Ülkücülerin heyecan yakıtı; Erciyes Kurultayı, Türkçüler gecesi, Türk Kurultayı ve yayla şenlikleri gibi Türkçülük, milliyetçilik, ülkücülük aşılayan, yeni nesillerin yetişmesine sebep olan dev organizasyonlardır.

Ülkücü anlayışta; lider, doktrin, teşkilat üçlemesi vardır. Bu kavramları tartışmak, tartışmaya açmak veya sorgulamak zinhar yasaktı.  Türkeş ile başlayan bu doğru anlayış onun kıratında lider gelmediği için Türkeş sonrasında anlamını tamamen yitirmiştir. Ülkücüler heyecanlarıyla yaşarlar. En en büyük yakıtı milli ülküleri, milli marş ve türküleri, milli geceleridir. Heyecan pompalanan damarlar sağlamdı ama dibine bilerek kibrit suyu döküp kuruttular.  Gelinen şu noktada lidere bağlı bir topluluk meydana getirilirken doktrin ve teşkilat ruhu keşmekeşliğin içine terk edilmiştir. Ülkücü ruhu besleyen en önemli fikir kaynağı, 9 IŞIK doktriniydi. Okullarda, Ocaklarda seminerleri yapılır, güçlü eğitimleri alınırdı. 9 IŞIK; kamu sektörü ile özel sektöre ilaveten millet sektörünü de devreye sokan bir yeni sistemdi. Milli doktrin sayesinde tüm ülkücüler aynı şeyi düşünür, aynı şeyleri anlatırlardı. Ağız birliği olduğundan ülkücüler arasında fikir ayrılıkları söz konusu olmazdı.Ne gariptir ki, güncellemesi yapılmadığı bahane edilerek rafa kaldırılınca akabinde fikir ayrılıkları da baş göstermeye başladı. Kötü sonuçlar doğuracağı bilinerek kaldırıldığına inanmaktayım. Ülkücülerin heyecan yakıtı; Erciyes Kurultayı, Türkçüler gecesi, Türk Kurultayı ve yayla şenlikleri gibi Türkçülük, milliyetçilik, ülkücülük aşılayan, yeni nesillerin yetişmesine sebep olan dev organizasyonlardır. Bugün yaşı uygun olan her ülkücünün anlatmaktan haz duyduğu konuların başında bu milli geceler gelir. Her sene yüz binler bu sayede ruhunu tazelerken, yeni ülkücü taburlar, alaylar camiaya dahil olurdu. Şaşılacaktır ki; tüm bu geceler esaslı hiçbir mazeret ileri sürülmeksizin ortadan kaldırıldı. Kaldırıldı da ne oldu? Milliyetçiliğin türevlerinden vatan, bayrak, devlet, istiklal marşı, cumhuriyet, Türklük, Meclis, Atatürk sevgisi gibi en hassas konularda hararet düştü, heyecan iyice azaldı. Biri Atatürk´e saldırsa ülkücülerden yiyeceği birt zılgıt yoktu. Yanı sıra Rus, Çin, ABD gibi ortak düşmanlar konusunda da büyük fikir ayrılıklarına düşüldü.    Milli ruhun, milli heyecanın kök damarları kurutulunca düşman içeride aranır oldu, ülkücü ülkücüyü düşman ilan etti. Tefrika gırtlağa kadar girince yeknasaklık da bozuldu ve düşman emeline kolayca ulaşmıştı. Bu saat itibariyle ülkücüler arasında sevgi, saygı, bağlılık, kardeşlik duyguları diplerde sürünmektedir. Sözün gerçeğini konuşursak tam bir fetret dönemi yaşanmaktadır. Peki bu hal acıklı bir son mudur? Hayır. Her türlü olumsuzluğa rağmen ülkücülük bitmez, bitmemiştir de ancak yeniden diriliş için kendi ipine sarılmaktan öte bir çaresi olmadığını fark etmek zorundadır. Kurtuluşu başka yerlerde, el kapılarında, bir başka siyasi partinin himmetinde görmek mandacılıkla himayecilikle eş anlamlıdır. Atatürk milli mücadeleye başlarken her türlü himaye ve mandacılığı ret etmişti. Ülkücüler için güneş her zaman vardır. Ülkücü geçinenlerle, ülkücülükten geçinenler auta atılmadıkça bedenin hastalıktan kurtulması imkansızdır. Kangrenden kurtulmanın yolu hastalıklı uzvu kesip atmaktır. Bunda da bir hayır vardır. Merhum Seyit Ahmet Arvasi Hocanın tanımladığı gibi gerçek ülkücüler varsa umut her zaman vardır.