50 Yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri ...

(29 Ocak 1972) MUHASEBE Bugün ne yaptım? Sabahleyin saat 8'de kalktım, kahvaltı yaptım. Sonra epeyi birikmiş olan çamaşırları yıkadım, ütü yaptım. Daha sonra masama oturup düşündüm. Hereket dergisinden N. Topçu'nun "Istırabın Manası" adlı yazıyı severek, anlayarak, ısınarak okudum. Zira mustariptim. Başka söze ne hacet ? Sonra, romanla ilgili diğer faideli yazıyı okudum ki gayet cesurca fikirler vardı. Hoşuma gitti. Yemek vakti geldi. Radyoya da güzel şarkılar vardı. Dinledim ve yemeğe gittim. Yolda F125 ile N18'e rastladım, bayramlarını tebrik ettim. Elimdeki, tereyağı sürüp 2-3 saat sonra yiyeceğim 2 dilim ekmekle 2 nolu dolaba gittim. Diğer dolabı açtım. Yığınla duran öksüz kitapların okuyucusu olacak ben vefasızı seyredişlerine hüzünlendim. Kitledim. Yukarı çıktım. Saat 2'ye doğru pardesüyü değiştirmek için yaptığım paketi alarak M.T.T.B'ye Sedat'ı almağa gittim. Yoktu. Selam bıraktım. Paketi açtım giydim. Camekanlarda boyunu seyrede ede Sahaflar'a geldim. İki dergi aldım: Ayna, Varlık. Bu aydan sonra Ayna almayacağım diyordum ama alacağım galiba. Alışkanlık işte... Tiryakilik denilse daha yeridir. Kitap, dergi tiryakisi, müptelası...Okula döndüm. Saat 4 oldu... Aldığım dergileri karıştırdım. Şiirlerini okudum. Radyodaki türküleri dinledim. Akşam yemeği vakti geldi. Uzun ve geniş fakat şık pardesüyü giyip çekinerek, utanarak yemeğe indim. Patates, makarna. Karşımda Seydi, Salah, İhsan şakalaşarak yemeği yedik. Sonracıma efenim geldim odama, Osmanlıca vazifesinden ilk parça olan Cenab'dan gayet ağır ve sıkıcı bir nesri ya sabırlarla bir sayfa yazdım. Aşağıda bir ayran içip tereyağlı dilimi yedim. N. Fazıl'ın Hikayelerim kitabını alıp yukarda ilk hikayeyi okudum, gayet güzeldi. İlerde talebeme N. Fazıl'ı iyi tanıtmaya karar verdim. Hareket'ten bir yazı daha okudum. Yol Ayrımı ve Kemal Tahir hakkında... Sonra aldım kalemi elime, yavaş yavaş, sükunetle kendimi bulmama yardım edecek defterime hesap verdim. Saat 11'e geliyor. 10.45 haberleri gıcık dünya ülkeleri arasındaki siyasi-ticari-münasebetlerden İng, Sav. Bak. Lord Kerıntın'dan Malta Başbakanı Aldo Moro'dan bahsediyor ve de yarın Aksaray Geçidi'ni Cevdet Hoşsima'nın elleriyle açacağından bahsediyor. Ne ise ne... Yavaş yavaş kaderime rıza göstermeyi, sabretmeyi, sükuneti ve rahatça davranıp her şeye kulak asmamayı bir kere daha deniyorum. Bakalım çığırından çıkacak mı ellerim, ayaklarım, dilim, gönlüm? Yoksa isteğime uyup sakinlik ve sabırlılık sloganına muhalefetten vazgeçip uslanacaklar mı? Bu biraz değil fazlasıyla benim elimde. Haydi hayırlısı... (30 Ocak 1972) MUM IŞIĞINDA Saat 20'ye doğru ampuller topyekun greve gitti. Bizim işkencelerimizden bıktıklarını, kendilerini boş yere harcayarak tüketmekte olduğumuzu, karanlığın kalbine pankart asarak ilan ettiler. Radyoda oyun havaları... Klarnet, dümbeleği ve gırnatayı yedeğine almış keyfinin seraplarında çığlık çığlığa kah