Prof. Dr. M. Mehdi ERGÜZEL - "Destanlar, milletlerin millî kahramanlık maceralarının manzum hikâyeleridir."
Bu bakımdan destansız bir millet düşünülemez. Fakat bu şans en çok Türklerde vardır. O kadar ki bir görüşe göre Türkler, destan hayatı yaşamış olmaktan destanlarını bile derlemeye vakit bulamamışlardır. Destanlarda milletlerin idealleri, ihtiyaçları, örnek insan tipleri, kurtarıcı özlemleri, adalet duyguları, kısacası güzel yaşayabilmek için içlerinde taşıdıkları bütün hasretler konular ve olaylar arasına serpiştirilmiştir. Benzer özelliklerin aşağı yukarı masallarda ve bazı halk hikayelerinde de bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.
Türk edebiyatının sözlü kaynakları arasında en eskilerden sayılan bu eserlerin Oğuz Kağan Destanı'ndan yaşayan Kırgız edebi anıtı Manas Destanı'na kadar çok canlı örneklerini işleyen ve tahlil eden yazılar ve eserler yayınlandı. Bu yazılardan bir tanesinde A.Kabaklı söze şöyle başlıyor:
"Masal ile destan kardeştir. Ayla güneşin kardeş olmaları gibi. İkisi aynı cevherdendir. Anama göre: Ay bir genç kız, güneş ise onun oğlan kardeşiymiş. İkisi küçük yaşta ana ve babalarını kaybetmişler. Kainatın bilmem neresindeymişler. Yalnız başına bulundukları nokta ve mesafe onları korkutmuş. Küçük oğlan iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış. Kız cesur, okşamış, teselli etmiş kardeşini. 'Biz bu kainatın bekçileri ve ışıklarıyız. Şimdi sen küçüksün, gündüzleri çıkarsın. Ben senin ablanım geceleri çıkarım, yıldızlarla kaydırak oynarım, eğlenirim. Sana gelince bekçisi ve ışığı olduğun dünya çok güzeldir. Aşağıda binbir insan, hayvan, bağ-bahçe görür, onların kımıldanışlarını seyreder, eğlenirsin...'
Anam öyle derdi. Anamın gözü göklerdeydi. Aklını güneşe, aya, yıldızlara takardı. Bir çırpıda o canım güzel Türkçesiyle on, on beş yıldız ismi sayardı. Şimdi anlıyorum ki o da kendine göre bir destan yapıcısı imiş. Çünkü destancıların işi daima göklerle, yıldızlarla, aylarla, güneşlerledir. Ayakları yere basmaz. Gövdeleri düşse bile gönülleri toprağa düşmez. Destanlar da öyle göklerden doğar, yerde kaybolurlar. Anam öyleydi ki 'Güneş battı' demeye kıyamazdı, bize de söyletmezdi. 'Günah oğul, günah!" derdi. 'Güneş batıyor demeyeceksiniz, gün kavuşuyor, diyeceksiniz!' Öyle bir destancı idi ki anam destanların en eski, en büyük, en parlak kahramanları olan aya, güneşe, yıldızlara kıyamazdı. Dili ile dahi onları batırmaz, fakat kavuştururdu. Kavuşmak vuslattır. Vuslat ise yaşamaktır, yeni hayatlara başlamaktır. Destan da öyle değil midir? Bir hayattan bambaşka ve unutulmaz hayatlar doğmasıdır. Gündelik bayağı yaşayıştan, yepyeni olağanüstü ve bulut bulut hayal dolu yaşayışlar çıkmasıdır."
