Ben mensup olduğum neslin bir çocuğu olarak da sahnenin içindeydim.
Türkiye 1919-1920'lerde o belaları yaşarken bizim nesil de 1970'lerde 1980'lerde neler yaşadı. Ben sahnenin içindeydim ama devleti ve milleti kurtaranların "sahnenin içinde veya dışında olması" apayrı büyük bir hadise. Adeta kıyamet. "Melhame-i kübra" mı deniliyor, ona benzer bir hal. Bundan sonra Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore'sini okumak istiyorum. Orada o konulara giriliyor. Bunları okuyarak farklı yazarların düşüncesini öğrenebiliriz. Sahnenin dışındakiler, İstanbul'da kalanlar. Romanın bir iki yerinde geçiyor bu tabir. Adının neye istinaden konulduğunu oradan yakalamaya çalıştım. "Biz sahnenin dışındakiler", gibi tabirler hatırlıyorum. Sahnenin dışında kalmamak lazım. Kimisi der ki «memleketteyken işte biz sahnenin dışındayız, büyüklerimiz düşünsün.» Bu memleketin çocukları meselelerin dışında kalamazlar. İşte Kudüs söz konusu olursa da ilgisiz kalamayız. Kerkük'e de, Halep'e de, Kırım'a da, Bosna Hersek'e de, Urumçi'ye de, Arakan'a da.Acı çeken hiçbir yere ilgisiz kalamayız. Ama önce kültür ve medeniyet dairemizden hareket ederek, kuvvetlendikçe de dünyada acı çeken her yerle ilgilenmeye mecbur bir milletin çocuklarıyız. Biz böyle bir hayat anlayışının varisleriyiz, onun için "sahnenin içinde olmak" lazım.
Bu romanı ilk defa öğretmenliğimin ikinci yılında 1974-75'te Yozgat-Çekerek'te, 22 yaşında genç bir edebiyat öğretmeniyken okumuştum. Tanpınar hakkında zaten zihnimde yıllardır hazır duran hayranlık fikrim neredeyse kesinleşmişti. Yarın bir başka yazar lehine değişir mi bilmiyorum. Ama galiba başta duracağa benziyor Tanpınar. Şüpheniz olmasın ki o, 20. yüzyıl Türk edebiyatının en renkli ve üslubu en canlı, dramatik bir yazarıdır . Yahya Kemal'in diğer eserleri olmasa Tanpınar yeter diyeceğim ama fazla mübalağalı olur. Çünkü Yahya Kemal'in eserlerini yok sayamayız. «Öğretmenler yeni nesil sizlerin eseri olacaktır» sözü var ya Atatürk'ün; Yahya Kemal'in talebeleriyle sohbet müdavimleri de bu manada çok mana ve önem arz ediyor. Tanpınar, hem benim de hocam olan N.Sami Banarlı, Mehmet Kaplan dolayısıyla ve diğer tesir ettiği kimseler itibariyle yeniden üzerinde düşünülmeye değer bir edebi şahsiyettir. Yahya Kemal'in de nesiller üzerindeki etkisi açıktır.
Niye Sahnenin Dışındakiler? Sahnenin kendisi Anadolu. İstanbul, sahnenin dışıdır. İstanbul işgal altında. Ben, Milli Mücadele Devri Yazarlarının Kalemiyle Gazi Mustafa Kemal, Atatürk Devri Fikir Hayatı, Atatürk Devri Edebiyatı başlıklarıyla birbirine bağlı altı ciltlik bir kitap dizisini yeni bitirmiştim. Hüsn-i tesadüfe bakın ki orada okuduğum 1000'e yakın yazı ve şiir işte o 1912-1922 arası Türkiye'sinin panoramasını anlatan beni çok duygulandıran zaman zaman gözlerimi yaşartan, üzen hadiselerin anlatımıydı. Doğrusu hayal meyal hatırlıyordum ama şaşırtıcı bir şekilde etkilendim, üzüldüm, duygulandım, o yılları yaşar gibi oldum. Okumaya başlayınca da dedim ki "Tanpınar'ın eseri o kitapların devamıymış meğerse." Orada çok sayıda şiirler ve yazılar bazı metinlerden seçmeler vardı ve ben onları okurken tekrar düşündüm ki Cumhuriyet devri yazarları,Türkçeleri ve üsluplarıyla muhteşemdirler.
