"Biz Tekirdağ’ı çok iyi tanıyoruz" diyorlar. "Biz bu şehri avucumuzun içi gibi biliriz" diyorlar. Siyasilere bakıyorsun, aynı nakarat. Yöneticilere bakıyorsun, aynı ezber.

Peki, sormak lazım o zaman: Sizin "tanımak"tan kastınız tam olarak nedir?

Sokaklarını mı tanıyorsunuz, geçmişini mi? Kültürünü mü biliyorsunuz, insanını mı? Madem bu kadar iyi tanıyorsunuz, madem bu kadar hakimsiniz bu topraklara; o halde neden çözmüyorsunuz bu şehrin dertlerini? Sizmi yalancısınız, biz mi safız?

Sokaklar berbat. Kültür derseniz, koskoca bir tarihi unutup koskoca şehri sadece Roman kültürünün dar kalıplarına sıkıştırmışsınız. İnsanı derseniz, geleceğe dair umutsuz, kırgın, yorgun...

Gelin, hafızamızı tazeleyelim. Daha iyi anlaşılması için acı ama gerçek örnekler verelim.

Bugün ulusal ya da uluslararası düzeyde bir üniversite öğrencisine sorun: "Nerede okumak istersin?" diye. Sana Eskişehir’i sayar, Bursa’yı sayar, İzmir’i, Ankara’yı, Antalya’yı, İstanbul'u sayar... "Tekirdağ’da okumak istiyorum" diyen bir tek dünya vatandaşı duyabilir misiniz? Cevap tartışmasız hayır.

E şimdi iğneyi kendimize batıralım. Öğrencinin bile adım atmak istemediği, hayalini kurmadığı bir şehre, özel bir üniversite neden gelip yatırım yapsın? Neden buraya kampüs açsın? Sporda da böyle bu, kültürde de böyle... Say say bitmez. İşte bu acı tablo, bizim marka değerimizin ne kadar yerlerde süründüğünün, potansiyelimizin nasıl heba edildiğinin kanıtıdır.

Oysa tarih bize bambaşka bir Tekirdağ anlatır.

Yıl 1915... Mustafa Kemal Atatürk, Tekirdağ’da 19. Tümeni kurdu. Bu topraklarda vizyon vardı, bu topraklarda strateji vardı, bu topraklarda bir ulusun kaderini değiştirecek o büyük ruh mayalandı. Yıl 1876... Vatan şairi Namık Kemal, sürgünlerden önce bu şehrin ruhuyla beslendi, hürriyet haykırışını bu topraklardan aldı. Geriye dön bak, Bizans'ın en görkemli dönemlerinde bu şehir, Trakya’nın gözbebeğiydi. Osmanlı’nın şehzadelerini ağırlayan, Rumeli’ye açılan o muazzam kapıydı.

Geçmişinde bu kadar büyük bir vizyon olan şehir, bugün nasıl olur da bir marka cücesine dönüştürülür?

Ne yapmamız lazım biliyor musunuz? Şapkaları önümüze koyup, vizyonu değiştirmemiz lazım.

Bakın Eskişehir’e... Yılmaz Büyükerşen ne yaptı? Çorak bir Anadolu kasabasının ortasından geçen, kokudan yanına yaklaşılmayan Porsuk Çayı’nı aldı, bir Avrupa kenti yarattı. Venedik yaptı orayı, cazibe merkezi yaptı. Biz niye yapamıyoruz? İlk iş olarak Değirmenaltı Deresi ve civarını, turizm hedefli büyük bir projeyle ele almalıyız. Tıpkı Porsuk Çayı gibi, insanları kendine çeken, nefes aldıran bir cazibe merkezi haline getirerek bismillah demeliyiz.

Kültür sanatta hamle yapmalıyız. Büyükşehir Belediyesi bünyesinde acilen bir Tekirdağ Senfoni Orkestrası kurulmalıdır. Sanatın iyileştirici ve markalaştırıcı gücünü bu şehre enjekte etmeliyiz.

Arkeolojik kazı alanlarımızı, çarşı merkezimizi, sahillerimizi ve o tarihin koktuğu Ertuğrul Mahallesi’ni bir an evvel turizme kazandıracak şekilde, aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmalıyız.

Bu şehir sadece basmakalıp festivallerle anılamaz. Muazzam bir Rumeli kültürü var bu topraklarda. Rumeli mutfağını, Rumeli müziğini, dramatik tiyatrolarını öyle bir işlemeliyiz ki; Tekirdağ, ulusal ve uluslararası medyada hak ettiği o prestijli vitrinde çarşaf çarşaf yer alsın.

Demem o ki... Tekirdağ’ı "tanımak", sadece seçim dönemlerinde caddelerinde tur atmak, tabelalarına bakmak değildir. Tekirdağ’ı tanımak; onun altındaki cevheri görmek, o cevheri işleyecek vizyona ve cesarete sahip olmaktır.

Ya bu vizyonu ortaya koyup bu şehri hak ettiği küresel markaya dönüştürürsünüz ya da "tanıyoruz" masallarıyla bu asil şehri köreltmeye devam edersiniz. Tarih de, bu insan da bunu unutmaz.