KÖY ENSTİTÜLERİ                 Köy enstitülü münevver Talip Apaydın, tahlilini şöyle ifade ediyordu: "Elektriksiz köy, susuz kır, işlenmemiş kafa, yontulmamış gönül kalmayacaktı. Bu ülke başta başa aydın insanların, çalışkan insanların ülkesi olacaktı. O zaman Atatürk´ün özlediği çağdaş uygarlığın üstüne çıkmış Türkiye kurulacaktı ama gericiliğin ağır bastığı yerde hangi iyi niyet toza dumana karışmamıştır ki hangi ışıklar söndürülmeye çalışılmamıştır?"                 Ağaların saltanatına bir darbeydi köy enstitüleri, sefalete ve cehalete açılan bir savaştı. Yüzyıllarca karanlıkta kalan Anadolu´da yakılan bir meşale idi. Milletin efendisi olan köylüyü, ağaya uşak olmaktan kurtaracak, Türkiye´yi ilim ve teknikte arşa çıkaracak bir projeydi. Artık köylü uşak olmayacaktı. Ağaların, kör yobazların saltanatı yıkılacaktı. Atatürk´ün başlattığı Türk Rönesansı gittikçe tesirini arttıracak, üreten, aydın insanların diyarı olacaktı Türk yurdu.                 Fakat istemediler. Karanlığa teslim olmuş kafalar ve insanları uşak olarak kullanan ağalar, şeyhler, şıhlar istemediler. Biliyorlardı bu enstitülerde aydın, düşünen, sorgulayan, eleştiren bireyler yetiştirilecekti. Ve biliyorlardı, aydın bir insandan köle olmazdı. Bu yüzden köy enstitülerini istemediler.                  Aydın imamlarla, enstitütülü öğretmenler el ele verdi, ağaların, kör yobazların hakimiyetini kırdılar.  Onur kıran falaka cezaları verilen, eleştirinin ve fikrin düşmanı olan ilkel medreseler gitmiş, "Hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye şiddet uygulayamaz, kötü söz söyleyemez." Felsefesiyle kurulan Köy Enstitüleri gelmişti. Elif-ba´dan başka bir şey görmeyen çocuklar, Shakespeare, Molıere, Dostoyevski okumaya başlamışlardı, felsefeyle tanışmışlardı. Kendi aralarında tiyatrolar oynuyor, mandolin, keman, piyano çalıyor, bağ-bahçede çalışıyor, jimnastik yapıyorlardı. Okuyup kendini kurtarma hayalleri taşıyan çocuklar, öyle yetişiyorlardı ki kendilerini kurtarmasına kurtarıyorlardı fakat kendilerini yetiştiren memleketi unutmuyor, onlar için çalışıyorlardı. Küçücük ellerinde malalarla inşaat işleri yapıyorlardı.  Geleneksel el sanatlarıyla meşgul oluyorlar, kültürlerini yaşatıyorlardı. Ağalarının saltanatına darbe vurulmuş, aydın, çağdaş, düşünen ve üreten bireyler yetiştirilmeye başlanmıştı. Kör yobazların öğretmenliği bitmiş, Aşık Veysel´ ler gelmişti. Hurafelerle dolu yobaz kafalar gitmiş, mandolin, keman, piyano çalan çocuklar gelmişti. Ağalar böyle bir nesil istemedi, çünkü böyle bir nesil uşak olmazdı. Eğitim öyle hadsafhadaydı ki hiç şüphesiz, Kurtuluş Savaşı esnasında cepheden gelerek Maarif kongresini toplayan Mustafa Kemâl kabrinde huzur bulmuştur.                 Ta ki, kendi çıkarları uğruna bir memleketin kaderiyle oynayacak kadar kansız herifler erk sahibi oluncaya kadar. "Kız çocuğu okutulur mu?" dediler. "Kızla erkek aynı okula gönderilir mi?" dediler. Kafaların ayrılığına bakınız; bir yanda ?´Kız çocuğu okumaz!´´ diyenler, bir yanda ?´Memleketin kurtuluşu erkeklerden ziyade, kadınların elindedir." Diyenler. Bu enstitülerde kız çocukları okullara sınavsız alındı. Daha da alçaldılar, küçücük çocuklara iftira attılar, "Fuhuş yapıyorlar." Dediler. "Komünist yetiştiriyor."  Dediler. Halbuki, ne fuhuş vardı ne de komünist yetiştiriliyordu: Türk gibi Türk yetiştiriyorlardı.                 Şöyle demişti İsmet Paşa, "Kati olarak inanıyoruz ki köylümüzün tahsilini ve maişetini daha yüksek bir dereceye vardırdığımız gün, milletimizin her sahada kudreti bugün güç tasavvur olunacak kadar yüksek ve heybetli olacaktır." Nitekim, yıllar sonra Nobel ödüllü bilim adamımız Aziz Sancar şöyle teşekkür edecekti, "Beni yetiştirenler, köy enstitülü öğretmenlerdir. Onlara teşekkür ederim."  Ne Aziz Sancar´larımız doğmadan öldü?                 Dönemin Van Milletvekili Kinyas Kartal şöyle söylüyordu: Beni babam Moskova Üniversitesi´nde okuttu. Komünizmin ne olduğun ben gayet iyi biliyorum. Köy Enstitülerinde komünizmi bilen pek kimse yoktu. Biz kapattırdık Köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200´e yakın köyüm var. Bu köylerde halk bana tapar, ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, mahkemesi var bana danışırdı. Ama Köy Enstitüleri açıldıktan sonra bu köylerden kimse bana gelip danışmamaya başladı. Ben düşündüm, 200 köyümün hepsine köy enstitüsü gelirse benim ağalığım sıfıra düşer! Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve Doğu´daki tüm ağalara telefon ettim, onları topladım. Sonra Menderes´le pazarlığa gittik. Dedim ki köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün  tüm toprak ağaları ve Batı´dan Emin Sazak´ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok ve Menderes 1950´de gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.                 İşte, birkaç insan, koca bir milletin kaderini böyle perişan etti.