yalpalayarak kah silkinerek kah sendeleyerek geziniyor. "Mustafa Kandıralı ve arkadaşlarından oyun havaları dinlediniz." Sonra durgun bir sudan bir kaynağın fışkırması gibi dıngıl dıngıl aheste nağmeler yuvarlaklar yaparak suyun yüzeyine yayıldı, serpildi, genişledi: "Bir varmış bir yokmuş" Çıka çıka içinden bir kadın sesi çıkageldi. "Çilli horoz bir gün çöplükte eşelenirken ayağına bir diken batmış, dikeni çıkartıp sevinmiş. "Oh, benim de bir dikenim var!" Hileyle ararsan kazancın yolunu. Sonra kırarsın kanadını kolunu, dersiyle de masal bitti. Saat 20.00. Son bayram programı F. Akel orkestrası ile açıldı. Midem yine haşarı çocuk gibi yaramazlaştı. Yediğim yemeklerle geçinemiyor. Ara sıra kavgalarının yan tesirlerini acılar şeklinde hissediyorum. Alkış sesleri... Radyo bir komik oyuna başladı: "Kovboyun Aşkı!" ... Kovboy çölde galıyo, atını yiyo, yalunuz guyruğunu yemiyo. Çünküm guyruğı gılçıhlı... Bol arpa yemiş olan atı nirden bulah... Baykuşların acı feryadlarına rüzgarın canhıraş çığlığı karışır..."Az laf çok iş." Aimadonna."Spartaküs Nevşeer gapısında.. Bu günü biraz karmaşıkça harcadım. Tırnak kesme, ayakkabı boyama ve üstümü değiştirme işi tam 1,5 saat sürdü. Müşkülpesent tavırlarla giydiklerimi bir türlü kendime beğendiremedim. Giydim çıkardım, tekrar giydim. 3. değiştirmede karar kıldım. Sonra aşağıya inip A. Şinasi Hisar'ın "A. Haşim" için yazdığı kitabı her dolaba inişimde 10 sayfa kararıma uyarak 3. defa okudum. Basri- Mehmet kardeşlerden radyo tamir edenini görüp yukarı çıkardım. Radyonun cızırtı yapan düğmesini tamir ettirdim. Tamirin sonuna doğru ışıklar söndü. Pencerenin yanındaki yarım mumlar hatırıma geldi. Onları yakarak tamiri bitirdik. Karanlık merdivenlerden kantine inip birer aroma içtik. Ben tekrar yukarı çıktım. Samimi arkadaşım süslü, zevkli masamla sohbete daldım.Zihnim dağlar aştı, trenler nice tünellerden geçti ve bir bozkır şehrine keskin düdüğüyle ulaştı. Mütevazı bir mahalle evinde, bir köşede elinde kitabı sessiz sayfalara dalmış minder üstünde zülf-i siyah, melek-sima, gonca-dehen, çeşm-i siyah, serv-endam bir bir bir.kim ? "Ben ta senin yanında bile hasretken sana, sen uzaktayken nasıl tahammül ederim hicranına." diyordu bir garip adem. Melankolik, platonik, fantezi içinde fazla üzülmemek, realist tavır almak daha iyi ve akıllıca olmaz mı? Mum ışığında yazması da hayli zevkli oluyormuş ha! Odada kimsecikler yok. Sonra radyoda mukallid Celal Şahin çıktı radyoya. Ceketten sıkılır kışın atletle gezermiş, sonra kendini sinemaya da kabul ettirdiği anons edilen Emel Sayın, Erköselerin grubuyla şarkıladı radyoyu. 