1897’de, Edirne’de doğan Aydemir, ilk ve orta öğrenimini orada yaptı. Edirne Öğretmen Okulunu bitirdi.

I. Dünya Savaşı'nda yedek subay olarak Kafkas cephesindeki çarpışmalara katıldı (1919). Neslinin büyük çoğunluğu gibi o da Turancılık akımının ateşli bir taraftarıydı. Osmanlı İmparatorluğu çöküp Edirne işgal edilince, Turan'a koştu, öğretmenlik yaptı, gönüllü birlikler kurup savaşlara katıldı (1920). Bütün bu savaşlar ve ihtilaller içinde kültür yetersizliğini kavradı. Moskova'ya ekonomi öğrenimine gitti (1921 - 1924). Türkiye'ye dönünce önce Ankara'da ekonomi öğretmenliği yaptı (1930), sonra da devlet sektöründe yüksek görevler aldı. Atatürk'ün eşsiz takdirlerini kazandı, kendisini devrime adadı. Aydemir 1932-1934 arası yayımlanan "Kadro" dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Kadro dergisinde Kemalizmin bir ideoloji olarak temellendirilmesini inşa etmeye çalıştı. 1962'den sonra yazılarını "Yön" dergisinde ve "Cumhuriyet" gazetesinde yayımladı. Belli dönemlerin önemli tarihsel kişilerini anlatan biyografik romanlarıyla tanındı. Tek Adam Mustafa Kemal, İkinci Adam İsmet İnönü, Menderes'in Dramı, Suyu Arayan Adam başlıca eserleri arasındadır. (Hikmet Altınkaynak, Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler, Hürriyet, Mart 2018). 25 Mart 1976'da vefat eden hemşerimiz Şevket Süreyya Aydemir'i vefatının 45. Yıldönümünde bazı görüş ve düşüncelerini anımsatarak anmak istiyoruz: Bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok, vazife vardı. Vazife görülecek, can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu. Bizim neslimiz, Garb'a düşman, Şark'a ise kırgındı. Garp, bize daima oyun oynamıştır, bizi daima haksız çıkarmıştır. Garp, bizim varlığımızın, vatanımızın, dinimizin düşmanıdır diyorduk. Şark ise ruhlarımızda esrarlı bir çekiciliği vardı. Onun uyanmasını isterdik. Ben ihtilalciyi, hürriyetin bayrağı sanırdık. İhtilalci denilince aklıma Mirabeau, Robespierre, Gambetta, yahut hiç değilse Namık Kemal veya Resneli Niyazi Bey gelirdi. İhtilalci ölür, fakat sararmazdı. Biz Türkler, ormanı pek tanımayız. Hatta pek sevmeyiz de. Bu, bizim atalarımızın, orman olan yerde sere serpe yayamadıkları, sürülerini sere serpe dolaştıramadıkları için midir bilinmez. Ama Ruslar da sürüyü, yaylayı ve bozkırı anlamazlar. Türkler nasıl yaylaların çocuklarıysa, Türklerin tarihi nasıl sarıdeniz'e kadar uzanan yaylalar mihverine bağlı taşıma ve durulmaların, iniş çıkışların tarihi ise, Rus milletinin tarihi de, ormanlardan taşmanın ve ormanlara sığamamanın hikayesinden ibarettir. Genç Türkler Hareketi, Abdülhamit istibdadına ve Osmanlı devletinin, yıkılışa doğru her gün artan bir hızla gidişine karşı bir kurtuluş yolu aramak gayretinden doğdu. Hareket evvela Tıbbiye ve bazı yüksek mektep talebeleri arasında başladı. Ve Türkiye'de ilk İttihat ve Terakki Cemiyeti, evvela Tıbbiye Mektebi avlusunun bir köşesinde, birkaç tıbbiyeli arasında kuruldu (1889). Bu gizli genç topluluklarının ilk gıdası, Namık Kemal'in vatan şiirleri, Vatan yahut Silistre, Akif Bey gibi piyesleri oldu. Biz bir cennet kuracaktık ve insanlar da melek olacaktılar. Sonra da klişeler birbirini takip ediyordu: "Çünkü, diyorduk, insan içinde yaşadığı içtimai şartların bir mahsulüdür. İçtimai şartları ise, iktisadi münasebetler meydana getirir. İdrakimizi ve zihniyetimizi tayin eden bunlardır. O halde biz de bir defa işbaşına geçip de, iktisadi münasebetleri planlaştırıp tekniğe hakim olduk mu tamam! Cemiyetin yapısı gibi zihniyeti de kendi kendiliğinden değişir. Cemiyet eski bünyesinde çıkar ve geçmişin bu kalıntıları da kendiliğinden ortadan kalkar. Vb." O zaman artık, ne insanların insanlar, ne milletlerin milletler tarafından sömürülmesi, ne esir, ne hudavendi. Hepimiz bir olacaktık!. Bu milletin bütün derdi cahilliktir. Bunun suçu ise bizim değil, hükümetindir. İmam o. Biz cemaatiz İmam öğretmeyince cemaat nereden bilecek? İmam hükümet, cemaat de millet. Bu iki varlık ise, dünyanın hiçbir yerinde, Türkiye'de olduğu kadar birbirinden ayrı, birbirine uzak kalmamıştı. Anadolu'da toprakla kadının, sanki sahibi belli değilmiş gibi, kargalar hep bunlar etrafında çıkar. Bu da bizim henüz yerleşememiş olmamızdan gelir. Toprak Ana, onu ihmal edenleri affetmez. Ama ona yönelir ve onun dizlerine kapanmayı bilirsek, bize sıcak bağrında, bize gene de yer verir. Çünkü hiçbir ana, toprak kadar ebedi ve onun kadar kucaklayıcı değildir. Tanrının bize verdiği en büyük nimet, sahip olduğumuz halde, sahip olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmaktır. Biz, hiç bir zaman hayattan kopmuş bir varlık değiliz. Üstünde yaşadığımız toprağın ve içinde geliştiğimiz toplumun birer parçasıyız. Bunlar öyle bir kap teşkil ederler ki, bizim hayat nizamımıza şekil verirler. Bu nizam, bir taraftan insanla toprak, diğer taraftan insanla insan arasındaki sonu gelmez savaşın bir mahsulüdür. Bu savaş ebedidir ve ebedi olarak devam edecektir. Tanrı'nın bize biçtiği kader, bu savaştan ürkmeden ve ondan kaçmadan onun içine yerleşmektir. İrademizin ve ruhumuzun hürriyetini kaybetmeden bunu başarabilirsek, o zaman bir ermiş, bir tarik-i dünya olmadan da Tanrı bizi kendi katına ulaştırabilir. Bu suretle biz, her birimiz ondan bir parça olmanın ululuğunu bulmuş olur ve sanki ona ulaşırız. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Otuz Dördüncü Basım, Ekim 2017)