Prof.Dr.M.Mehdi ERGÜZEL

Hayat hikayelerle doludur. Hepimizin hikayeleri vardır. İnsanoğlu, konuşmaya başladığı zamanlardan beri bir başkasına yahut bir topluluğa, hayal veya hakikat olsun, olup bitenleri anlatmaktan haz duymuştur. Anlatılanlar, bir rüyanın nakledilmesi olabileceği gibi bir hayalin canlandırılması yahut yaşanmış bir olayın dile getirilmesi de olabilir. İnsanlık tarihi, asırlar boyu yaşanılanların kitaplar dolusu anlatıldığı zengin bir kütüphane gibidir. Eğer dinleyen olmasaydı, anlatanın yalnızlığı dayanılmaz olurdu. İşte ilk konuşan ve dinleyenlerden bu güne ve yarına doğru anlatanlar, dinleyenler, okuyanlar daima olmuştur. Bir taraf hayalden veya hakikatten saraylar kurar, diğer taraf dinlediklerini kendine göre alır, değiştirir, şekillendirir, belki de o sarayı dağ başında yoksul kulübelere çevirir. Bütün mesele hayallerle gerçekler arasında kendine yol bulabilmek, anlatılanlardan zevk almaktır. Hikaye, anlatılanlar veya yazılanlardır. Bunlar, insanların kendilerinin veya başkalarının yaşadıkları yahut yaşamak istedikleridir. Hikaye, baştan geçenler veya geçebileceklerdir. Her hikayede insan veya insanlaştırılan varlıkların çeşitli renklere bürünmüş maceraları anlatılır. Adına ister öykü ister hikaye denilsin sonsuz bir akış içindeki hayatların her değişimi içinde sayısız konular vardır. Bu bakımdan hikaye en eski ve en insani edebiyat türü sayılmalıdır. Hikaye türü, hayatın binbir değişimi içinden ilgi çeken, düşündüren, duygulandıran, öğreten, yönlendiren sahneler sunarak, dinleyenleri olup bitenlerin ortasında yaşatır. Hikaye de olsa başkalarının keder veya sevincinin anlatıldığı maceraları okumak ve dinlemekten vaz geçilmemiştir. Okuduğu, dinlediği hikayeleri kendi hayatıyla birleştirme hürriyeti, ayrı bir iç zenginliğini de beraberinde getirir. Çocuk; masallarla, destanlarla, fıkralarla, şiirlerle büyür; yaşı ilerledikçe kabına sığmaz, romanlara, tiyatrolara doğru, yeni senaryolara, felsefi ufuklara doğru açılmak ister. Bu eserlerin her birinin içinde ayrı hikayeler vardır. Edebiyatımız, hikayeler bakımından son derece zengindir. Sözlü anlatım geleneğimiz bizi halk hikayelerine, Kerem ile Aslı'dan Ferhat ile Şirin'e kadar getirir. Yazılı edebiyatımızda mesneviler, başka kültürlerde rastlanmayacak ustalıkta manzum hikayelerin genel adı olmuştur. Leyla ile Mecnun'dan Husrev ü Şirin'e, Süheyl ü Nevbahar'a ve Hüsn ü Aşk'a kadar idealize edilmiş aşklar, sembolik bir üslupla insan sevgisinden Tanrı aşkına doğru yükselen konular, ibretli, hikmetli olaylar zinciri içinde sunulur. Tanzimat sonrası yakın devir edebiyatımızda hikaye türü, Avrupa edebiyatından etkilerle toplum hayatından farklı kesitler vermiş, dışa kapalı evi ve aileyi insanlarıyla birlikte kitaplara yansıtmaya başlamıştır. Türk hikayeciliği, yüz elli yıldan fazla zamandan beri geleneğin üzerine yabancı aşı ile yenilenerek, dünyadaki örneklerinden geri kalmaksızın çok verimli bir yolda eser veren yazarlar elinde gelişmesini sürdürmüştür. Tanzimat sonrasında yeni hikayenin ilk örnekleri; Emin Nihat'ın Müsaretname'si ile Ahmet Mithat'ın Letaif-i Rivayat'ı ve Şemsettin Sami'nin Küçük Şeyler'idir. Daha sonra Karabibik'ten İzmir Hikayeleri'ne ve Hayat-ı Hakikiye Sahneleri'ne kadar çeşit çeşit hikaye kitapları yayın hayatına girer. Hikayeciliğimizde dönüm noktası iki isim; Ömer Seyfettin ile Sait Faik Abasıyanık'tır. Otuz altı yıllık kısa hayatına sığdırdığı Türkçenin zaferi diyebileceğimiz hikayeleriyle Ömer Seyfettin, bu türün milli klasiği