6 Şubat 1972 / HUZUR ARAYIŞ Birkaç gündür dersleri iyiden iyiye aksattım. Tesadüfi şekilde vakit harcıyorum. Masanın yerini değiştirerek köşeye aldım. Köşeye, i'tikafa çekildim. İnsanın içi rahat olduğu zamanlar böyle sakin kıyılarda hoş oluyor. Pencereye daha yakınım ara sıra Millet Caddesini seyrediyorum. Bir günlük yumuşamadan sonra hava tekrar soğudu. Pencerenin kenarlarından soğuk sızıyor. Önlemek için perdeyi çektim. Loş bir aydınlık peyda oldu.Dün sabah öğleye kadar banyo, saç tıraşı ve çamaşır ile uğraştım. Öğle yemeğinden sonra bulurum umuduyla M.T. T. B ye Sedat'ı aramaya gittim ve bu son gidişimdir Sedat için. Sonra Adliye durağından 97B ye atlayarak Bahçelievler'e gittim. Biraz daktilo çalıştım. Akşamleyin radyo dinledik, plak çaldık. 11' e doğru yattık fakat ben saat 2 ye kadar uyuyamadım. Sıcaktan ve can sıkıntısından döndüm durdum yatakta fakat sonrasını bildiğim için öfkeye kapılmadım. Sonra uyumuş olacağım ki sabah 9' da kalktık. Neşeli kahvaltıdan ve biraz daha daktilo çalıştıktan sonra okula döndüm. Nedense orada daha iştahlı yemek yiyorum. Okulda bir dilimi zor bitirirken orada 4-5 dilim ekmeği "bana mısın?" demeden "daha yok mu ?"dercesine yiyorum. Radyoya yeni pil aldım fakat hava muhalefetinden olacak Ankara'yı yine iyi çekmiyor. Yemek saatı da yaklaşıyor. Öğleden sonra oturup uslu uslu biraz ders çalışmalı.Zihnimdeki karmaşıklığa biraz meydan okuyarak her bir şeyi yerli yerine koymak hususundaki irademi akli bir tarzda kullanmak niyetindeyim. Kitap dolaplarını düzelteceğim. Tasnif edeceğim, fişlemeye uygun hale getireceğim. Sonra? Evet sonra uyanık bir şuurla okuyup tetkik edeceğim. Eserleri zihnimde bir anarşi zuhura getirmeyecek şekilde ayırıma tabi tutacağim. 7 Şubat 1972 / BİR GÜN DAHA Gidiyor bir gün daha. Sabah kahvaltıdan sonra bir şeyler yazmak için oturdum ama tek sayfadan fazla yazamadım. Öğle yemeği için dışarı çıktım. Önce Fakülteye uğradım. Kütüphaneler dolu, millet harıl harıl ders çalışıyor. Sedat'a benzer bir kimse göremedim. Bir iki kitabı, dergiyi açtım kapadım. Bir de seminer kitaplığına uğrayıp Eski Türk Ed. Nesir kitabının baş tarafına göz gezdirdim. İnerken İrfan'a rastladım. Beraber üniversite lokantasına gittik. Fiş aldık. Yemekler güzeldi. Mercimek çorbası, etli pilav, zeytinyağlı pilaki- limonu da yanında ve üzeri cevizli bir tatlı.Tutarı bize 2 lira.. Dışarıda yesek 20-30 liradan az olmaz.. Afiyetle yedikten sonra çıktık. Ben Sahaflar'a o Fakülteye gitti. Sahaflar'a tedbirle yaklaşıp bir şey almamağa çalıştım. Sonra sinemaya gitmek için Çemberlitaş'a geçtim. Ödül kazanan Yılmaz Güney'in "Acı" filmine gitmek istedim, "devamlı" değildi ve yer yoktu. Oradan Aksaray'a geçtim. "002 Çapkın Şöforler adlı "Katipli Yavrulu" komedi filmine gittim. Bir miktar güldüm. Filmden sonra gözüme ilişen manavdan 1 kilo elmayı ucuzca 5 liracık vererek aldım ve bir tanecik muz alarak yaya yola koyuldum. İhsan'a rastladım. Sonra yukarı çıktım, elmaları aşağıda dolapta bırakmıştım. Masama kurulduktan sonra Töre dergisinde Erol Güngör'ün ağırbaşlı fikir yazısını okudum. Yukarda paçaları ve pardesümü fırçaladıktan sonra saat 18'i biraz geçerek aş-ı şama gittim. Taze fasulye ve kırmızı makarnayı sonradan masama itihak eden rakib-i na-seza tarihçi Tursun Bek'le beraber yeyip, memleketten dönen Hatçabu'nun gözelimsi