Üzerinde bir zamanlar çalışma yaptığımız Malkar Türkçesi Metinleri arasında destani özellikler ve kahramanlık unsurları tespit etmiştik. Kafkasların yalçın tabiat şartları içinde asırlardır yaşayan birbiriyle akraba Kumuk, Karaçay, Malkar, Nogay, Kundur Türklerinin hayatları çok eskilerden kalan destani hikayelerle iç içedir. Çocuklar için hazırlanan Sabiylege Haparla (Çocuklara Hikayeler) Kitabı'nda altmış üç metin vardı. Biz tamamını aktardığımız kitaptan seçtiğimiz 10 metinde kahramanca, yiğitçe özellikler bulduk. Onları bazı milli destanlarımıza benzettik. Bu tespitlerimizden bir kısmını kısa alıntılar ve küçük değerlendirmeler halinde sunuyoruz:
Mukay Bla Çukay hikayesinde, iki çocuk birlikte yaylalara çıkarlar, büyüklerinin onlara verdiği hayvan gütme işini yaparken arada eğlenirler, güreşirler, iddialaşırlar. Bu tarz konuşmalarla birbirlerinin cesaretini yiğitliğini denerler, çünkü onlar için cesaret erkek olmanın şanındandır. Aksi halde çocuk bile olsalar, korkak bir erkek olarak insan içine çıkamayacaklarını düşünürler. Nasıl davranacaklarını büyüklerinden böyle öğrenmiş olmalılar.
Peliuan Jaşçıkla hikayesinde, birbiriyle tanışan üç gencin Palapan başkanlığında bir canavara doğru gidişleri, hazırlanışları ve onu yenmeleri anlatılır ve hikaye şöyle bağlanır:
Emegen, bılanı amal etgenlerin körüp, jangıdan sermeşge çıkgandı. Küçünden kelgeniça kıçırgandı. Anı ogursuz awazı jerni tepdirgendi, jarlanı oygandı, töşleden taşlanı töngeretgendi. Alan jaşlanı korkutalmagandı. Üç peliwan da üç janından alıp, emegenni horlagandıla, ellerine saw-salamat kaythandıla.
"Canavar bunların niyetlerini görüp yeniden mücadeleye başlamış. Gücünün yettiği kadar bağırmış, haykırmış. Onun uğursuz avazı yeri sarsmış, kayaları oymuş, ama gençleri korkutamamış. Üç pehlivan da üç yanından alıp canavarı yenmişler, köylerine sağ salim dönmüşler." Bu sözler toplumlardaki belaları alt etmek için kahraman yetiştirme ihtiyacını dile getirmektedir.
Elsüyer (Vatansever) Kuş hikayesinde ise düşmanın yurda girmemesi için büyük ve heybetli bir kuş haline gelen bir kahraman anlatılır ki dağların yücelerinde yurdu ve sınırları gözetler.
Bir başka sefer, savaş kızışır. Elsüyer yerde gücü tükenince yanan bir ateş halinde göğe yükselir, kuş olup uçar, yücelerde gördüklerini yaşayan halka haber verir:
Halk, bir adamça kötürülüp, duşmannı endi kaytıp bu jerlege kelmezça, uwathandı. Elsüyer anga asırı kuwanngandan, kanatlılay kalıp, çekleni saklarga süygendi. Andan beri Elsüyer kuşnu tuwduklarını har tölüsü, kesini balasın birgesine aylandırıp, tiyre bla tanışdırgan etedi. Ala çekçi kuşladıla. Duniyada alanı közleri körmegen jer jokdu. Alanı biri kökde bolgan kadar, endi bizni tuwgan jurtubuzga duşman çaballık tüyüldü.
"Halk bir adam gibi kalkıp düşmanı geriletip bu yerlere gelemeyecek şekilde yenmişti. Elsüyer ona çok sevindiğinden kanatlı kalarak sınırları korumayı sevmişti. Ondan beri Elsüyer kuşun torunlarının her nesli, kendi yavrusunu yanında gezdirirp o yerlerle tanıştırdı. Onlar bekçi kuşlardı. Dünyada onların gözlerinin görmediği yer yoktu. Onların biri gökte olduğu sürece, şimdi bizim doğduğumuz yurdumuza düşman saldırabilecek değildir."
