İstanbul´un Boğaziçi´ne, Kızkulesi´ne aşık yazarlar gitti, barlarına, pavyonlarına aşık yazarcıklar geldi.

TÜRK SİNEMASININ BEDBAHT VAZİYETİ       Tasavvur ediniz; diş ağrısı şikayetiyle bir muayenehaneye giriyorsunuz, birisi dişinize operasyon yapıyor fakat operasyonu yapan kişi diş hekimi değil. Ne olur? Ağrılar, acılar kaçınılmaz olur. Adlî işlemlerinizin takibi için bir hukuk bürosuna giriyorsunuz, çok önemli davanızda sizi savunacak bir avukat arıyorsunuz, birisi sizi savunuyor fakat o kişi avukat değil. Ne olur? Trajedi. Resimleri müzisyen yapıyor, besteleri aşçı, yemekleri garson...       İşleri, işin ehli olmayan bireyler yapmaya kalktığı zaman kaos olur, karmaşa olur, fiyasko olur, kötüye dair her şey olur fakat iyiye dair hiçbir şey olmaz. Fakat gözlerden kaçan vahim bir durum var ki yazarlığı, yazar niteliği taşımayanlar da yapabiliyor. Kişilerin yazma-çizme haklarına sözüm yok fakat bu kişilerin yazdıkları-çizdikleri toplumsal medyaya yansıdığı zaman olumsuz sonuçlar doğuyor. Denge-denetleme sistemindeki arızalar ve sistemdeki arızalı kişiler de bu vahim meseleyi destekliyor. Mazisi edebiyatla ve büyük edebiyatçılarla dolu Türk Milleti, bu türden meselelerle karşı karşıya bırakılmamalıdır.       İstanbul´un Boğaziçi´ne, Kızkulesi´ne aşık yazarlar gitti, barlarına, pavyonlarına aşık yazarcıklar geldi. Aşkı, "Başka kadınların en yakın temaslarında veremedikleri saadeti, yalnızca, senin yüzüne, gözlerine bakmakla buluyorum." diyen üstadlar gitti, "Seviyorum ulan!" deyip, sevgilisinin evini kurşun yağmuruna tutan magandalar, his fukaraları geldi. "Ulusum ulusların en büyüğüdür, Türk oğlu Türk´üm ben!" diyen milli yazarlar gitti. "Türk" adını geçirmekten imtina eden adamlar geldi. "Adam Var Adamların Nakşıdır, Adam Var Hayvan Ondan Yahşidir." Fakat adamların nakşı olan değil, hayvanların ondan yahşi olduğu adamlar...       Eski bir üstad diyordu ki, "Cahil kafacığını çürük ümitlerle doldurmuşlar, ee, n´aparsın, aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis efsaneler, ben şimdi sana hakikati nasıl anlayacağım? Ah, ihtiyar medeniyet! Çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?" Bu derin mahiyetli satırlar gitti; tarihinden, edebiyatından bihaber kişilere kaldı meydan. Eskiler, derin ve şanlı maziyi sorguluyor, arıyor, göstermeye çalışıyordu. Şimdiyse, değil insan ruhunu, millet kültürünü bilen, kendisini bile tanımayanlar hâkim oldu ortalığa.       Bir şarkı giriyordu filmin arasına, "Gel bir daha gül rûyini aç handeni göster, Çeşmim seni, kalbim seni ister..."  şimdi o gül rûyiler, şiirden parçalar gitti, "zıplıyor kanguru" gibi edebiyat düşmanı parçalar geldi. İstanbul´u gözleri kapalı dinleyenler gitti, sefahatkâr hodbinler geldi.       Velhasılı kelam, yazarlık bir sanattır; kelimelerin ruhunu, mahiyetini bilemeyen, milletinin tarihini ve kültürünü bilmeyen, kişisel gelişimini tamamlamamış bireylerin dizi-film yazıp, televizonlara sürmesi, tam bir şenaattir! 15-20 yıl önceye kadar filmler Orhan Kemal, Kemal Tahir, Atilla İlhan, Rıfat Ilgaz gibi üstadların kalemlerinden çıkan eserlerden olurken, bugün, elinde bir miktar sermaye bulunan herkesin film yazıp, televizonlara sürebilmesi; attan inip eşeğe binmek değil, göklerde uçarken, bataklıklarda sürünmektir.      Televizyonlar milletin üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Sürekli aile kavgaları, töre cinayetleri, sokak serserilikleri, cinayet, zibidilik mahiyeti taşıyan filmler, toplumun psikolojisinde ve kişiliğinde olumsuz değişimler gerçekleştirecektir. Bunu, daima görüyor ve gözlemliyoruz.       Eğer ki kötü model olma yolunda hızla ilerleyen sinema sektörümüz, kontrol-gözetim altına alınmazsa, mafyalığa özenen, eşini öldüren, kendisini film karakteri zanneden akıl hastaları da çoğalmaya devam edecektir.