selamına mukabele ve Hüseyin Gülerce'nin "afiyet olsun"una "sağol"la karşılık virdükten maada 2 dilim ince ince kıyılmış ve kabukları yerli yerinde ekmek aldık. Sonra pardesüme girerek kale-binaya geçtim. Aşağıda elmanın birini yedim, dördünü sonraya bıraktım. Aklıma dolapları tarümar etmek geldi. Alt kağıtlarını yenileyip kitapları yeni bir gözden geçirmeden sonra değişik şekilde tasnif ettim. Öteki dolabın da kapağına ve içine resim yapıştırdım. Sonra yatakhanedeki dolaplara manzara resimleri yapıştırdım, etüd odasına döndüm onun da masamın karşısına gelen yere bir manzara raptettim. Bu irtibatlardan sonra bu defter ile kalem ve kafam arasına bir rabıta yahut rişte-i irtibat gererek üzerinde ağzımı açmadan kalemin gıcırtıları kulağımda, yürüdüm.Ve saat 23'ü 18 geçiyor. Aşağı inip dolapta beni pür-iştiyak bekleyen sütü içecek ve yatacağım. Yarına Allah kerim. Ha yarın saat 9'da Fatih tiyatrosuna Katip Çıkmazı piyesine gideceğim. Bugün için planladığım Harbiye Tiyatrosuna halk müziği konserine ne yazık ki gidemedim. 8 Şubat 1972 / VAKİT GEÇİRME AÇLIĞI Bugün derse cidden çalışmak düşüncesiyle oturdum. 11'e kadar iki sayfa kadar devam ettim, yarım kalan sayfadan itibaren. Fakat saat 11'den 5'e kadar dışarıdaydım. Yemekten çıktıktan sonra Çemberlitaş'ta iki filme birden gittim. İlk gittiğim "Hayat-Aşk-Ölüm" filmi gayet iyi çevrilmiş psikolojik, düşündürücü bir filmdi. Genç bir fabrika işçisinin geçirdiği krizleri ele almış ve bu manzaradan doğan cinayetleri polisiye filmi havasında hoş bir heyecanla seyirciye aktarıyor. Bilhassa filmin hapishane sahnesi gayet enteresandı; idama götürülüş ve idam anı bambaşka bir heyecan veriyordu gözlere. Giyotinle idamı tam göstermiyor ama alet, edevat, hapishane yaşayışı, hücreler çok yeni şeyler olarak gözlere sunuluyor. Ölüme giden insanın çaresizliği gayet manalı çocuklaşması, sükunetin arkasında gizli çalkantılı ruh ve isyana hazır zihin. Fakat dört bir taraf demir, taş ve bir manada boşlukta asılı kalan insanın acizliği. İdam saatinin çatmasıyla gelen hayatları ellerinde hür insanlar ve bunların karşısında bütün asap zincirleri boşanan, dizlerinin bağı çözülen, bağıramayan, ağlayamayan sadece sara nöbeti tutmuşcasına kaskatı ve fakat sıtma gerginliği içinde titremeğe her an hazırlıklı bir vücut, boğuk boğuk sesler, köşeye sıkışmış bir kedinin büzülmesi ve korkusu gibi kurtulacak yeri boşuna gözetleyen biçare gözler. Ya o idama hazırlık sahnesi ! Gömlek giydiriliyor, elleri ayakları bağlanıyor, sonra gömleğin yakası kesiliyor. Mahkum dizüstü, her şeyden çözük bir vaziyette papazın "metin ol!" tavsiyelerini boşuna dinliyor. Son defa takdis ediliyor ve ümitsiz çırpınışlar arasında infaz yerine götürülüyor. Giyotinin yan keskin bıçağı iniyor, baş görünmüyor ama muhayyilemizin derin gözleri o kanlı başı sahnenin altında fırlak gözler ve bir an kadar titrek ağzıyla tamamlıyor. Öteki film ise, askeri fedakarlıkları bahis konusu eden Apaçilerle savaşı veren bir