Prof.Dr.M.Mehdi ERGÜZEL Sevgi Ve Sadakat Sözleri Hediye, İltifat, Sitem Ve Dilekler...

Halk şiirimizde, güzelleri, güzellikleri saymak ve övmek adettir. Gençler birbirini görür, tanır, sever. Başkalarından sakınır. Hatalar sitemle ve kıskançlıkla karşılanır. Bağlılık esastır. Sevenler; bilhassa kız, aşığının çeşitli güzel iltifatları ile değerli tutulur. İyi dilekler ve kavuşma arzuları dile getirilir. En çok da manilerle, karşılıklı atışılır, söyleşilir. Bazı örnekler üzerinde düşünelim: * Çeker isek güzel kahrı çekelim. * Duyar ablası da söz olur. * Gurbet ilde ölsem bana kim ağlar? * Beni sana vermezler sar'altın kazan oğlan. * İstedim vermediler, / Seher yeliyle haber uçurdum. * Yari gurbet gezenin gözü yollarda olur. * Yangın yarin kusuruna kalınmaz. * Seni bir öğreden var. * Her bakışı yüz bin akça. * Çeşmeye varmadın mı, gül koydum almadın mı? * Koynumda saklarım verdiğin saçı, belki cenazeme ilazım olur. * Yare gül verdim, barıştım. * Atlayıp geçer eşiği, sofrada kalır kaşığı, gelin evlerin aşığı. * Evlerinin önü bahçelik bağlık, / Yar bana göndermiş beyaz bir yağlık, / Ne güzel işlemiş eline sağlık, / Dolasın boynuna sallansın diye. * Eminem çiçek yollamış, uyandım kokusuna. * Gel beraber gezelim muradımız tez olur. * Yar tırnağı bin akçeden üstündür. * Madem dilber meylin yoğidi bende, / Evvelinden ikrar vermeyeyidin. * Her gördüğün seversin sendeki mide midir? * Güzel yarsız gezer mi? * Oğlanlar asker, kızlar kime baksın? * Yardan haber verene müjde var. * Seven boyun eğer. * Bizde adet böyledir; bakarız güzellere. * Kulübe saraydır sevene. * Pirimiz; Ferhat'la Şirin. * Sevenlerin arasına girilmez, / Güzel seven kınanmaz. * Yar mektubu kuş ile gider. * Yar için dosta düşman oldum. * Güzeli balınan beslerim. * Yalan söze kandırma. * Güzele mal sarf etmek, deste güller yollamak. * Güzel izin verirse kimin olduğun sor. * Eller düğün ediyor, bizim düğün ne zaman? * Almıyorsan haber ver, İstanbul zabit dolu. * Sormak ayıp olmasın, yar buradan geçti mi? * Kulak seni keserim yari duymadın mı? * Mendilimde kişmiş ile badem var, / Usul söyle köşelerde adam var. * Bu ne kadar güzellik. * Melek mi var soyunda. * Ben ki böyle güzelim. * Niçin yarsız gezerim. * Ayıplaman dostlarım, bir kızın vurgunuyum. * Mansur dardan dönmedi, / Ben nice dönem yardan. * * Beni sana vermezler, hiç kendini yorm'oğlan. * Nazik söyle dillerine hayranım. ... Bir türlü duygulanış, sitem, takılma, çaresizlik, neşe ve nükte dolu sorular uzar gider. Deriz ki, halk şiirimizde sevmenin de bir adabı, erkanı olduğu bestelerle, nağmelerle zarif mana yüklü mısralarla sabittir. İnsanımız kaba ve zevksiz değil zarif, ince duygulu, güzel kıymeti bilen, sadık bir yaradılışa sahiptir. Maymun iştahlı aç gözlü, boş verici, kem bakışlı, ele göz koyucu değildir. GİYİM-KUŞAM, ÇEYİZ-EŞYA, FİZİKÎ GÜZELLİK VE SÜS UNSURLARI Bu şiirlerde baştan beri çeşitli özellikleri, tavırları ve halleri içinde anlatılan güzeller yahut beyler nasıl giyiniyor, neler giyiniyor? Güzellikleri hangi bakımlardan dikkat çekiyor? Bugüne göre ne gibi farklılaşmalar var? Bunları anlamak için bazı örneklere dayanmak elbette lüzumludur. Yorumu sonraya bırakalım ve dinleyelim: * Kara sandık açamadım, çeyizimi seçemedim. * Elimin kınasın hamur ettiler, / Gözümün sürmesin çamur ettiler. / Bir günlük gelindim zehir ettiler. * Başına örtmüş emame, naz ilen gider hemame. * Eminem oturmuş ayna dizinde. * Ak gerdana beşibirlik takayım. * Ebrular yüzünde taralı gördüm. * Keten gömlek giymiş, yeni dizinde. * Meles gömlek giymiş yakası nazik. * Hatem yüzük parmakta. * Halılar serilmiş iki geçeli. * Eminem oturmuş çorap örüyor. * Kız bürüğünü yana atma. * Asıl bir zade uşağı, belinde ipek kuşağı. * Kızım sana fistan, fotin aldım, / Pek yakışır, gey gey bize gel. * Dudu dilli yar, ince belli yar, / Kalem kaşlı yar, sırma saçlı yar. * Naylon çıkınca kayıp oldu dolaklar. * Elvan çiçekleri takma başına, / Kudret kalemini çekme kaşına. * Bayram gelmiş diye oynuyor gızlar, / Karalar geyinmiş gökte yıldızlar. * Odam kireç sıvalı, içi de bülbül yuvalı. * Bir su ver içem altın tas ile, alnı top kaküllü yar. * Allı gelin pullu gelin sana liralar vereyim. * Odasında yanar ışığı, sofrasında gümüş kaşığı. * Tek kapıdan çıktım yüzü peçeli. * Alıverin sandığımdan kürkümü, / Ben ölürsem söylesinler türkümü. * Ana benim al entarim soldu mu. * Giyelim karalar, dökelim allar. * Penceresi yeşil yaprak, Memoş giyer kara kalpak. * Elim kına, saçım telli. * Konaklar yaptırdım mermer direkli. * Evimizin önü çardak, çardakta asılı bardak. * Ak elde al kınalar yakılı. * Ayağında altın nalın, başında yemeni. * Saçta sırmalar, başta ibrişim börümce. * Burnu hırızmalı, topugi gümüş halhallı, cepkenli kızlar. * Yar sade giyinişinden bellidir. * Puşu yüzünden kaldır da yürü. * Kutnu zıbın, usul boy, ispir balaban bakış. * Sağ elinde sarı akik, zülüfü gerdane dökük. * Irmak kenarında esvap yuyanlar. * Gelin duvak açarken yüzgörümlüğüne beşibirlik. * Kakül kesilince eloğlu küser. * Kakül telinden bergüzar (hatıra) verilir. * Uzun saç örülür, "yad"a (yabancıya) yaşmak bağlanır. * Telli duvaklı gelin olunur. * Yeşiller giyilir, murad tez alınır. * Yar mendiliyle yara bağlanır. * Yar mektubu kuş ile gönderilir. * Kötü göz, nazara uğradır. * Sarı edik giymiş koncu kısarak. * Giyinsem kuşansam bir hoşça gezsem. * Ağ pınar da güzelinen görgülü, / Siyah saçlar sırmayınan örgülü. * Sabahınan vardım hamur kesiyor, / Mor belikler efir efir esiyor. * Giyinmiş kuşanmış hasların hası, / Giyinmiş yeşili allar ah çeker. * Kara kaşın üstüne siyah puşi bağlamış. * Beyaz giyme toz olur, siyah giyme söz olur. * Atlar eğerlendi geldi kapıya, kız çehizin topla doldur, terkiye. * Al kanlara boyanmış Trablus kuşağı. * Elalem al giymiş ben karalıyam. * Bir ceket isterim, koli yazmalı beli dar ola. * Allı yazma bürünür, saçı yerde sürünür. * Giyin penbe şalvarı, sallansın saçakları. * Fesine sigara koymuş, acem şalı belde. * Hamamdan çıkmış şeveler (cam bilezik) takmış koluna. * Güzelin ince belin gümüş endaze ilen ölçülür. * Çuha şalvar, al mintana yakışır. * Yazması oyalı, kundurası boyalı gelin. * Bizde adet böyledir güzeli oynadırlar. * Altın tastan su ver bana o kınalı ellerinen. * Fistan giyer basmadan kolları kolçaklı gelin. * Babamın geydiği kuskunsuz aba. ... Görüyoruz ki, son derece zevkli bir milletin çocukları konuşmakta; kendini