Yazar, bürokrat ve eski Bakan Ömer Cahit Kayra dün akşam 104 yaşında yaşamını yitirdi.

1917 doğumlu olan Kayra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi, devletin çeşitli kademelerinde bürokratlık yaptıktan sonra 1973 yılında CHP'den milletvekili olarak TBMM'ye girdi. Bülent Ecevit başkanlığında kurulan 37. Hükümette Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevini üstlendi. Kayra'nın Bakanlığı görevini üstlendi. Kayra'nın ayrıca edebiyat ve araştırma olanlarında 30'dan fazla kitabı bulunuyor. (Hürriyet 31.1.2021) Ömer Cahit Kayra'ya Allah'tan rahmet dilerken, O'nun bazı görüş ve düşüncelerini anımsatmak ve paylaşmak istiyoruz. Türkiye'de ve dünyada gittikçe artan bir ivme ile dramatik değişiklikler oluyor. Ekonomi, politika, toplumsal yaşam ve coğrafya ve hepsinin üstünde moral değerler değişiyor. Dünyada savaş yıllarında konuşulan, huzurlu, yardımcı, dayanışmalı, eşitliğe yönelik insancıl düzen umutları, refah devleti ütopyası yok artık. Bir yanda dünyanın artan nüfusu, öte yanda kapitalizm ve globalizm bu hayalleri silip süpürdü. Toplumlar yalnız maddi varlıklarını, servetlerini, gelirlerini, teknik güçlerini hesaplamaya, değerlendirmeye yöneldi. Bu süre boyunca iki önemli olayla karşılaştık. Teknik alanda görülmemiş nitelikte bir gelişme, gelecek için vaatler verdi, umutlar yarattı. Buna karşılık dinsel inançlar alanındaki kampanyalar A.B.D.'nde, İslam ülkelerinde ve geri kalmış toplumlarda ciddi ölçüde başarı kazandı ve karışıklıklara neden oldu. Türkiye'de de, dünyadaki bu sürece koşut olarak dört boyutlu bir değişim yaşanıyor. Ekonominin ölçüleri büyüdü ve kullanılan sayısal değerler değişti. Türk ekonomisi yatırım ve üretime değil harcamaya dayanan bir gelişme gösterdi. Teknoloji konusunda Türkiye dünyanın gelişmiş topluluklarının gerisinde kaldı. Serbest, girişimci ve bireyci tür insan, devletçi ve bürokratik tür insanın yerini aldı. Dünyadaki sosyal akımlara koşut olarak Türkiye'de de dinsel inançlar konusunda ciddi bir açılma oldu. Politikada yalnız din silahını özellikle sistemli olarak kullanılan partiler değil, diğer partiler de dinsel inançlar konusuna önem verdiler. Türkiye'nin "Ortak Aklı", özellikle bu dönemde 1920'lerin getirdiği rasyonel ve devrimci yapıdan uzaklaştı. 2000'li yıllar girdikten sonra ilginç bir gelişme izledik. 1973 sonrasına damgasını vuran en ciddi değişiklik İslamcı ideolojinin, yattığı derinliklerden su üstüne çıkmasıdır. Bu hareketin var oluşundan haberimiz vardı. İmparatorluktan kalan mirasın bir ucunda derinde bir dindarlık, tutuculuk ruhunun yaşadığını biliyorduk. Önem vermiyorduk, zaman içinde yeni kuşaklar yetiştikçe eriyip gideceğini düşünüyorduk. 1946'dan sonra Demokratlar yumurtanın kabuğunu çatlattılar. Çatlak, zaman zaman büyüyüp küçülerek devam ederken Adalet Partisi ve biz Cumhuriyet Halk Partisi hükümetleri, 1970'li yıllarda kabuğun altındaki canlıyı politika alanına taşıdık. 1980'den sonra gelen iktidarlar bu gelişmeye yardımcı oldular. 2000'li yılların başında politik teorisini dinci ideoloji ile özleştiren Adalet ve Kalkınma Partisi kendi başına iktidara geldi. Bu süreç Türkiye'nin sosyolojik yapısında yeni bir kategori ortaya çıkardı. Dinsel inançlara bağlı, muhafazakar partili ya da parti dışı fakat aynı çizgide varlıklı insanlar. Bu partinin zenginleşen mensuplarının oluşturduğu kategoriye böylece "İslami burjuva" adı konuldu. Önemli olan bir nokta bu kategori mensuplarının zenginlik sergilemelerine, içinden çıktığı varlıksız büyük halkın tepki göstermemesidir. Biz siyaset ve ekonomi olaylarının dışında, emekli insanlar olarak bunlara şahit olmakla yetindik. 1980'den sonra particilik profesyonelleşti. İdeolojik yanı kalmadı. Biz parti için çalışıyorduk ve sözümüz, yerine göre dinleniyordu. Bu tarihten sonraki hükümetler zamanında müteahhitler, iş adamları partinin yönetiminde söz sahibi oldular. Eskiden gece yarılarına kadar çalışan insanlara bir sandiviç, bir şişe su sağlamak sorun oluyordu ve bu masrafı parti yapıyordu, ya da bizler, inandıkları, haklı buldukları bir amaç için çalıştıklarını düşünen genç insanlar kendileri karşılıyorlardı. 1980'den sonra bütün bu masraflar müteahhitler ve işadamları yükümlendi. Sonuçta parayı verenin düdüğü çaldığı gibi onların sözü dinlenir oldu. (Cahit Kayra, 38 Kuşağı, Cumhuriyetle Yetişenler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012).