50 Yyıl Önceki Bir Üniversiteli Gencin Devran İle Söyleşmeleri…

24 Mart 1972 YENİLENME Sabırla başlayacağım yeni günlere. Yolumun üzerine dökülmüş ne varsa teker teker toplayıp kendimi, zihnimin "tertipli ol !" direktif ve arzusuna göre tanzim edeceğim.Daima taze olmak isteyişin sularında yıkanarak, tecrübe sabunuyla attığım fazlalıklardan azade, hafif ve arı uzatacağım boş ellerimi önden yukarıya doğru."Her şeyde bir hikmet vardır", diye düşünerek halledemediğim meselelerden ötürü düştüğüm kederlerden ve hayıflanmalardan kurtulacağım.Şimdi bir sürü iş bekliyor beni: Önce para için gideceğim yer, sonra enskripsiyon işi için Fakülteye yollanış, oradan Mediko-Sosyal'e, Merkez Binada yemeğe, elimdeki paketi gereken yerde değiştirip okula veya Üniversite Genel Kitaplığına, Rıza Tevfik'in eski harfli basma eserlerini tetkik için uğrayacağım. Sonra okulda, gayet seri ve tertiplice, dergileri gözden geçirip bir tenkit yazısı taslağı hazırlayacağım. 25 Mart 1972 PATAVATSIZCA Ayağına takılan taşın önüne boylu boyunca uzanan bir insanın taşı görmemekten ötürü gözlerini suçlaması doğru mudur? Değilse neden insan kendini suç denilen cenderenin içine koyuverir ? "Kendi düşen ağlamaz!" diye çocukları avutan yetişkinler, işledikleri yanlışlıklardan dolayı bir üzüntüye kapılırlar. Olan olmuş demekten başka çare yoksa da aynı hataya bir daha düşmemek için hafızaya nakş edilmelidir kıssadan hisseler. Seven insanın sevdiğini incitmiş olmaktan duyduğu telaş ve üzüntü tabiidir. İncitmek istemeyiş, inceliğin ifadesidir. Gönül almanın yollarını yarım elmalarda bile bulan insan hissiyatı, bazan kırık kalpleri tedavi edemez. Zordur. İnsan şahsiyetinin perdelerini aralamak isteyerek, karakter tahliline giden kimseler kendilerini fazlasıyla unuturlar. 26 Mart 1972 KALEM ARAYAN DEFTER Bugün sabahleyin işittiklerimden sonra düşüncelerinde aldanan insanın kırıklığı içerisinde boyun büktüm hayal bulutundan yuvarlanan gerçeklere..Öğleden sonra "Altı Kişi Yazarını Arıyor" isimli Luigi Prandello isimli ecnebinin yazdığı bir piyese gittim Devlet Tiyatrosu'na. En üst balkondan rahatça ve zevkle seyrettim bu garip temsili. Tiyatro içinde tiyatro. Yaşayan bir aile, kendi hayatlarının dramını sahnede kendileri canlandırmak niyetindedir. Fakat tiyatro sanatkarları bunun kendilerine has bir iş olduğunu ileri sürerek kendileri canlandırmak istiyorlar. Fakat oyuncuların temsili ile gerçek hayat ve şahıslar verilemiyor, suni oluyor. Yani tiyatroda gerçeklerin olduğu gibi verilemeyeceği, hayata aynen uyamayacağı meselesi.Herkesin kendisi olduğu, bir kimsenin başkası gibi olamayacağı fikri ortaya konulmak isteniyor. Zihnimde yarım kalmış piyes intibaı kaldı. 