50 yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…
26 Ocak 1972 / EKİN
"Ne ekersen onu biçersin!" Masa takvimimde bana haykıran söz...Bugün çarşamba, bayram arifesi...Turgut da gitti memlekete...Ve ben müzmin, kararsız Mehdi kendi tahtıma iyicene kuruldum. Serir-i tenhamda fermanlar, buyruklar veriyorum bütün uzuvlarıma, zihin inzibatlarıma... Turgut gittikten sonra hüzünle döndüğüm okulda ayakkabıyı, tamir için aldım ve bizim emektar 57'lik ayakkabıcıya gittim. Ufak bir yerin yapıştırılması için tam bir saat bekledim, sabır sakızı çiğner gibi zamanı aldım ayak altına... Ve neden sonra çıktım yukarı; ütüye radyo dinleyerek devam ettim. Sonracıma yemeğe gittim Vücud hararetimi ve sinirlerimi kontrol etmeğe çalışarak dışarı çıktım hafif yağmur çiseliyor. Bir otobüs hızla geçti. Karşıya geçip durakta bekledim. Bir dolmuşa atladım. 10-12 yaşlarında muavin çocuğun saf yüzüne dikkat edip neşemi kazanmağa çalışarak parayı uzattım. Okula yakın bir yerde indim. Yakaları kalkık uzun pardösüme biraz daha sarılarak kapıdan güzelim polis kulübesine ciddi kısa bir nazar atfettikten sonra yukarı çıkıp etüt odasının karanlık ve boş sessizliğini varlığımla doldurarak ışıkları açtım. Defteri önüme alıp can sıkıntılarıma tercüman olması için yazmağa koyuldum rasgele noktasız virgülsüz bir yazı ile.Hun-fesan düengüştüm bileğime yayılan sızılarla elimi acıtıyor. Fakat diyorum ki metanet ve sabır en büyük silahımız, tevazu gündelik ekmeğimiz, iman da teneffüs ettiğimiz hava kadar önemli olmalı bizim için. Benim gibi bizler için. Allah'tan bu mübarek günlerde; işlediğim günahları affetmesini büyük bir tövbekarlık ile istiyor, herşeyin hayırlısını arzu ediyor, Rabbimden bana taşıyamayacağım yükleri vermemesini niyaz ederek merhum babama ve yakınlarıma dualar ederek mağfiret diliyorum.
(1 Şubat 1972) YENİ AY
Bir ile başlayan ne olursa olsun hoşuma gider. Daha doğrusu başlamak hoşuma gider. Bugün yılın ikinci ayının ilk günü Salı. Sabah 7,5'a doğru kalktım. 10 sayfa şiir 10 sayfa nesir okuduktan sonra Taksim'deki Birlik Sigorta'ya amcamın işini takib etmek üzere dışarı çıktım. Taksim otobüsünü beklemeden hazır ve nazır emektar 84'e atlayıp Aksaray'ın yeni açılan üst geçidinden geçerek Çemberlitaş'ta indim. M.T.T.B'ye gitmeyi düşünürken Röleve Bürosu'nun yanında gördüğüm " Diyanet İşleri Reisliği Yayınları" tabelası ilgimi çekti, içeri girdim, 75 liralık kitap aldım. "Adliye" durağında bindiğim otobüsle Taksim'e gittim. Maksim'den Kontes Maritza opereti için 5 TL'lik bilet aldım. Bir kitapçıdan Töre, Hisar ve Yeni Dergi'nin Şubat sayılarını aldım. Koyuldum İstiklal Caddesine. Altıncı kattaki sigorta şirketine çıktım. Asansöre çağırdılar binmedim. Yukarda birkaç kere gelip konuştuğum şişman memurun öldüğünü haber verdiler. Anlayışlı bir adamdı. Üzüldüm. Tahminimce şişmanlığının sebep olduğu bir hastalıktan vefat etmiştir. Ordaki diğer iki kıza anlattım fakat poliçe numarası hatırımda olmadığı