Yaşadığı asrın manasını lâyıkıyla anlayan ve insanlarımızın meselelerini yorumlarken hangi ölçülere dayanacağını bilen hiçbir münevver memleket evlâdı, gelecek nesillerin iyi yetişmesi davasının süreklilik arz eden temel özelliğini dikkatten uzak tutamaz.

Son yarım asrın fikir hayatında derin izleri olan, Türk kadınının medarı iftiharı mütefekkir Samiha Ayverdi, hepimize ufuk açan bütün eserlerinde olduğu gibi milli eğitimle ilgili yazı ve konferanslarında da yaşadığı devrin gençlik çevrelerinden devlet adamlarına kadar geniş bir kültür muhitini düşündürmüş ve etkilemiştir. Kendisini ilk defa gördüğüm, dinlediğim 1970 yılında, o zamanın iktidarınca mağdur edilen okulumuzun (Çapa Yüksek Öğretim Okulu) öğrencilerine sahip çıkarak vakur sesini yükseltmiş ve gençlere cesaret vermişti. Sokaklara bırakılan gençlerin tahsil hayatını sürdürebilmeleri hususunda, zamanın zenginlerini harekete geçiren birkaç vatansever fikir adamı arasında, onun asil ve aydınlık çehresini şükranla hatırlıyorum. Samiha Ayverdi, büyük milletlerin mutlaka bir eğitim felsefesi olduğu ve bunu yeni fikirlerle besleyip geliştirmesi gerektiği kanaatindedir. Ona göre "Memleket dert ve davalarına başını eğmiş her vatandaşın bilmesi gereken bir gerçek vardır. O da, bir ölüm kalım meselesi olarak ele alınması gereken keyfiyetin, eğitim ve öğretim politikamız olduğu hakikatıdır." (Maarif Davamız, 1976) Her başarının temelinde sağlam bir eğitim anlayışı vardır. Eğitim, milli müdafaa demektir. Sadece okulların sayısını artırmak, öğretmenlere yüksek tahsil yaptırmak yetmez, milli ruh ve milli karakteri geliştirebilmek de lazımdır. Teknik ilerlemeler, insan merkezli olmadıkça gücünü gösteremez. "Asıl gayret ve himmet isteyen, insandır." Ona göre, yakın tarihimizdeki ıslahat ve inkılap hareketleri, maarif merkezinden başlayarak planlanmadığı için beklenen verim alınamamış, "iş ve meslek ahlakı milli kıstaslara göre verilemediği için" yenilikler, gelenekler içinde kök salamamıştır. Milli eğitimi düzeltecek ve zenginleştirecek programlar, gençleri milli ve tarihi gerçeklerle yüzyüze bırakacak, milliyetimizi onlara tanıtacak öğretmenlerin yetiştirilmesini de gerekli kılar. Asya'dan Anadolu'ya hangi değerlerle geldiğimiz ve Malazgirt'ten zamanımıza maddede, manada hangi mesafeleri kat ettiğimiz anlaşılamamışsa Yahya Kemal'ın meşhur mısraları tekrar içimizi yakacaktır: Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı, Kökü toprakta kalmış, kendi kesilmiş ağacı. Derler, insanda derin bir yaradır köksüzlük Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük... Ayverdi'nin eserlerinde köklere, milli kaynaklara büyük hassasiyetle bağlı kalındığı görülür. "Asırlarca bu coğrafyanın yoğurup vücuda getirdiği milli bünyemizin ve medeniyetimizin meyve ve mahsulü olan değerleri bilmemiz, onlardan gıdalanmamız" bekamızın ve yarınımızın yegane şartıdır. Bu sonucu elde edebilmek; gelişmiş kabul edilen diğer milletlerin de yaptığı gibi "köklerden dallara" gidebilmekle mümkün olacaktır. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının belli ölçüde hazırladıkları milli edebiyat hareketi, Türkçecilik şuuru; Tanzimat yıllarını takiben fikri planda işlenen tarihi, vatani, dini konular canlılığını kaybetmeden her nesle ve zamana uyabilecek "milli bir romantizm" halinde idrak edilmelidir. İşte o zaman yarının medeniyet ufkunda bizim çocuklarımızın da adı parlayacaktır. Yoksa hep başkalarının senaryo ve projelerini tartışmak gibi bir hazırcı zihin tembelliği içinde bocalayıp kalırız.. Samiha Ayverdi'nin eserlerinde nesildaşı olan fikir ve sanat adamları; Arif Nihat, Necip Fazıl, N. Sami Banarlı ve Peyami Safa'nın yazılarında farklı üsluplarla ortaya koydukları gibi; mazimizden bize kalanlar, milli mimarimizin şaheserleri, edebiyatımızın zirve eserleri, "abide şahsiyetler" üzerinde yeniden düşünmek ve fikri terkipler yapmak lüzumu, ısrarla işlenmektedir. Ayverdi, bütün hayatını; cedlerin bıraktığı eserleri anlatmaya onların yaşama üslubunu tanıtmaya adamış gibidir. Eserlerinde; şeref ve itibar kazanmayı, asil ve vakur bir millet olmayı, bize Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nde yaşadığımız muhteşem medeniyet asırlarının öğrettiğini anlatır. Yeni nesillere, hatta bilgisi sınırlı yetişkinlere, kendimizi bilmeyi öğretir. "Emanet olan davayı kucaklayan" her mefkure sahibi gibi, o da bu işin milli bir vazife olduğunun şuurundadır. Tasavvuf kültürüyle manalı bir ömür sürerken, çevresinde