2 Nisan 1972 DÖNÜŞ Tam bir haftadır, derd ortağım defter-i hususiyyemden ayrıyım. Yedi gündür gurbete gitmiş de yeni dönmüş gibiyim. Gözlerin kendi gözlüğünü yabancılaması gibi -bir hafta tamirde kaldığı için- kalemim de defteri yabancılıyor. Yabancı bir binaya utana sıkıla giren insan gibi.Giriverdim, parmaklarımda hamem, defterin ebyaz-ı ağuşuna.Ne var ne yok defter dışında? Bir sürü teferruat ve kumkuma. Prof .Dr. F.Kadri Timurtaş Hoca'nın konferans mahiyetinde yürütülen Çapa'daki Türkoloji salonunda akşam dersinde anlatmak üzere hazırladığım R. Tevfik Bölükbaşı ile ilgili 30-40 sayfalık dosya muhteviyatını , Cuma saat 18.45- 19.45 arasında yirmiye yakın bir dinleyici gurubuna garibane bir tarzda sundum, başımı kağıtlardan nadiren kaldırırcasına ve sonra tenkid-i aleladelerin tuhaflığında netice-yi normali bekliyerek ayak değiştire durdum."Yunus'un toprağına / Vardım yüzüm sürmeğe / Sildim gönül pasını / Yanuben aru geldim" Ders, vazife, imtihan hazırlığı denilen mecburiyetlerin kalabalığında ince eleyip sık dokuyuculuğuma devam ediyorum. Öfkelenmek için ufacık bir gıcık tavır yetiyor bana. Bu da benim tab'ımın icabı ne yapayım?.. Kutadgu Bilig çalışmağa başlayacağım. Diğerleri de sırtımda darmadağın bekleşiyorlar; buruşmuş giysiler de ütü yapmamı bekliyorlar.Bir hal var ki zihnimde, adını bir türlü takamıyorum: Kargaşa mı, fobi mi, hırs mı, şekilcilik mi, kaygu mu, bencillik mi. Nedir? Alıştığım şeyleri hep zıddıyla düşünüp halimden rahatlık hissesi çıkarmak, içimi ferahlatmak istiyor; beden, ruh ve kalp zenginliğinin yanısıra aklımı da yerli yerinde kullanmak istiyorum. Samimiyetine inandığım bir kısım kimselerin bir noktada bana tuhaf tuhaf, hırsla, tahammülsüzlükle baktığını hissediyor, şu insan denen muammayı kurcalamanın karışık neticelere götüren bir iştigal olduğuna karar veriyorum. Bırakıver, diyorum herkesi kendi yoluna. Herkes yolcudur, kendi istikametine gitmektedir..Yolcu yolunda gerek Mehdi Bey özüm, biraderim.. Gayet anlayışlı ve rahat kalpli olacaksın azizim! Kendini insana has hasletlerle bezeyeceksin. Öyle onun bunun tuhaflıklarından nem kapıp kendini incitmeyeceksin. Yani kendine saygıyı elden bırakmayacaksın! Sana çok gibi görünen, önüne dağ gibi dikilen dersleri ise rasyonel bir bakışla değerlendirip ayıracaksın ve buyuracaksın! Ayır ve buyur! Dersler ve engeller sana değil, sen onlara buyuracaksın! Bir diğer mesele, kendini suçlamanın yanlış ve zararlı bir hareket olduğunu kabul edeceksin. İnsan kendi kendine destek bir yaradılıştadır. Eğer insan, hatalara karşı kendini suçlayarak cezalandırmağa kalkarsa kendisine karşı düşman bir tavır almış olmaz mı? O halde kendine yardımcı olmalısın Mehdi'm. Tekrarda fayda var; sükunet ve sabıra, tertipli çalışmayı ilave ederek zamandan gaafil olma! 3 Nisan 1972 HOŞGÖRÜ İmtihan zamanının her gün biraz daha yakın geldiğini hatırladıkça ciddileşiyorum. Haylice, fazlaca ders çalışmam icab ettiğini hatırlayarak lüzumsuz olabilecek meşguliyetlerden uzak durma gereğini hissediyorum. Zorluktan korkmadan fakat onu yenmenin yollarını arayarak ilerlemek istiyorum. 4 Nisan 1972 BOZUM OLIGLI (OLAN) Artık Göktürkçe'yle ve Uygurca'yla fazla senli benli olmaya başladığımız için ekleri de şaşırmaya, zamanımızdan kaymaya başladık. Bu gün yine zihnimin karışıklığına mani olamadım. Kendi kendime kızdım, köpürdüm, durulandım ve sustum. Bu gece rüyamda kardeşimi, koltuğunda çanta, bizim okulun önünde beni ararken buldum. Elinde iki manzum mektup vardı. Annem yazdırıp bana göndermiş. Allah Allah, hayrolsun inşallah. Mektupta neler olduğunu bir türlü hatırlayamadım. Ve birkaç dakika sonra da uyanmıştım. Kirpiklerimin arasından ışıklar süzüldü gözbebeklerime.Taze bir güne selam çakarak besmeleyle ayaklarım yere değdi. 