Prof. Dr. M.Mehdi ERGÜZEL
Vefatının 100. yılında (1920-2020) rahmetlerle andığımız milli hikayecimiz Ömer Seyfettin, aynı zamanda yaşadığı yılların meseleleriyle ilgilenen ve bu tavrını yazı ve şiirleriyle de destekleyen bir fikir, duygu ve ideal adamıdır. Bu yazımız vesilesiyle yazarımızın Türkçeye dair görüşleri etrafında değerlendirme yapmak istedik.
Ömer Seyfettin, otuz altı yıllık kısa ömrüne rağmen edebiyatımızda ve milli kültür hayatımızda derin izler bırakmış önemli şahsiyetler arasındadır. Onu değerli yapan meselelerin başında, yüz dokuz yıl önce, daha yirmi yedi yaşında bir genç iken ortaya koyduğu Türkçemizle ilgili görüşleri gelmektedir. Selanik'te Genç Kalemler Mecmuasında 11 Nisan 1911'de yayınlanan "Yeni Lisan " makalesi, sadece o günler için değil bugün bile gündemi dolduracak dikkate değer görüşler ifade etmektedir. Yazımızın gelişiminde bu konuya ana çizgileriyle girilecektir.
Ömer Bey, aslında milli dil ve milli hikaye üslubunun da son yüzyıldaki üstadı sayılmalıdır. Sayısı yüz elliye yaklaşan hikayeleri hiçbir eskilik hissi uyandırmadan günümüzde de farklı yaş grupları tarafından zevkle okunmaya devam etmektedir. Artık Ömer Seyfettin'in hikayeleri milli klasiklerimiz arasına girmiştir.
Onun hikayeciliğinin yanı sıra şairlik ve yazarlık, sanatkar fikir adamlığı tarafı da vardır. On yılı aşan, içinde esir düşme acısı da bulunan Balkan Harbi yıllarındaki subaylık dönemi ve Kabataş Lisesinde birkaç yıl süren edebiyat öğretmenliği yılları da düşünülürse bu kısa hayatın nasıl dağdağalı geçtiği, evlilik tecrübesinin dahi dramatik tarzda sona ermesiyle Ömer Bey' in ender rastlanabilecek bir gerilimler atmosferi içinde kalem oynattığı daha iyi anlaşılacaktır.
Ziya Gökalp'le arkadaşlığı ve dolayısıyla İttihatçılara yakınlığına rağmen, siyasetçilere mesafeli durmuş, fikir ve sanat adamlarını dikkate değer bulmuş, kimseden nüfuzunu kullanmasını beklememiş, kıt-kanaat , kaleminin geliriyle , subaylığı takiben öğretmenlik maaşıyla kısa süren hayatını idame ettirmiştir. " Merhum Ziya Gökalp, Ömer için şunları söylemiştir : Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçikleri gibi, gurur, öğünme, menfaat hislerinden uzaktı. Hele izzetinefsi pek üstündü. Başkalarının da haysiyetine pek dikkat ederdi, neşeli bir gençti. Karamsarlık nedir bilmez, yaşamaktan derin zevk duyardı. Tanıdıklarım içinde hayattan onun kadar hoşlanan henüz kimseye rastlamadım. Pek eski bir arkadaşımdı. Gözünden bir damla yaşın aktığını görmedim. Kederli günleri olmaz değildi fakat kederi hiç sevmez ondan kaçmak çareleri arardı. Sanatkar yaratılmıştı, biraz egosantrikti. Bazı mefkure arkadaşlarının dışındaki insanları fantezi telakki eder, bilhassa cakacı, gösterişçi, sersem yahut kılıbık adamlardan hoşlanır, konularını onların mizaçlarından ilham alarak canlandırırdı."