için öğrenmek istediğimi öğrenemedim. Naçar geri döndüm. Sinema afişlerini seyrettim. Hiç biri hoşuma gitmedi. Birine girecek gibi oldum fakat manasız ve lüzumsuz bularak vazgeçtim. H. Meydanı otobüsüne atlayarak Bayezid'e geldim. Uğradığım Sahaflar'daki kitapları aç gözlerle süzüşüme kendim bile hayret ettim. Koltuğum kitap dolu hala kitap bakıyorum. Bir nevi iptila evet. Bu bir tiryakilik. Sonra kendime hakim olarak iradeli adımlarla yakaları kalkık pardesümün uzun boyunu ve altı düğmesini süzerek merkez binaya yöneldim. Şebekeyi gösterip girdim. Kuyruk yoktu. Yemekler klasik; mercimek çorba, patatesli et kavurması, pilav, muhallebi. Karşımdaki boş yere iki güzel kız oturdu. Koca dolu masada yegane erkeğin kendim olduğunu sonra anlayarak içimden güldüm. Çekinip kızaracağımı umarken gayet sakin farkına vardırmayan gözlerle yemek yeyişlerini süzdüm ve konuşmalarına kulak kabarttım. Hep aynı şeyleri konuşurlar çoğu zaten. Bir erkeğin ders çalışmayıp bu imtihan zamanlarında kendileri ile ilgilendiğinden bahsediyor ve kibarane şekilde çorbalarını kaşıklarının kenarlarından içerken muzipçe gülüşüyorlardı. Yemekten sonra hiçbir yere uğramayıp doğruca okula döndüm. Kitaplara isimlerimi yazdım. Bu yazıyı yazarken ise saatın insafsızca 4'ü geçmekte olduğunu görerek vakte acıdım. Buna rağmen moralime hakim olmak istiyorum.
4 Şubat 1972 / KONTES, ALTES. MARİTZA
Defteri iki gün boş bırakmışım. Tıpkı iki gün su içmemişim gibi bir susuzluk peyda oldu bende. Bu iki günde ne yaptım? Galiba uslu, tertipli çalışmalarıma bir istikrarsızlık geldi. Rasgele vakitleri harcıyorum. 2 Şubat'ta sabahleyin 14A ile fakülteden bir arkadaş geldi. Bir kaç saatım sohbet adı altında heba oldu. Yemek için Bünyamin'le T. Emeksiz'e gittim. Zira benim yitik pardesünün bulunduğunu ilk haber veren Bünyamin oldu. Ona yemek vadetmiştim. Zavallı pardesüm tıpkı 15 gün önce bıraktığım yerde kolunda kaşkoluyla mahzun, mütebessim (!) kollarıma almamı bekliyordu. Elime aldım, gerçekten benim kayıp pardesü idi bu. Hayret! Alan niçin aldı, niçin bıraktığım yere geri koydu? Her ne ise bulundu ya! Sonra Sahaflar'a uğradık B. Necatigil'in beş şiir kitabını, M. N. Karaer'in ve M. Çınarlı'nın şiir kitabını aldım. Sonra okula döndük. Öğleden sonra galiba oturup birkaç sayfa yazdım ve hikaye okudum. Sonra akşam, yemek, radyo dinleme ve yatış; uyku.Ertesi gün 3 Şubat. Sabahleyin oturup bir iki sayfa yazdım. Sonra İsmet'le yemeğe gittik. Oradan yine Sahaflara uğradık, iki şiir kitabı daha aldım. Ne iptila, ne iptila. Sigara içenlere çıkışlarımın ne kadar faydasız olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Oradan bana bir boğazlı kazak almak üzere Çemberlitaş pasajına gittik. Bütün vitrinleri gezdik. O kadar bol kazak arasında bir tanesinde karar kılarak 10 lira ikramla aldım mavi kazağı. Sonra döndük okula. Akşam yemeğinden sonra astsubay hemşerim Ali Turan geldi, konuştuk, kantine indik, birer oralet içtik. Az kalsın ocaktaki