Kurnayatlı Aldarbek, Malkar hikayelerinde önemli bir kahramandır. Tanınmış yiğitlerin yapamadıklarını yapar, herkesi şaşırtır. Cesurdur, güreşte galip gelir, yarışmalarda olağanüstü işler yapar, havada uçan kuşu yakalayamayan rakiplerinin aksine o ok gibi yükselir, kuşu ayaklarından tutar, onu paraşüt gibi kullanarak aşağı iner; sonra da yabancı padişahın kızını almaya hak kazanır ama kabul etmez, der ki:
Kurnayat'nı ulanıma. Tuugan jerimi koyup bir jarı da ketallık tüyülme.
"Kurnayat'ın çocuğuyum. Doğduğum yeri bırakıp bir yere de gidecek değilim."
Bir gün Aldarbek gücünü denemek üzere yabancı rakiplerin çıkamadığı Mingi dağının tepesine çıkmaya karar verir. Ailesi engel olmak ister, olamaz:
"Atam bla anam meni tıyalmadıla. Kuturgan suunu allın kim tıyıp körgendi. Men da kuturgan suu kibik edim. Atam bla anama ariw aytıp jüreklerin japsarıp jolga atlandım."
"Babam ve anam beni razı edemediler. Kuduran suyun önünü kim kesebilmiş. Ben de kuduran su gibi idim. Babamla anama güzel sözler söyleyip, yüreklerini rahatlatıp yola çıktım." der, izin alır, dağın tepelerine çıkar:
"Tawnu başına jetdim. Seyir-tamaşaga kaldım! Bitew duniyanı kol ayazımdaça kördüm! Kurnayatda atam bla anama da kol bulgadım. Ala, arbazda olturup Mingi taw taba karap turganlıkga, meni körmedile. Men a bir jılı taşha konup arkamda artmagımı allıma saldım da, aşıkmay, jaragan küyde awuzlandım. Ol keçe men anda kaldım. Keçeni bir zamanında Ay çıkdı. Ol ene kelip, Mingi tawnu başına jetgende, uzalıp kolum bla tiydim. Üçünçü kün a, ol Alma degen kızçık bergen kol jaulukçuknu da bayrak halda Mingi tawnu başına ornatıp, ızıma aylandım. Enngenimde, adamla bütün da köp kıyılıp tura edile. Ala meni hurmetime, topla bla atıp, at çarişle da kuradıla. Otha kazan asdıla, toy-oyun etdile. Men atıma da minip, Kurnayatha ketip, tebiregenimley a bir ariw kız çabıp jetip, özengimden tutup tohtadı. Karasam, ol a-Almaçık! 'Meni koyup ketme!' dep tiledi ol. Anı da at boynuna mindirip, üyge keldim. Üydegile aytıp aytmazaça ullu kuwançlı boldula. Artık da beg a ol Almaçık degen kelinlerine bek kuwandıla.
"Dağ başına ulaştım. Hayranlık içinde kaldım. Bütün dünyayı avucumda gibi gördüm. Kurnayat'taki babama ve anama el salladım. Onlar avluda oturup Mingi dağına doğru bakmalarına rağmen beni göremediler. Ben de bir sıcak taşa oturup arkamdaki çantayı önüme koydum. Acele etmeden keyiflice yemek yedim. O gece orada kaldım. Gecenin bir zamanında ay çıktı. Ay inerek Mingi dağının başına yettiğinde uzanıp elimle dokundum. Üçün gün de o Alma denilen kızcığın verdiği işlemeli mendili bayrak gibi dağın başına dikip geri döndüm. İndiğimde adamlar daha kalabalık olmuşlardı. Onlar benim şerefime toplar atıp at yarışları düzenlediler. Ateşe kazan astılar, toy-oyun ettiler. Ben atıma binip Kurnayat'a gitmeye başlayınca bir güzel kız koşup gelerek üzengimden tuttu, durdu. Baktım ki o Almaçık! 'Beni bırakıp gitme' diye yalvardı. Onu da atın boynuna bindirip eve geldim. Evdekiler, olanları anlatır anlatmaz büyük sevinçle doldular. Daha da çok o Almaçık denilen gelinlerine sevindiler."