Amerikan filmi. Onda da haşin tabiat ve çöllere karşı insan iradesi ve dayanıklılığı, inadı, kararı da düşündürücülük vasıflarını haiz sahneler var. Başım ağrılı, hararetim fazla bir halde ikinci filmden de çıktım. Okula döndüğümde biraz uzanıp dinlendim ve radyo dinledim. Telepatinin gülünçlüğünden bahseden radyoyu kapatıp okuma tahtasının arkasına koyduktan sonra yemeğe inecek saat 8'i çeyrek geçe de "Katip Çıkmazı" temsiline gideceğim. Ondan önce "Güllü" filmine giderek sinemaya gitmekten bıkabilirim kitap almamdan bıktığım gibi. 9 Şubat 1972 / ŞEKİLCİLİK Şöyle oturup adamakıllı derse veremiyorum kendimi. Masam son derece güzel bir köşede, sağımda pencere. Masanın şeffaf naylon ile örtülü, üzerinde güzel ve tertiple yerleştirilmiş manzara resimleri ve kartpostallar var. Duvarın iki köşe kısmında yine büyük boy deniz manzaraları, renk renk renk. Bazan bunları ruhum kadar karmaşık, huzursuz ve lüzumsuz teferruat addedip sıkılıyor, seyrederken yoruluyorum. Fakat onları yerleştirmek, düzeltmek, ayarlamak bana ayrı bir zevk ve tatmin duygusu veriyor. Onları seyredeyim derken dersleri yüz üstü bırakıyorum. Hani bir sınırı olsa bu zevkin, canım yanmaz. Mütemadiyen dikkatimi ve vaktimi onlara veriyorum. Hakim renk yeşil ve arkasından mavi ve kırmızı geliyor sarıyla kahverengiyle birlikte. Radyoda da hakim çalgı saz, arkasından tanbur ve gitar geliyor. Bugün sabahleyin de 11'e kadar 2 sayfa yazıp yemeğe gittim. Yemekten sonra Süleymaniye tarafındaki merdivenle çıkılan teras şeklindeki yere çıkıp manzarayı seyrettim. Boğaz köprüsünün ayaklarını gördüm. Öğle ezanını da dinledikten sonra Sahaflar yoluyla okula döndüm. İki saattir boşum, oyalanıyorum. Tarifsiz kederler içinde Abdullah'ın oğlu Mehmed Mehdi'yim, Çapa'da maddeden usanmış bir halim var. Maddemin tükendiğini hissediyorum bazı anlar. Kendi kendime yetemiyorum. O kadar enginlere açılıyor ki düşüncelerim ve bu derinlik karşısında şaşakalıyor, asabıma hükmedemiyor, dışarı aksetmesinden korktuğum çalkantılara sahne oluyor zihnim ve kalbim. Fikir ve duygu anarşisi ! Hareket aczi. Tahayyüllerim ile davranışlarım arasındaki amansız çatışmayı varın tasavvur edin. 20 yıllık mazimi her yaşımı bir merdiven basamağı sayıyor ve 20. basamakta geriye dönüp baktığımda imkansız kelimesiyle ifadesini bulan bir çöküntü uçurumuna ulaşıyor. Bütün basamaklar paramparça. Bedri Rahmi: "Ağaç bütün.Meyve bütün.Işık bütün.Benim dünyam paramparça."mısralarıyla adeta benim gibi istikrarsız ruhlara da tercüman olmuş. "Melali anlamayan nesle aşina değiliz" diyen Ahmet Haşim de bizden bir parça sanki. Evet aşinayız ona. "Derinden derine ırmaklar ağlar / Uzaktan uzağa çoban çeşmesi" / "Ey tatlı ve ulvi gece / Yıllarca devam et" / "Kimi gökten kimi yerden üşüşüp her kapıya / Doluyor birbiri ardınca o ilahi yapıya"/ "Bir garib ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk suynan yuyalar / Şöyle garib bencileyin" diye arandım durdum.. Kendimi mısralarda da bulamadım.