ve güzellerini renkler içinde sunmakta, zarafet dolu kıyafet ve süs unsurlarıyla tasvir etmektedir. Tabii güzellikler, aşırıya kaçmayan ilavelerle daha da alımlı gelinler ve kızların özelliği halinde görünürler. Eller kınalanır, saçlar sırma ile örülür. Burunda hırızma, ayakta halhal, kolda şeve (bilezik), sarı akik veya kolçak, gerdanda beşibirlik, parmakta hatem yüzük, başta elvan çiçekler vardır. Giyim olarak; hanımların başında bölgelere göre değişik isimler alabilen veya değişik özellikte örtmeler vardır: Emame, yazma, börümce, bürük, yemeni, puşu, yaşmak, peçe... Üzerlerinde esvap olarak parçalardan tesbit edebildiğimiz kıyafetler: cepken, meles gömlek, kutnu zıbın, ipek kuşak, entari, saçaklı şalvar, fistan, acem şalı, dolak... Ayakta örme, desenli çorapla, duruma göre edik, nalın, fotin bulunabilir. Erkek kıyafetleri üzerinde az duruluyor. Sadedir: Keten gömlek, Trablus kuşağı, kara kalpak, fes, kolu yazmalı ceket ve çuha şalvar ile çarık yahut fotin benzeri ayakkabı... Renkler arasında al ve yeşil tercih ediliyor. Beyaz ve siyah manalı sayılıyor. Yeşil murad almanın, al sıhhat ve neşenin sembolüdür. Silah matem anlatır, karalar giymek dilimize deyim olmuştur. Beyaz saflık, temizlik, gelinliktir. Gelinin duvağı al da olur. Türküde "Allı gelin, hal gelin" diye anlatılır. Bütün bunlar gelinlik çağa gelinceye kadar çeyiz olarak hazırlanır, işlenir, dikilir, örülür, sandık düzülür. Kısmet günü için muhafaza edilir. Evler bahçeli, çardaklı, direkli kireç sıvalıdır... Değer verildiği anlatılmak için bazı giyim ve yaşama unsurları altın, gümüş gibi pahaca üstün sıfatlarla anılır: altın malın, gümüş kaşık, altın tas... gibi. Kısacası Türk güzelleri zariftir, hastır, giyinir, kuşanır, süslenir, kınalar yakar, takılarıyla belik belik saçlarıyla telli duvaklı gelin olurlar. "Gelin" diye anılmaya devam ederler. Bu onların uzun yıllar genç, bakımlı ve sağlıklı kalacaklarına dair toplumun aldığı tavır ve temenni demektir. ZAMANDAN ŞİKAYET, KARŞILAŞTIRMALAR VE KARACAOĞLAN'DAN ÖĞÜTLERİN EN GÜZELİ Halk şiirinde geçen zamanla birlikte değişen insan davranışları, giyimi, kuşamı da tenkitli olarak taşlamalarla veya söz arasında dokunaklı esprili ifadelerle dile getirilir. Değişmenin kötü olanından şikayet edilir. İyi ve doğru olanın terk edilişine yakınılır. Bu da bir uyarma yoludur. Güzelin değerini kötü değişmeyi yererek verme usulüdür. Zamane diye kızılan cahilce, toyca davranışların kısa zamanda düzelmesi istendiği için sitemli ve iğneli sözlerle yanlış ve ayıplar anlatılır ki dinleyen doğruyu bulmakta tercih hatası yapmasın: * Ahir zaman mıdır, asır mı azdı? * Hayırlı işe fitne salanlar. * Eller sözüne uyanlar. * İftira atan, düşmanlık yapanlar. * Şimdi rağbet modalara. * Çalışmayan geline kaynana ne demez. * Gelin kıza bulur suçu, kızın geline yete gücü. * Herkes yarasına derman arıyor, deva belli değil dert belli değil. * Dünyanın gidişi acayip oldu, koyun belli değil kurt belli değil. * Altın pula döndü kıymet verilmez, / Cahil imam oldu, kusur sorulmaz. * Dünya bir hal olmuş, insan kalmamış, / Eski adet kalkmış, ihsan kalmamış. * Yoksulunu fakirini doyuranlar inci oldu. * Gecekondu yapanlar da sılaya