Ulu sulardan, denizlerden, tepelerden geçerek sonunda yüce bir dağın eteğine varır ki, başı görünmez, masallarda bile duyulmamış bir zirvedir. Tepesine çıkmak için 'bir ming bla eki kün' uğraşır ve sonra ulaşır. Tepeden her yeri özellikle kendi evlerini hatta bahçede yün eğiren anasını görür. Sonra bir düzlükte parlayan bir şeye yaklaşan ineklerini fark eder. Almak için iner, karanlık basmıştır, kurtlar gelir, etrafını sararlar, dişlerini gıcırdatırlar, hem de yetmiş yedi kurt... Bir ağaç parçası alır 'Bir doğar bir ölürüz' diye atılır üstlerine, sabaha kadar boğuşur, yorgun düşer, ayılır ki yüzünü inek yalıyor. Kurtların hepsi yerlere serilmiş. Bir kenarda da ineği emmeye çalışan buzağıyı görür. İkisini de alır eve sağ salim döner. Masalı anlatan şöyle bağlar:
Ma, cançıklarım, iş alaydı, jaşawda batır bolurga kerekdi. Batırlık adamnı ne palahdan da kutharırga bollukdu. Etgen umutuna da jeterge boluşadı"İşte çocuklarım, iş böyledir, hayatta cesur olmak gerektir. Cesurluk insanı her beladan da kurtarabilecektir. İstediği hedefe de ulaşmasına yardım edecektir."
Eski zamanlarda hanlar döneminde Şahraman diye akılca derin olmayan bir bey on altı yaşındaki kızını vermeyi vadederek yere on altı çakırım tengli uzunluğunda bir demir kazık çaktırarak, kim onu sökebilirse
Bu suw surat bu kün tiymez ariwnu anga berlikme!
"Bu su gibi güzel yüzlü, gün değmemiş güzeli ona vereceğim."
diye tellal bağırtır. Haftalar geçer, gelenler eli boş dönerler. Yedi yıl olur kız babasına sözünden dönmesi için yalvarır, nafile. Kız demir kazığın etrafında ağlar durur. Bir gün Mısır taraflarından uzun kara bıyıklı bir kara adam gelir. Tam başarması beklenirken o da ortada kalır. Kızın ağlamalarına dayanamayan Aldarbek meydana yürür, geri çevirmeye uğraşırlar, dönmez. Demir kazığa yapışır, olanca gücüyle asılır, kanı kaynar, pazuları şişer, demiri söker, çıkarır, han kızı gelir boynuna sarılır.
O zamanlar; telgrafın telefonun olmadığı, radyonun bulunmadığı, haberleri çağırıcıların yaydığı günlerdi. En çok uzağa ses duyurana "Başçı Horaz" denirdi. Aralarında yarışma açıldığı bir günde herkes sesinin gücünü gösterdi. İlk çıkan dualarla sesini Karadeniz ötelerine ulaştırdı, sonra gelenler onu geçemediler. O adam birinci olmasın düşüncesiyle Aldarbek çıktı, bütün gücüyle bağırdı. Bir süre sonra Japonya'dan ve İspanya'dan oraya ses ulaştığına dair haber geldi, madalyayı yabancıya kaptırmamış oldular, üç gün üç gece toy ettiler.
