşa'yı göndererek mahkumiyet istediğini, birtakım jurnallerin hazırlayıcısının da o olduğunu gösterir:
"Suphi Paşa merhum Mahmut Celalettin Paşa'nın pençe-i zulmünden hürriyetimi kurtardı."
Namık Kemal'i aklayan bu karar üzerine Abdülhamit dosyayı Yüce Divan'a göndermedi.
Kemal'i aklayan karara rağmen, Sultan Hamit bir buçuk ay daha onun tutukluluğunu devam ettirdikten sonra Namık Kemal'e zaptiye Mareşali Hamdi Bey'i gönderdi:
"Beyefendi, kabahatiniz affolundu size beş bin kuruş aylık bağlandı. Girit'te oturacaksınız. Danıştay üyeliğinden biriken maaşlarınız da size ödenecektir."
Namık Kemal, Girit'te çocuklarını okutacak okul olmadığını belirterek Midilli'yi istedi, isteği kabul edildi.
Abdülhamit, Namık Kemal'i Midilli mutasarrıfı olarak atadı. Böylece Namık Kemal gazete çıkaramayacak, makaleler yazamayacak, başkent İstanbul'da fikirlerini yayamayacaktı. Ama aç ve itibarsız kalmayacaktı. Bu Abdülhamit'in tarzıydı.
Sultan Hamit, Kemal hakkında beraat kararı veren mahkeme reisine kin beslemeyecek kadar büyük ve yüksek oldu ve bu karardan sonra Suphi Paşa'yı üç defa Vakıflar, iki defa maliye, bir kere de ticaret nazırı yaptı.
O zamanki Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Abdurrahman Nurettin Paşa (1836-1912) On üç senelik Bakanlık döneminde, "Hünkarın fermanı, emri her kapıdan içeri girer ama adalet kapılarından giremez" diyordu. Mahkemede karar veren hakim ve hükumette adalet bakanı olup da geriye böyle şerefli bir isim bırakmak ne büyük onurdur değil mi? Nesiller boyunca takdirle ve rahmetle anılacak bir isim. Ya bir de kötü isim bırakarak giden hakim ve adalet bakanları. (Taha Akyol, Onlar da Kahramandı, Güce Boyun Eğmediler, Doğan Kitap, 2.Baskı, Haziran 2020)