Sahnenin dışı, İstanbul. Sahne Anadolu ve bütün kıyamet Anadolu'da kopuyor. Yani benim tahammül edemediğim, hatırladıkça kaşlarımı çattığım, sınıftaysam dersi bir tarafa bırakıp bu konuları açtığım sahne: 15 Mayıs 1919 İzmir'in İşgali. Şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Cicili bicili kıyafetler içinde Rum kızları.Bayramlık elbiselerini giymişler, Yunan ordusunun kordon boyundan İzmir'e çıkışını alkışlıyorlar ve Türkler mahzun, üzgün, yorgun.O sırada Hasan Tahsin diye genç bir gazeteci çıkıyor ve kurşunu sıkıyor. "İlk kurşun" diyorlar ve bir Yunanlıyı vurduktan sonra kendisini oracıkta şehit ediyorlar. Bu sahneyle başlayan, milletin "halaskar" yani kurtarıcı diye baktığı Gazi Mustafa Kemal'in de zaten hazırlandığı Milli Mücadelesi o zaman kuvveden fiile, fikirden tatbikata geçiyor arkadaşlarıyla. Hadise büyüktür. Samsun'a doğru ordu müfettişi olarak gönderiliyor. Ama hafızasında ve arkadaşlarıyla ittifak ettiği bir ideal var. Türk milletini yeniden ayağa kaldırmak.
Bazıları Atatürk'ün ve Kuva-yı Milliye ruhunun önemini idrakten aciz kalabilirler. Cehaletlerini hoş görmek lazım. Ama bilgi ve şuur sahibi kimseler, cahilliklerini hayatlarına yayamazlar. Bilmek zorundadırlar. Bilmenin çaresi de okumaktır, düşünmektir, araştırmaktır, dinlemektir, uykusuz kalmaktır. Gözleriniz kızarırcasına okuyacaksınız kardeşim, okumadan olmaz. Benim en büyük zevkim okumak ve her seferinde ne kadar cahil olduğumu anlamaktır. 10-15 yıldır, feleğin nasip ettiği profesörlüğü takiben, bitmeyen bir heves ve heyecan ile binlerce sayfa içinde kaybolup gidiyorum. Aksi halde hayatım manasız olurdu diye düşünüyorum. İşte bir vesileyle tekrar okuduklarımdan biri Sahnenin Dışındakiler'dir. İyi ki yaşadığım yıllar içinde, "Sahnenin Dışındakiler"den değilmişim diye memnun oluyorum.
Nasır Paşa diye biri var romanda; tabi eserin ortalarından itibaren sona doğru bu tip gitgide canlanıyor. Doğrusu burada bazı mesajları vermek için yazar onun ismini kullanıyor mu diyelim, öyle diyelim. Okuduğum bazı fasıllarda yazar, onun fikri değerlendirmesine giriyor. O çok etkileyici bir sahnedir: Bütün evrakını yakması. Zaten Nasır Paşa bence romanda çok kuvvetli bir şahsiyet değil. Asıl, romanı anlatan Cemal öne geçiyor. Eser sanki onun duygu ve fikir dünyası ama o da çok parlamıyor. Sanki bir başka eserde devam edecekmiş hissi uyanıyor insanda. Bu Cemal, acaba yazarın kendisi midir? Sözü nerelere getiriyor ? Ben nehir roman denilen Tanpınar romanları dizisini yeniden inceledikten sonra düşünüyorum ki yazar Huzur'da Mümtaz'sa burada Cemal midir, bir başkası mıdır? İsimler, tavırlar hem benziyor hem karışıyor ve onu bilerek yapıyor tabi Tanpınar. Nasır Paşa'yı bu manada bir sembol şahsiyet kabul etmeli. O, sadrazam olma derdine düşmüş bir Paşa, büyük tecrübeler yaşamış, Avrupa'yı tanımış ama milli şahsiyeti henüz layıkıyla oturmamış dramatik bir adam, cesur değil, kararsız. Okuyucuyu,"Böyle olmamalıydı."diye düşündürüyor. Yani yumruğunu vuran adam değil. Tercihlerinde hissiyatına mağlup olan bir adam. Gemileri yakmaya müsait bir karakterde değil. Atatürk ve arkadaşları ise gemileri yakıp da gidiyor ve başarılı oluyorlar. Anadolu'da yeni bir ordu kurulması bir sürü isyanın, kışkırtmanın olduğu, Sevr paçavrasının insanlarımızı perişan ettiği bir Türkiye'den disiplin ile yeni bir harekat-ı milliye inşa etmek kolay değildir. Nasır Paşa romanda bence zayıf kalıyor. Nasır Paşa'ya sadrazamlık makamı verilmeyince İtalya'ya kaçmayı düşünüyor. Memleketin harim-i ismeti denilen Anadolu'ya gidenlerle kıyasladığımızda fark ortaya çıkıyor. Birisi milletin sinesine, sine-i millete gidiyor. Diğeri de İtalya'ya kaçmayı düşünüyor. İtalya yani sahnenin dışında olmakla içinde olmak arasındaki dramatik fark budur diye düşünmek icap ediyor. Nasır Paşa'yı çok zayıf, şahsiyeti oturmamış yıkılan bir imparatorluğun zavallı bir temsilcisi gibi görmek lazım.