Bir anlamda Aldarbek, toplumda düzeni sağlayan, karışıklığı önleyen kişidir. O adeta beklenir ki ortalık yatışsın. Bir kahramanın bir rolü de bu olsa gerektir.Aldarbek'in en önemli başarılarından bir başkası da komşu ve kardeş ülke Karaçay'ın başına gelen bir belayı def etmesidir. Karaçay'dan gelen haberden anlaşıldığına göre halkın başındaki bela büyüktür. Yedi gözlü bir canavar ülkeye musallat olmuş, malları, hayvanları yemiş, sıra kızlara gelmiştir. İş böyle giderse Karaçay bitecektir. Yardım için heyet toplanır, bir türlü kesin çözüm bulunamaz. Aldarbek ortaya çıkar, engellemelere aldırmaz, atına biner Karaçay'a yönelir. Yolda yırtıcı bir ayının bir ceylanı yemek üzere olduğunu görür, kulağından tutar, onu öfkelendirir, boğuşurlar sonunda ayıyı yardan aşağı yuvarlar. Ceylan dile gelir ona yedi gözlü devin can alıcı yerinin karnında göbeğe yakın bir yerde olduğunu söyler ve sonra kaybolur.Karaçay'a ulaşırlar, yaşlı bir nine kızını kurtarması için ona yalvarır. Canavar dağın yamacında uyumaktadır. Aldarbek kızın giysilerini ister, onları kendi giyer. Kamasını etek dibine yerleştirir. Canavar ağzından ateşler saçarak uyanır, herkes korkup kaçar, Aldarbek öne doğru yaklaşır. Canavar, tüylü elleriyle onu alır, yedi gözüyle tek tek inceler, yer gibi yapar, Aldarbek inceden bir kız sesiyle ağlıyormuş gibi sızlanır. Canavar onu ağzına atar, içeri yuvarlanınca Aldarbek kamasını çıkarır, göbeğinin bulunduğu yerde büyükçe bir organı keser, karnını yarar dışarı çıkar. Yer sarsılır, kaya oyulur gibi gürültüler çıkar ve canavar son nefesini verir. Komşu, Karaçaylı karındaşlar onu överler, 'Gitme kal' derler; fakat o yurduna döner:
"-Ant etdir, canım, sen taza da tulpar Malkarlı köreme! Bizde kal. Har zatıngı taptırıp, ariw jaşatıp tururbuz, -dedile. Alay men unamadım. Kesimi Kurnayat'ımı bir zamanda bir zatha da alışmaganma. Ol jol da alışmadım. Acirime minip, ızıma kaytdım. Karaçaylı kızla wa meni kol bulgay aşırdıla. /"Söz ver, canım, senin gerçekten yiğit bir Malkarlı olduğunu görüyoruz. Bizde kal. Her şeyini bulup güzel yaşatırız, dediler. Fakat ben kendi Kurnayat'ımı hiçbir zaman hiçbir şeye değişmem, alışamam. O defa da alışamadım. Atıma binip yola koyuldum. Karaçaylı kızlar da bana el salladılar."
Malkar çocuk hikayelerinde şimdilik tespit edebildiğimiz destani nitelikte yiğitlik, kahramanlık motifleri bunlardır. Görülüyor ki Malkarlar bu hikayelerde; nesilden nesile, küçük yaşlardan itibaren cesur, mert, vatansever, yardımsever, aile bağları kuvvetli, tehlikelerle savaşan, mazluma yardım eden, başarılarıyla eğlenip şenlik düzenleyen bir sosyal hayatı yaşadıklarını anlatıyorlar.
Burada okuduklarımız bizim için çok da şaşırtıcı değildir. Çünkü diğer Türk topluluklarında da benzer hikayelerin bulunduğu bilinmektedir. Aslında hepsi asırlar öncesinin Türk destanlarının hatıralar rüzgarıyla uzun kış gecelerinde, ocak başı sohbetleriyle dedelerden, ninelerden, torunlara kalmış emanetlerdir. Milletimiz, hangi coğrafyada olursa olsun, güzel Türkçemiz yoluyla hayata bakış tarzını ve gelecek ümidini eğer gerçekte yaşayamamışsa belki bir gün gerçekleşir ümidiyle masallara ve destanlara taşımakta, çocuklarını küçük destan kahramanları gibi büyük hedeflere hazırlamaktadır.