düşman. ... ... Ve Karacaoğlan Türkçenin en güzel söyleyişi içinde bu milletin çocuğu olarak neler öğrenmiş, nelere dikkat etmiş ki asırlar öncesinden bizi yakalıyor, hayran ediyor... Kendi şahsında Türk karakterinin davranış düsturlarını şiirleştiriyor: Dinle sana bir nasihat edeyim, / Hatırdan gönülden geçici olma, Yiğidin başına bir iş gelende, / Anı yad illere açıcı olma. Şiirin devamı, örnek insanı anlatan prensipler bütünüdür. Çerçevelenip asılacak güzellikte sözlerdir. Diyor ki; mecliste arif ol, söz dinlemeyi bil, az konuş, iyilik yap, hatıra dokunma, kırıcı olma, kemlik yapma, başa kakma, seni seveni sen de sev, emeğini zayi etme, kötülerle konup göçme, asil karakterli ol... yoksa el ariftir, seni dener, tuzağını, hileni dağıtır, yükseklerden uçma ki kendini aşağıda gözetmek daha kolaydır. NETİCE OLARAK; Türk Halk Şiirinin üç bine yakın mani, bir o kadar da türkü, koşma, sema, ilahi ve nefeslerinden derlediğimiz mısralarda milletimizin karakterini aramağa çalıştık. Bizde de olması gereken bu özellik ve güzelliklerin hangilerini kaybetmeye yüz tutmuşuz, küçümsemiş veya unutmuşuz, onları anlamaya gayret ettik. Bütün bunlar; halkımızın dünya görüşünü seçkin insanları olan aşık ve ozanları yoluyla anlattığı, tasvir ettiği kendi öz maddi ve manevi tablosudur. Nasıl bir hayat yaşamışlar, nasıl bir insan olmak istemişler, nelere üzülüp nelere sevinmişler, hep şiirlere yansımıştır. Çünkü söyleyen dil bizimdir. Toplumun nüvesi olan aile içinde er, hatun, çocuk, ana, baba vardır. Ama diğer büyüklerle akrabalar, tanışlar, komşular da bir büyük ayrılmaz bahçenin çiçekleridir. Millete ve insanlık ailesine doğru genişleyen daireler çizerler. Bu mısralarda bizim insanımız konuşur, düşünür, savaşır. İnsan görgü ve muaşeretin yegane konusudur. Sever, sevilir, evlenir, eğlenir, giyinir, yer, içer, görüşür, hata yapar, utanır, darılır, yalvarır, dua eder, üzülür, şenlenir, hastalanır, ayrılır, düzenler... Kısacası insan maddi ve manevi pek çok tavırlar alır. Evde, sokakta, cemiyette farklı davranış, gerektiren hallere bürünür. Bütün bunlar terbiyenin, ahlakın ve töreli yaşayışın konusunu teşkil eder. Denilebilir ki, Türk, insana değer verir. Yakın çevresine sevgi ve sadakatla bağlıdır. "At, avrat, pusat" diye asırlar öncesinden er olmanın gereği bilinmiş varlıklara toz kondurmaz. Atını bile "Kırat gelir seke seke / Kulağında altın küpe" yahut "Taze gelin gibi uğrun bakışlım/Alma gözlü kız perçemli kır atım" gibi övgüler içinde sevgi ile sarar. Ana bebeğini çamdan yapılma beşikte ninnilerle uyuturken mırıldanır: "Benim oğlum büyük adam olacak, nenni", "Kişiler sözüne uysun, büyü yavrum, büyü" yahut "Çıkma kızım sokağa, beyler görür kan olar, nenni" sözlerinin manalı ışığı altında yarına hazırlar. Böyle bir milletin görgüsüzlerle işi yoktur, arası yoktur. Çünkü Türk nasıl davranacağını bin yıllar içinde nesilden nesile türkülerle, manilerle, ninnilerle devretmiş, değerlerini yaşatmıştır. Bize düşen; farkına varmak, çağın ulaştığı ilim ve teknik imkanlarıyla asrın idrakine Türk'ü yani kendimizi tekrar tanıtmak. Bize bizi yeniden anlatmak, belki de "öz cebimizde kaybettiğimiz güneşi yeniden keşfetmek" olmalıdır.