adamla niza edecektim; bana oralet yerine çay getiren garsona beni kastederek çıkışıp bağırdığı için. Sonra lüzumsuz buldum bu basitliğe düşmeyi. Aşağıki dolaplardan fazla bir iki dergiyi de kendisine okuması için verdim. Onda da kitap, dergi alma edinme alışkanlığı var. Eğer okuma alışkanlığı da teşekkül ederse ilerde kültürlü bir genç olur. Sonra dışarı çıktık, o evine ben de evvelden bilet aldığım Taksim'deki Devlet Opera ve Balesinde temsil edilen Kontes Maritza operetine gittim. Dışarısı çok soğuk. Rüzgar yerden aldığı kar tanecikerini çöllerin kum savurması gibi yüzlere püskürtüyor. Bir Tercüman gazetesi alarak temsil salonuna girdim. Gelen geçen kürklüleri, maksili, midili, ispanyollu; jivagolu; yüzlerinde ceplerindeki paranın verdiği lakaydi gurur, erkekli, daha doğrusu mösyölü, madamlı, matmazelli grupları seyre koyuldum. Bunlar san'attan anlayan kültür muhitinin kalburüstü ser-mayeleri güya. "Gavur san'atından başka san'at bilmeyiz, karşımızda dururken ecnebi Avrupamız.." dercesine yabancı kültüre kapılıp hayatını bu yaşayış nizamına göre tertip etmiş olan insanlar olarak düşündüm her birini. sonra gazeteyi okumama fırsat kalmadan üç saat sürecek olan program vaktinden yarım saat evvel 20.30 da başladı. Önce bir orkestra şefi görüldü, sahnenin önüne düşen fakat sahneden altta, zemin kattaki orkestrayı yönetiyor. Belden aşağısı görüş ufkumuzun altında; adeta yerin altından geçen bir nehirle, mağaranın ağzında pandomik hareketlerle konuşuyormuş, ona saldırmak istiyormuş intibanı veriyor, arkadan saçları uzun, gözlüklü, güleç yüzlü, kıyafete gelince tamamen ecnebi, tıpkı kitaplarda gördüğümüz Petro'nun, Mozart'ın önü boğazına kadar fırfırlı gömlekleri gibi bir fırak.Müzikleri neme lazım kulağa hoş geliyor. Çok sesli, önce bir yumuşaklık gulugulu. lingillingil. Sanki ağza bir su alıyorsun dişlerin, damakların yumuşuyor, sonra onu ağzından boşaltmaya veya yutmaya vakit bulamadan birden soğuk ve adeta kalayı aşınmış bir maşrapa ile ağza mecburen acı, dişleri gıcırdatan ilaç gibi bir sıvı. Sonra bu ses değişişlerinin arkasından gayet güzel jest ve mimiklerin doldurduğu, dekoru mükemmel bir sahne. Bu kadar başarılı bir sahne içinde oyuncuların yanısıra müzik de biraz tabii olsa diyor insan. Daha güzel olmaz mı? Operette en beğendiğim taraf dekorun gayet canlı hazırlanmış olması, kostümlerin, oyuncuların karakteriyle kaynaşmasını temin edecek kadar iyice yakıştırılmış olması, sahne değişikliklerini seyirciye hissettirmeden oyunu aksatmadan yapmaları, perdeyi kapatarak sahne önünde devam ettirerek jest ve mimiklerin gayet rahat ve tabii olmaları, kibarlığın, yapmacığın, budalalığın, iradeliliğin, romantikliğin, kıskançlığın, vurdumduymazlığın, sosyete züppeliğinin, sosyetenin son iptilası uyuz olma arzularının hakkı verilerek sahneye konulmuş, hayran olmamak kabil değil.Kalın kabalık yok, batı cemiyetine has prensipli kibarlık, nezaket ve ölçülü tartılı münasebetler var.