Doğrusu Sabiha tipi de romanda bulanık. Kim? Önce genç kızlığa yeni adım atacağı çağlarında romanda görülen bu hanım kız, sonra birden bire ortadan kayboluyor. Ona platonik demeyelim ama fazla romantik bir tavırla ilgi duyan Cemal kendisini altı yıl kadar ailesiyle birlikte gittiği Burdur'da unutmuyor. Bu duygusal yakınlık Sabiha'nın hangi özellikleri dolayısıyladır? Sanki Tanpınar oraları atlıyor yahut bilerek sisli bırakıyor veya okuyucu merak etsin diye Sabiha'yı esrarengiz hale getiriyor. Sabiha'nın çok üstün ve çok çarpıcı tarafları olduğunu, bir erkeği cezbedecek tarafları olduğunu hissedemedim. Romanda geçen "Mehlika Sultan'a aşık yedi genç" benzetmesini kuvvetli bulmadım. Tanpınar orayı kendi mizacının tavrı olarak yansıtmış. Ama Sabiha'nın ve Cemal'in birbirlerine sempatisi her yaşta rastlanılabilecek bir durumdur. Çok derinleştirilmemiş. Sabiha güzel bir kız yahut konuşmasıyla insanı kendine bağlayan bir cazibesi var herhalde . Bu kadar güzel tasvir edebilen Tanpınar onun cazibesiyle ilgili bir şey söylemiyor. Mesela gözüyle ilgili ayrıntı var mı ? Mesela saçı sarı mı siyah mı belli değil. Ama yazar muhtemelen, Huzur romanındaki Nuran tipini nasıl efsanevi hale getirmişse onu da aksine sisler ardında bırakmıştır. Haşim'in şiir anlayışı gibi, bir güzellik detaylarıyla verilirse cazibesini kaybeder. Bu bakımdan aşk-sevgi-sevda çeşitlemeleri diye tabir edilen Sabiha'nın etrafında oluşan bir şey gibi gelmedi bana. Sadece Cemal'in onu özlemesi güzel anlatılmış. Cemal deli divane özlüyor. Zaten "vuslattan ziyade hasret güzeldir, özlemek güzeldir" düşüncesini vermiş. Cemal hariç İhsan, Kudret, Hasan, Muhtar vs. gibi insanı sarsacak aşk üçgeni, yedigeni romanda göremedim. O yüzden o aşk macerası bana üzerinde çok da yorum yapılmaya müsait gelmedi.
Demin ifade ettiğim gibi Mahur Beste de zaten hacimsiz, ince bir roman fakat onun altyapısı belki de Huzur'dadır. Huzur'da kısmen bu romanı besleyecek göndermeler var. Mahur Beste'yi yeniden okumadan bir şey diyemem. Çünkü unuttuğum bazı ayrıntıları atlamaktan endişe ederim. Nehir roman veya üçleme, dörtleme gibi tabirler son yirmi otuz yılın Yeni Türk Edebiyatı'nda çok kullanılır oldu. Mahur Beste, tabii, Türk musikisinin önemli bir makamı olması hasebiyle önem arz ediyor. Bu Huzur'da çok derinleştirilir. Mahur Beste'yi musiki klasiği olarak düşünürseniz, Tanpınar'ın deneme yazılarında da Türk musikisinin şaşırtıcı ve güzel yorumlarını bulursunuz. Türk musikisi medeniyetimizin temel aynalarından birisidir. Türk musikisi, Türk mimarisi; Türk insanını manada ve maddede kurmuştur. Yahya Kemal'in düşüncesine göre; Malazgirt'ten günümüze Anadolu coğrafyasında, Rumeli coğrafyasında yaşadığımız bin yıla yakın zaman içinde insanımız, bu büyük terkiplerin meyvesidir. Bu bakımdan nehir roman tabirini yerinde buluyorum. Mahur Beste'yi sıradan bir şey gibi görürseniz Tanpınar'ın mesajlarını ciddiye almamış olursunuz. Ne yapacaksınız ? Ciddiye almak için açacaksınız, Mahur Beste'yi, dinleyeceksiniz. Niye bu kadar önemsemiş? Ne diyor Nevakar, dinleyeceksiniz. Bunda da ne var ki demeyeceksiniz. Onları dinleyince siz artık sıradan şarkı, türkü dinleyemez olursunuz. Seviyeli ve kaliteli olanı ararsınız. Tanpınar'ın Yaşadığım Gibi kitabında ve diğer yazılarında musikiye dair yaptığı yorumları okuduğumuz zaman bana hak vereceksiniz. Mahur Beste önemlidir, diyeceksiniz.