A.Kabaklı da Ö. Seyfettin için; "Türk milletine adını ve lisanını öğretmek, kutsal bir gayedir.Türklük için özlediği mefkure 'fikir uğrunda fedakarlık, doğruluk, doğruluk, vefa, fazilet, iyilik, şefkat, sevgi ve aşk' tır. Türk çocukları sağlam, güzel, mert, zeki, yapıcı, dinine bağlı oldukları ölçüde milletimiz yükselecektir." diyor.
DİLDE DEĞİŞİM İHTİYACI VE "YENİ LİSAN HAREKETİ
Ömer Seyfettin' i ve eserlerini , vefatının üzerinden geçen 100 yıl boyunca ele alan, değişik açılardan inceleyen yazı, tez , biyografi ve tahlillerin sayısı bir faniye ebedilik kazandıracak seviyededir. 1970 'te Milli Kütüphane' nin hazırladığı " Ömer Seyfettin Bibliyografyası" bile bir kitap hacmindeydi. Günümüzde bu yazıların iki, üç misline çıkmış olması beklenir.
Yazarımızı, millet ve aydınların nezdinde bu kadar değerli yapan ana sebepler nelerdir ? Otuz altı yıllık hayatının ancak yarısına sığan eserlerindeki edebi ve fikri seviye nelerdi ki bu kadar gündemde kaldı ve kalmaya devam ediyor. Bunları sahasının uzmanı arkadaşlarımız değerlendiriyorlar. Biz, Ömer Bey 'in 1911'de Selanik'te dava arkadaşları Ali Canip Bey ve Ziya Gökalp'le birlikte yayın hayatına sundukları Genç Kalemler Mecmuasındaki meşhur "Yeni Lisan " yazısından yola çıkarak Türkçeye kazandırdığı yeni sesten ve muhtevadan söz açmayı düşündük.
Ömer Bey'in yazı hayatı; yeni dönem diyebileceğimiz, Harbiye' den erken mezuniyetiyle 19 yaşında genç bir subay olarak İzmir'e gelişi, kısa bir süre Balkanlar' daki karışıklığı yatıştırmak üzere giden askeri birlikte Makedonya'ya gidip dönüşü, Kuşadası, İzmir yılları ve burada bazı yayın organlarında çıkan şiir, yazı ve hikayeleri ile farklı bir veçhe arz etmeye başlar. Birkaç yıl Jandarma Mektebinde " Ulum-ı Diniye muallimi" olarak görev yapmasının da şahsiyetinde izler bıraktığı düşünülmelidir. 1909' a yani 25 yaşına kadar bulunduğu İzmir, onun sonraki yıllarda yapacaklarının mayalandığı hazırlık dönemi sayılır. Bu yıllarda İzmir'in edebiyat ve fikir çevresine giren, muhtelif gazete ve dergilerde, müstear isimlerle adeta kalfalık dönemini geçiren yazarımızı, kader, Selanik ve İstanbul' a hazırlamaktadır.
İzmir'de katıldığı edebiyat çevrelerindeki sohbetler, çalışmaların yayınladığı müesseselerin kalem erbabı ile görüşmeler, onun bir zamanlar kendisine örnek aldığı S. Fünun estetiği ve anlayışı hakkındaki görüşlerinin de değişmesine hatta tamamiyle karşısında yer alacak fikirler geliştirmesine vesile olacaktır. Artık, Servet-i Fünun çevresinin çalışmalarını " taklit bir edebiyatın kararsız özentileri" olarak gördüğünü yazan ve söyleyen Ömer Bey, o zamanki İzmir'deki arkadaşlarından Yakup Kadri, Şahabettin Süleyman ve Baha Tevfik ile istişare etmekte, bilhassa Türkçü görüşleriyle dikkat çeken Necip Bey'den etkilenmektedir.