Bilhassa kadınların kıyafetleri hoşuma gitti. Yerlere kadar değen uzun etekleri ile ne kadar gözü okşuyorlar. Fakat omuzlar, kollar fazla açık olduğu için bazı gözlerce beğenilmeyebilir. Bazı gözler de bu tenleri, güzellik açısından estetik bakışlarla seyrederek haz duyabilir. Bale sahneleri hoşuma gitmedi. Fazla cüretkar kıyafetler!.. Şehvet hissi uyandırıcı, İslami ahlaka mugayir kıyafetlerin şuurlu gözlerce yadırganacak sevimsiz bir görünüşü var. Bu sahneler daha mülayim ve insan vücudunun mahremiyetini gizleyecek şekilde yapılsa daha hoş ve estetik olabilirdi. Elhasılı değişik bir muhit daha tanıdım.
4 Şubat 1972 / Cuma / BAŞLIKSIZ YAZI
Müthiş mi müthiş canım sıkılıyor. Kafam zonklamıyor ama yerinden fırlamaya hazır vaziyette, öfke topunun ağzında kendine değdirilecek ateşin dilini bekliyor. Sebep? Pardesü! Neden ama? İyi kötü anlattım efenim: bundan 20 gün kadar evvel Cuma günü, bugün de Cuma ya! Tevekelli sıkıntılar peryodik gelmiyor boşuna. İyi kötü giydiğim 4. yaşına basmış bir pardesüm var idi. Gece dersinde çıkardım astım. Dersten sonra pardesüyü almak aklıma gelmemiş olacak başka heyecanların vediği mesti ile birkaç saat aramadım pardesüyü. Turgut'la beraber süt almak için dışarıya çıkmak icabetti. O zaman baktık ki pardesü ortalarda yok. Acaba dedik ki yemekhanede mi kaldı. Evet evet orda kalmıştır! Ne ise yarın sabah gidince alırız diye hafiften dışarı çıktık. Ertesi gün gittik yok pardesü. Bakmadığımız yer, düşünülmedik ihtimal kalmayınca ümidi de kestik ve de yeni pardesü almağa karar verdik. Sedat'ın yeni aldığı pardesü hoşuma gidip dururdu üzerinde gördüğümden beri. Dedim; onun aldığı yerden alalım onunla beraber gidip. Turgut, olur dedi vefakar arkadaşım. .. Olur mu olur. Yakaladık Sedat'ı fakülte kapısında, ayakkabı boyatırken. Kolundaki çantasına aldırmadan dersten caydırıp önümüze kattık. Az gittik uz gittik bir kilometreye yakın yaya yürüdükten sonra ol şara vasıl olduk. Gördük ki bir ulu mağaza, içi dolu tuhafiye, çok tuhaf bir his ile zemin katın giysi deneme meydanına indik. Bir sürü pardesü, kaput, palto, manto, motkomer, maksi-midi-mini v.s. v.s. Benim gözüm tabi Sedat'ınki gibi olanlarda fakat küçük numara yok. 8 düğmeli değişik biçimli uzun fakat güzel bir pardesü ilgimi çekti. Aldım giydim, Uzun fakat biçimi güzel! Birkaç kere giydim çıkardım. Başka tip pardesüler giydim. İlle de aklım o uzun da olsa biçimli koyu lacivertte. Turgut da bir numara büyüğünü giydi. Çok güzel oturdu ve yakıştı1 Benim beğendiğim uzun olmasına rağmen beraber almağa karar verdik. Üç yüzer liradan altı yüz lira. Giydik yollandık geldiğimiz yere doğru. Ben hala aldırmıyorum uzunluğuna, kısaltırız, düzeltiriz deyip işi hafife alıyorum. Güle oynaya, şakalaşarak M.T.T.B' ye uğradık. Orada kitap kulübünden yetmiş küsur liralık kitap aldım. Çanta şişkin fakültedeki derse yetişmek için tabana kuvvet koşalım dedik fakat derse 5 dakika kaldığı için taksiyle gittik. Hoca hasta gelmemiş: Prof. Dr. Ömer Faruk Akün ! Ben pardesü ile sınıfa dahi girmeye utandığım için pardesüyü çıkarıp koluma aldım. Belki yollarda dükkan önlerinden geçerken 40 camın aksinden