olmuştur. Son asrın Türk okuyucuları içinde onun eserlerini okumayan birisi düşünülemez. Ferman, Diyet, Yüksek Ökçeler, Bomba, İlk Namaz, Beyaz Lale,.her birimizin hafızasında canlı izler bırakmış nefis eserlerdir. Sait Faik de 1954'teki vefatına kadar yazdıklarıyla hikayelerimizin zevkle okunan örneklerini sunmuş, özellikle İstanbul hayatından, Adalardan, sade insanların iç dünyalarından ümit ışıklarıyla parlayan sahneler aktarmıştır. Son yüz yılın Türk hikayeciliği alabildiğine zengin ve renklidir. Hemen hemen bütün roman yazarları, neredeyse önce hikayede olgunlaşmış sonra romana geçmişlerdir. Bir başka ifadeyle roman yazarı olup da hikayeler kaleme almayan yok gibidir. Reşat Nuri'den Halide Edib'e, Tarık Buğra'dan, Mustafa Necati Sepetçioğlu'na, Kemal Tahir'den Yaşar Kemal'e, Haldun Taner'den Fürüzan'a, Emine Işınsu'dan Sevinç Çokum'a kadar bu zengin yazarlar listesi bütün verimli, başarılı ve sanat değeri yüksek hikayelerle günümüze ulaşır. ROMAN ise bambaşkadır. Hem hikayedir hem değildir. Hikayeler kumkumasıdır. Aslında roman ile hikayeyi birbirinden ayırmak konusunda karar vermek de zordur. Roman için belki uzun hikaye, hikaye için de kısa roman denilse çok da yanlış sayılmaz. Roman, insan hayatını her türlü iniş ve çıkışı içinde , bütün dramı, çıkmazları ve ümitleriyle ele alması bakımından en girift ve hareketli edebi türdür. Roman, hayatın ta kendisidir. Okuduğumuz her romanda, kendimizi anlatılan hayatların ve yaşanılan olayların içinde buluruz. Onlarla birlikte gerilim yaşar veya rahatlarız. Bir başka deyişle roman, hayatın aynasıdır, hayatın kelimelerle resmedilmesidir. Hem roman hem de hikayelerde ve her ikisinin anlatım tekniği bakımından farklı birer devamı niteliğindeki tiyatro ve senaryolarda, eserin kuruluşunda esas olan bazı unsurlar hatırlanmalıdır. Bu eserlerin her biri bir konu etrafında planlanır, düzenlenir. Çalışmanın taslağı çıkarılır. Konudaki olayların veya vaka örgüsünün hangi sırayla başlayacağı, gelişeceği ve sonuçlanacağı bilinir. Yani olaylar, olup bitenler dizisinin serim-düğüm-çözüm de denilen hayatın akışına göre nasıl bir seyir izleyeceği yazarın düzenleme mantığı içindedir. Hayatın mantığı ile eserin mantığı, hayal ile gerçek dengesi, verilecek ustaca mesajlar, hep yazarın kültür birikimi ve sanat kabiliyetinin tamamlayacağı çizgilerdir. Roman ve hikayelerde olaylar dizisinin zaman-mekan-insan ekseninde oluşması beklenir. Bazı modern hikayeler, zaman ve mekanda sıra dışı uygulamalarla okuyucuya sürprizler yapabilir. Bugünden düne gidilebileceği gibi dünden yarına da gelecekçi (fütürist) yahut düncü, geçmişte yaşatıcı üslup kullanılabilir. Kişiler de alışılmadık özellikler taşıyabilir. Yazarın hayal gücü, okuyucunun karşısında nereye kadar gidebileceğinin de sınırlarını tayin eder. Roman türü bizde Avrupalı özellikleriyle Tanzimat'la birlikte başlamış kabul edilir. Namık Kemal'in İntibah / Son Pişmanlık yahut Sergüzeşt-i Ali Bey'i de hareket noktası sayılır. Ancak insan hayatı kadar eski hayatlar ve olaylar bizde zaten halk hikayeleri ve birer olay aktarması sayılacak fıkra ve masallar halinde yüzlerce yıldır zaten vardı. Yaşanılanların anlatılmaması mümkün müdür ? Oğuz Kağan ve Ergenekon destanlarından Dede Korkutlara kadar son derece zengin bir anlatma gelenek ve kültürü olan bir milletin romanı da kendine göre olmuştur. Avrupalının romanı da kendine göredir. Herkes kendine benzer, başkalarından da etkilenir. Hele mesnevilerimiz, yabancılarda örneği görülmeyecek ölçüde farklı romanlardır