Balkanlar, kaynamaktadır. 1909' da üsteğmen rütbesiyle Selanik, Manastır, Köprülü ve Pirlepe taraflarında görev yapar, eşkıya takibindedir, komitacı çetelerle mücadelededir. Bu yıllarda Balkanlar'daki gayrımüslimlerin Türk ve İslam düşmanlığının hangi hallerde nerelere kadar gidebileceğini de acı örnekleriyle yaşayarak görmüş ve anlamıştır. Hepimizce malum Bomba, Beyaz Lale gibi bazı hikayeleri, bu yıllardaki tespitlerinin yürek burkan izlerini taşır. Rumeli'ndeki görev yıllarında İstanbul ve Selanik'teki dergi ve gazetelere şiir, yazı ve tercümeler gönderir. 1911 yılının başları, onun İttihatçılardan ve siyasi gelişmelerden rahatsız olduğu, askerlikten ayrılma niyetinin Gökalp' in de desteğiyle düşünceden gerçeğe dönüştüğü ve bundan sonraki on yıla yakın bir zaman da, vefatına kadar kendini ideallerine uygun yazılarına ağırlık vereceği en verimli dönemdir. Ömer Bey'in hayatındaki en önemli gelişme , hayatının baharında 27 yaşında burada kendini gösterecek ve edebiyat tarihimize geçecektir.11 Nisan 1911' de Genç Kalemler'de neşredilen heyecan ve fikir yüklü, lisanımız için beyanname gücündeki " Yeni Lisan" makalesi; zaten fikri alt yapısı elli yıl öncelere kadar giden, Tanzimat' ın ilk dönemlerinde üzerinde ittifak oluşmuş bulunan; Türkçenin aslına ve halkın anlayacağı yola yöneltilmesi konusundaki temayül ve beklentileri karşılamış, sistemli, sağlam, ikna edici, milli duygularla destekli açıklamalarıyla aydınlar ve gençler arasında büyük ilgi uyandırmıştır. Gökalp 'in Türkçülüğün Esasları kitabındaki aynı konuyu işleyen "Dilde Türkçülük" yazısı da neredeyse iki dava arkadaşının istikrarlı fikir birliğinin ve meseleyi birlikte konuşup olgunlaştırdıklarının ifadesi gibidir.
Yeni Lisan makalesinin önemi, hangi noktalarda yoğunlaşmaktadır ? Yazarımız kolay anlaşılır ifadelerle ilkeleri koymaktadır. Niyetini daha önce arkadaşı Ali Canib' e yazdığı mektupta belirtmiştir : "Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim! " Bu ihtiyaç nereden doğmuştur ? Tespiti yapıyor ve teşhis koyuyor : Edebiyatımız ve lisanımız hastadır. Hastalıkların başında, dilimizdeki yabancı kurallar geliyor. Arapça, Farsça ve hatta varsa Frenkçe kurallar atılmalı, Türkçe kendine gelmelidir. Ancak bunu yaparken mantıklı davranılmalı, ölçüyü kaçırmamalı, tasfiyeye / arılaştırmaya gidilmemelidir. "Şimdi yeni bir hayata yeni bir intibah devresine giren Türklere, yeni,tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela bir milli bir lisan ister."
Milli Edebiyat hareketinin en önemli çıkışı olan bu yazıda temel bakış noktası " Milli bir edebiyat yapmak için önce milli bir dile ihtiyaç olduğu" gerçeğidir. Dilimiz millilikten uzaklaşmıştır. Arapça ve Farsça dilimizi sıkıntıya sokmuş, yabancı kelimelerin girmesi bir yana, Türkçenin istikbal ve istiklalini tehlikeye sokacak derecede ecnebi kurallar dilimizi sarmıştır. Kalıplaşmış olanlar hariç bu kurallardan en kısa zamanda kurtulmalı, eğitimde ve yayın hayatında Türkçe kaideler hakim olmalıdır. Sadeleşme hareketi bazılarının yaptığı gibi, Orta Asya Türk şivelerinden kelime alma şeklinde de olamaz. Yerleşmiş ve en az bin yıldır milletimizin hayatına girmiş " fethedilmiş, kazanılmış, bizim olmuş, Türkleşmiş kelimeler" e de dokunulmamalıdır. İstanbullunun konuştuğu canlı Türkçe örnek alınmalıdır. Tamlamalar, Türkçenin kurallarına göre yapılmalıdır. Arapça çokluk şekilleri ve edatları en kısa zamanda yazılarımızdan ve konuşmalarımızdan uzaklaşmalıdır.