halkalanan gençlere, "eski medeniyetimizi nasıl restore edeceğimizi", çocukluk çağlarından üniversite yıllarına kadar süren dönemdeki evlatlarımızı nasıl uyandırıp milli irfanla tekrar nasıl toparlanacağımızın tefekkürüyle yüklü "Kubbealtı Sohbetleri"nin de merkezinde yer alır. Ağabeyi ve dava arkadaşlarıyla birlikte düzenlediği "Kendi Gök Kubbemiz"i düşündüren o hayırlı sohbetlerde, her meslekten nice devlet adamı, ilim, kültür ve sanat erbabı yetişmiştir. "Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi" adı; Banguoğlular, Banarlılar, Kafesoğlular, Ayverdiler, Güngörler, Songarlar, Kabaklılar... kervanının ananevi fikir ocakları arasındadır. Bu mekan, bir maarif yuvasıdır. Oradan; milli dile, Türk musikisine, mimarlıktaki güzelliklere, milli şahsiyet olmaya doğru gidilir. Ayverdi'nin gençlere anlattıkları arasında önem taşıyan bir nokta da "geçmişin geleceğe söyleyeceği çok şey olduğu" ve mazinin susturulmaması gerektiğidir. "Milli şuurdan hız alan bir anlayış, maarif çarkını ele almalı" ve "gençliği başı boşluktan kurtaracak bir heyecan kaynağı bulmak, ilk adımı teşkil etmelidir." "Türklüğün sınır bekçisi olan dil, din, tarih, sanat ve her çeşit kültür sahası..." yabancılaşma tehlikesine karşı korunmalıdır. Kendi aslına düşman edilmiş nesiller yetişmesi, önlenmelidir. Bu iş belirli bir süre için değil devamlı gündemde kalmalıdır. Vücuda kasteden mikroplara nasıl müdahale ediliyorsa, milli bünyeyi sarsacak belalara karşı da ilgisiz kalınamaz. En başta; dilin korunması yolunda okullarımız vazifesini tam yapar hale getirilmeli, öğretmenler milli dil şuuruyla yetiştirilmelidir. "Toprak kaybı, o milletin kaybolması demek değildir. Lakin dilini kaybeden bir millet için artık, yaşama ve devam hakkı beklemek abestir." "Türk maarifine istikamet verecek milli politika tespit edilirken"; öğretmen ve din adamlarının münevver, idealist ve memleket aşkıyla dolu olarak yetiştirilmesi, medeni ve ileri bir ruh ve kafa yapısına sahip bir anlayışın hakim kılınması için planlamalar yapılmalı, dünyadaki örneklerinden ders ve ilham alınmalıdır. Bu çalışmalar sırasında görülecektir ki hiçbir medeni millet, yeni nesillerinin yetişmesinde muhafazakar, milli, demokrat, ilme ve tarihe dayalı prensiplerden asla taviz vermemekte ve geleceğini maceraya atmamaktadır. Ayverdi; milli eğitimin her kademesinde okutulan ders kitaplarının da temayüllere ve bazı zümrelerin insafına göre değil milletin kültür birliğine, maddi ve manevi ilimlerin verilerine uygun olarak "tek kitap" sistemine göre hazırlanması gerektiğini düşünmektedir. Böylece ülkede eğitim birliği sağlanacak, bu kitapların dil ve üslup birliği, memleketteki farklılıkları da en aza indirebilecektir. Günümüzde kısmen uygulanan kitap birliğine tam manasıyla ulaştığımız zaman, temel kaynaklarda anlaşma ve uzlaşma imkanı doğabilecektir. Zamanımızın "Temel Eserler" düşüncesi, 35-40 yıl önce "Bin Temel Eser" özleyişi olarak vardı. Ancak böyle bir zenginliğe seviyeler dikkate alınarak, 10, 20, 30, 40'lık ortak kitaplarla başlanarak gidilebilir. · Lise mezunu bir genç üniversiteye geldiğinde kendini kaybetmeyecek kadar sağlam fikirlere, sarsılmayacak kadar temel bilgilere sahip olmalıdır. · Üniversite sonrası ilme ve ihtisasa yönlendirilmek üzere yurt dışına gönderilecek gençler de titiz bir incelemeden geçerek seminerlere alınmalı, yabancı dil kadar ruhi, siyasi ve fikri bakımdan da sağlamlaştırılmalıdır. Ta ki gideceği yerde kaybolup heder olmasın. Samiha Ayverdi; milli şuur ve heyecanı yüksek, çalışkan nesiller yetiştirmenin Türkiye'nin daimi meselesi olduğuna inanmıştır. Bu yolda her eseri bir mektep sayılabilir. Yirminci asrın diğer fikir ve kalem erbabı arasında o, bir ekol olmayı başarmış ve kendisine el verenlerden aldığı milli emaneti şerefle taşımış, 1950 sonrasında yetişenler üzerinde hayırlı, verimli izler bırakmıştır. Yazımızı yine onun hükümleriyle bağlayalım; ".... Bugün Türkiye'nin maariften daha mühim bir meselesi yoktur. O hallolduğu taktirde bu ana merkeze bağlı olan bütün meseleler kendiliğinden derlenip toparlanacak ahlak ve iman krizleri içinde bocalamakta olan büyük kütle nefes almış bulunacaktır. Yeter ki prensiplerimize sımsıkı sarılalım ve tuttuğumuzu koparmak karar ve gücünde olabilelim. Şüphe yok ki böyle bir hamle ancak Devlet gücünün başaracağı işlerdendir. Esasen mesul ve alakalı makam da, teşkilatsız şahıs ve müesseseler değil, bütün bir milletin kaderine hakim olan Devlettir."