ve üstelik manzumdur. Ancak kültürler arası etkileşimle yeni romana açıldığımız son yüz elli yıldan beri, dünya çapında değerli romanlara imza atan yazarlarımız yetişmiş, her türden romanlar kaleme almışlardır. Namık Kemal'den sonra Ahmet Mithat Efendi , Sami Paşazade Sezai ve Şemsettin Sami roman vadisinde ilk isimlerdir. Cezmi' den Dürdane Hanım'a, Sergüzeşt'ten Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'a doğru ilk örnekleri görülen Batıya açılmış romanlar, Halit Ziya'nın Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu ve Kırık Hayatlar'ıyla ustalaşmaya, Milli Edebiyat ve onu takip eden Cumhuriyet'in ilk yıllarında ise klasik değer olan eserleriyle Reşat Nuri, Yakup Kadri, Halide Edip, Peyami Safa ve Tanpınar gibi yazarların kalemine kavuşmuştur. Romanda, yaşanılan yerlerin tasviri ve kişiliklerin karakter tahlilleri, hikayeye nazaran daha geniş yer tuttuğu için yazarın okuyucuya ulaşma ustalığı daha çok buralarda kendini gösterir. Eserdeki olay örgüsü, iç ve dış konuşmalar, bunalımlar, sevinçler ne kadar yeni fakat o ölçüde hayata yakınsa, okuyucuyu o nispette sarar sarmalar. Okuyucu için roman hem kendisi için bir ufuk hem de kendi dışındaki hayatlara sağlıklı ve sanatlı bir edebi yolculuktur. Romanlar, yazarlarının dünya görüşleri ve kendilerini yakın hissettikleri edebi ekollere göre de tasnif edilirler. Yazarlar; romantik, klasik, realist, natüralist, sürrealist, sosyalist, nasyonalist, dadaist, kübist, post-modernist eğilimler taşıyabilir ve bu yönelimlerini eserlerine yansıtabilirler. Dünya edebiyatı bu çeşit edebi gruplar ve yakınlıklarla renkli bir manzara arz etmektedir. Bu hareketlerin Türk edebiyatına da tesirleri olmuştur. Mesele Fransız edebiyatının Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde önce romantik, sonra realist ve natüralist etkileri olduğu defalarca incelenmiş ve yazılmıştır. Modern romanlar ele aldıkları konuların ağırlığı bakımından; psikolojik, tarihi, törelere dayalı, sosyal, maceralı / polisiye, bilim-kurgulu, korku ve gerilim yüklü veya belgesel özellikli olabilir. Mesela Peyami Safa'nın ve Mehmet Rauf'un romanları, ruh tahlillerine ve kişilerin iç alemine yönelmeleri bakımından psikolojik sayılmış, Hüseyin Rahmi'nin eserleri bilhassa İstanbul hayatının mahalle, aile ve kadın muhitine geniş yer verdiğinden töre romanları arasına yakıştırılmış; Kemal Tahir, Tarık Buğra, M.Necati Sepetçioğlu, Yavuz Bahadıroğlu, A.Ziya Kozanoğlu ve Emine Işınsu gibi yazarların romanları, konularını daha ziyade tarihten almaları sebebiyle o yönde değerlendirilmiştir. Ancak birçok roman yazarının farklı konulara girdiği eserleri vardır. Dünya edebiyatında tanınmış roman yazarları ve ünlü eserlerden bazılarını hatırlayalım : Victor Hugo / Sefiller, Stendhal / Kırmızı ve Siyah; Goethe / Werther, Daniel Defoe / Robinson Crusoe, Gogol / Tarass- Boulba , Tolstoy /Hacı Murat , Dostoyevski / Suç ve Ceza, İgor Guzenko / Bir Devin Düşüşü, Albert Camus / Veba, Yasunari Kavabata / Bin Beyaz Turna, Steinbeck / Gazap Üzümleri, Gustave Flaubert / Anna Karenina. Türk edebiyatının ünlü roman yazarları ve tanınmış eserlerinden bazıları ise şunlardır: Reşat Nuri / Çalıkuşu, Halide Edip / Sinekli Bakkal , Yakup Kadri / Kiralık Konak, A.Hamdi Tanpınar / Huzur, Peyami Safa / Yalnızız, Kemal Tahir / Devlet Ana, Yaşar Kemal / İnce Memed , Tarık Buğra / Küçük Ağa, M. Necati Sepetçioğlu / Kilit-Anahtar-Kapı-Konak. Son kırk yılın roman ve hikayeleri ile yazarları ise ayrı bir yazımızın konusu olmalıdır.