Yüz on yıl önceki bu görüşlere bugün de katılmamanın imkanı yoktur. 1980 öncesi bizim neslin ve bizden bir önceki neslin yaşadığı " Öztürkçeci" tasfiyecilik hareketiyle o zamanların tasfiyeci yahut Osmanlıcacı temayülleri arasında pek fark yoktur ve Ömer Bey' in milli temeli de olan ve hazırlığı en az 50 yıl öncelere kadar gidebilen dilde millilik / yeni lisan hareketi 1930-1980 arasında da devam etmiş, " Yaşayan Türkçe" sembolü etrafında başarı kazanmıştır. Günümüzde akıl ve izan sahibi hiç kimse arılaştırmacı / tasfiyeci olmadığı gibi Türkçeye kastedebilecek Osmanlıcacı yahut Batıcı bir yaklaşım içinde de olmaz. Ancak bin yılın kazandırdığı kelimelerden faydalanmamak akıl karı değildir. Batı dünyası nasıl kendi kültür kaynakları olarak Greko-Latin köklerine iniyorsa bizim de gerektiğinde bin yıllık medeniyetimizin kelimelerine ve hatta Türkiye dışındaki Türkçelerin imkanlarına açık olmamızda sayısız faydalar vardır. Tercüme yoluyla bütün dünya dillerine açılmış ve her kavramı karşılayacak güçte bir Türkçeye doğru yol aldığımızın şuurunda isek Ömer Seyfettin'i daha iyi anlamışız demektir. Akıl için yol birdir. Tasfiye de yanlıştır, yabancılaşma da. Dünyaya kapalı kalınamaz, açılınca da köklerden kopulamaz. Mutedil çizgi, ilim ve mantık çizgisidir.
Milli Edebiyat, sadece Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip'le sınırlanacak bir edebi, lisani ve fikri bir hareketin adı değildir. Bu yıllarda Türkocağı'nın salonlarında konferanslar veren, Dergah, Milli Mecmua, Türk Yurdu, Sebilürreşad ve benzeri değişik dergilerde milli, İslami mahiyette eserler kaleme alan yazar ve şairler de Milli Edebiyatın o yıllardaki mensupları idiler. Milli olmak için ille de Türkçü olmak gerekmiyordu. İslami olmak için de ilahiyat tahsili yapmak şart değildi. Vatanseverlik de kimsenin tekelinde değildi. Memleketin vahim durumu ve kararan ufuklarının nasıl aydınlanacağı endişesi ile çareler arayanlar arasında olmak yeterdi. Milli bir edebiyat tesis etmek için elbette milli bir dile, milletin diline, herkesin kolaylıkla anlayabileceği mertebede bir lisana malik olmak yeterliydi. Gökalp kadar Yahya Kemal de Ömer Seyfettin kadar Mehmet Akif de Ali Canip kadar Yakup Kadri de Fuat Köprülü kadar Mithat Cemal ve Eşref Edip de tabii olarak Milli Edebiyatın içindeydi. Ancak
"Yeni Lisan" çıkışıyla sesini yükselten Ömer Seyfettin ve fikri destekleyicisi Gökalp, meselenin kamu oyuna mal olmasında öncü rolü oynadılar. Diğerleri de milli dilin dışında bir iddia içinde değillerdi. Aralarındaki nüans sayılacak bakış farkları da yapılan işi hafifletmezdi.