pardesüyü gözden geçirdim o gün. Akşam okula geldik. Kimse beğenmedi, uzun diyen oldu. Ne o maksi diyen oldu. Emanet mi aldın? Bak Mehdi'nin de midisine bak, diyen oldu. Ve bende moral sıfır hem de nasıl sıfır. Halsizlikten sıfırlığına halel gelmiş sarhoş, iğne ipliğe dönmüş bir sıfır. Neyse bunları da attık kulak ardına. Eh canım mühim de değil düzeltiriz dedik. Ama içimde bir şeytan kıs kıs gülüyor ve beni şüphenin tereddütün dalına asılı bırakıyordu. Bayramdan sonra bir çaresine bakarım kelimesinin baştan savıcı, tehir etme kolaylığına sığınarak astım dolaba. Havalar güzeldi. Birkaç gün giymedim. Giydiğim zamanlarda da kalabalıktan kaçıyordum. Birkaç değil belki 50 kişi denedi sırtında, artık hoşuma gitmemeğe başlamıştı. Bayramın son günü aldım koltuğuma bir pakete sarıp Sedat'ı bulmağa M.T.T.B ye gittim. Yok, yok, yok. Canım sıkıldı çıktım dışarı paketi açıp tekrar giydim. Başladım aynalara camlara baka baka kendime beğendirmeğe uğraştım. Eh biraz teskin oldum. Kar, kış, kıyamet, soğuk bastırınca müteakip günlerde estetiği unutup mecburen giydim bir hafta. Bugün hava düzeldi yine beğenmemeğe başladım bizim laciverdi!.. Ne olur yani? Bir çaresine bakılır. Bakılmazsa üzülmeğe değecek kadar hayati bir mesele mi? Yok! Aklını başına al öyleyse Mehdi! Yarın gider Sedat'ı bulur anlatırsın olursa olur. Geri verebilir parayı yahut bir başka pardesü alabilirsen ne ala yoksa canım sağ olsun! Karadeniz'de batacak gemimiz mi var sanki. Daha zor durumda olan insanların ızdırabını düşün de bu basit şey bir kar gibi erisin silinsin zihninden! Hani bugün üniversite kapısından dönüşte merkez kapısının önündeki merdivenlerde o kışta soğukta, rüzgarlı, karlı havada ayakkabısız, çorapla topukları kaymış yırtık, delik çorapla yürüyen genci düşün. Niçin çorapla geziyordu acaba? Bir sporcu muydu, yoksa ayakları kunduraya ihtiyaç hissetmeyecek kadar dayanıklı ve katı mıydı? Yoksa bir başka sebep mi olsa gerek? Sahaflar'ı dolaşırken Bayezid Camiinin arka tarafındaki bahçeden Sahaflar'la demir parmaklıklı pencereli duvarlarla ayrılan yerde gördüğün güvercinlere yem satan ihtiyar kadının kedilere canhıraş sevgisini ve çağrısını düşün. Zavallı kadın pencere önünde birikmiş kedilere, perişan halini o soğukta hiçe sayarak ciğer veriyor ve elaleme aldırmadan bir annenin yavrusunu sevmesi gibi kediyle konuşuyor, havanın soğukluğu kadar keskin ve tiz çığlığa benzer bir sesle; "yavrularım, kuzum benim, canım ciğerim." gibi insanların bazılarını güldürecek bazılarını da acı acı düşündürüp talihe ve resmiyete lanet ettirecek şekilde bağırıyordu. Ve sen Mehdi, aldığın üçyüz liralık pardesünün yakasını büyük buluyorsun, kollarını ve bedenini bol, boyunu uzun, düğmelerini az ve de azıtıyorsun ha! Kendine gel! Niçin kendine hep prensipli hayat nutukları çekip de sonra bikarar kakılı kalıyorsun? Yırt bu perdeyi! Sana göre değil. Edebiyat öğretmeni namzedi fikirlerle boğuşmayı şimdiden taktikleriyle öğrenmeli ki üstte kalabilsin, fikrin altında mütemadiyen ezilirsen, şahsiyetin tel tel kopar, uzun süredir azalan saçların gibi.. O ötekilere de ilaç bul ey özüm! Her şeyden önce inancına sarıl!..