Asrın başındaki bu hareket başarılı olmuştur, hedefine varmıştır. Aradan geçen yüz yıl, temeli Tanzimat yıllarına dayanan bu fikri hareketin açtığı yolda, Milli Edebiyat sonrası, Milli Mücadele dönemi edebiyatının; Reşat Nuri, Halide Edip, Falih Rıfkı, İsmail Habip, Hamdullah Suphi, Ahmet Hamdi, Peyami Safa gibi yazarları yetişmiş, Cumhuriyet sonrasının pırıl pırıl Türkçesiyle, Faruk Nafiz, Hüseyin Rahmi, Orhan Seyfi, Necip Fazıl, Arif Nihat,.gibi yazar ve şairler eser vermiş, 1940 sonrasında dalgalanan edebiyat muhitinde Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Sait Faik, Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Attila İlhan gibi isimler, aynı milli lisan çizgisinin bazı üslup ve bakış farklarıyla devamı olmuşlardır. Ancak 1960-80 arası, dilde gerginliklerin ve ihtilafların siyasi renge boyandığı talihsiz bir dönemdir. Siyasette "enternasyonalist oldukları halde dilde şaşırtıcı bir şekilde Türkçü ve tasfiyeci kesildikleri", fikirde milliyetçi çizgide olanların ise dilde ılımlı ve " Yaşayan Türkçe" taraftarlığı içinde olduğu bu yıllar, dilimiz ve edebiyatımız bakımından kaybedilmiş yıllar sayılmasa da durakladığımız, akıl kamaşması yaşadığımız garip zamanlardır . Tabiidir ki Ö.Seyfettin, Gökalp, Y.Kemal, Akif çizgisindeki "Milli lisan" anlayışının devamı olan "Yaşayan Türkçemiz" istikametinde bir durulma dönemine girilmiştir. Dilde tasfiyecilik garipliği bitmiş, edebi seviye ve milletler arası edebiyat alemine girme heyecanı öne geçmiştir.
BUGÜNKÜ TÜRKÇENİN MESELESİ.
Bugün Türkçenin başka meseleleri vardır. Batılı dillerin ve bilhassa İngilizce' nin son 20-30 yıldır, istila halinde hayatımızın her tarafına giren, Kolejler, Anadolu Liseleri , müzik, sosyal medya ve moda yoluyla her yanı saran akışı durdurulamamaktadır. Asıl problem budur. Çaresiz değildir. Yetişen nesillere, sabırla ve o zamanki genç Ömer Seyfettin'in idealist heyecanıyla , milli dil gerçeği anlatılmaya devam edilirse, Türkçeyi kuşatmaya çalışan İngilizce tehlikesi bertaraf edilecektir. Yeter ki Oktay Sinanoğlu gibi dilci olmadığı halde milli şuur sahibi aydın ve alimlerin uyarıları gençlik arasında yayılmaya devam etsin. O zamanlar Ö. Seyfettin 27 yaşındaydı ve gençliği uyarıyor, "Yeni Lisan" ı, milli dili, yaşayan Türkçeyi konuşmak ve yazmak için göreve çağırıyordu. Çağrısı hedefini buldu, sesi günümüzde de tazeliğini muhafaza ediyor..
Günümüz gençleri ve aydınları, rahmetli Mustafa Miyasoğlu arkadaşımızın " Milli Edebiyatımızda Türk Beşleri" dediği N. Kemal - M. Akif - Y.Kemal- Ö.Seyfettin- N. Fazıl ve eserlerinin gençlere okutulması gerektiğine dikkat çekmektedir. Ben ise bu bakışın kırktan yüze ve daha ileriye taşınacak bir listeyle zenginleşeceğine ve dünya yazarı olacak seviyede ve üstünde değerlerimiz bulunduğuna inanıyorum. Bütün mesele, onları ve eserlerini okumak, yorumlamak ve daha güzellerini yazacak şair, yazar ve fikir adamları yetiştirmektir.