3 Nisan 1972 GÜL-GUN Geleceğimi hayal etmek için ellerimi gözlerime kapayıp daldım bir ara. Güzel ve aydınlık şeyleri görmek istedim, zorladım kendimi. Yokuş bir sokak, dükkanlar ve sonra karaltılar arasından sapıyla koparılmış pembe bir gül dikiliverdi önüme. Sonra morardı koyulaştı ve karardı. O gülün bir güzel sima halinde canlanmasını istedim, olmadı. Tekrar tekrar gül açılıp soluyordu. "Şikeste reng-i na-ümmid. Küçük, muhteriz, muttarit, darbeler." Heba olan ümitler ve onun sürüklediği yıllarım; sırtıma ne kadar da kuvvetle abanmışsınız. Yılların hesabını vereceğimiz ol dergahta hayli ter dökeceğe benzeriz. Allah yardım ede de iyiye doğru gidelim. 16 Nisan 1972 / Pazar TAVŞAN (TABIŞGAN) Hala kendimle anlaşabilmiş değilim. Çocuksu dargınlıklarım, alınıp küsüşlerim, üzülüp yanılışlarım, suya hasretliklerim. "Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok." misali ben de arada bir kendim dahil etrafıma çeşitli şekillerde ve sudan sebeplerle kızıp sırt çeviriyor, kaşlarımı yıkıyorum. Okulun az normal fakat çok zekalılıktan dolayı farklı görünen simalarından "uçan tenekeler"in izcisi Cevdet, bir iki tipsiz şahsa ani dayaklar attığı için akıl bimarhanesi Bakırköye götürülmüş. Bir ara bu genç yaşında en değerli varlığından mahrum kalan genci düşünerek üzüldüm. "Ya Rabbi, dedim, aklımızdan mahrum kaldıktan sonra dünya neye yarar ? Zaten sen akli melekesini kaybetmiş olanlara mes'uliyyet yüklemiyorsun ki! Demek bize verdiğin en büyük nimet; aklımız." Ondan sonra bedeni sıhhat geliyor. Ve bu iki nimeti insanlık hayrı için kullanmak. 20 Nisan 1972 CIZZ. Elini sobaya uzattığında ani bir acıyla karşılaşan bebeye, anası daha sonra elini uzatmaması gereken şeyler için de bu nidayı yükseltir.Bazı sızılar da elden gönüle sirayet eder. Zamanla gönlü bir ateşe değip de tutuşan aşıklar ferahlık menbaı ararlar. Ateşe söndürecek suya hasret çekerler. Geceleri gagasında taşıdığı meşale ile yıldızları teker teker dolaşarak yakan kuş; gönüllerdeki ateşe de bir kar parçası kondurur. "Vuslat" şiirinde Y. Kemal'in "Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez / Gül solmayı, mehtab azalıp gitmeyi bilmez." mısralarındaki, muhayyilenin desteklediği hususi manayı umumi zavallılığına düşürmemek, sembollerde bırakmak bana daha doğru gelmektedir. Şair "Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka." derken; kavuşmuş, kenetlenmiş gönüllerin zamanın üzerine çıkarak çifte kanatla fezaya yükselmelerine benzer haller, herkeste olduğu kadar benim de hislerimi zenginlendiriyor. Yine derim ki ; "Cuylar kim vardılar deryaya / Hamuş oldular." Uykum geldi benim de. 27 Nisan 1972 Ya Rab! Beni bağlayan bu zincirlerden ne zaman kurtulacağım? Ne yaptığımı bilmez bir vaziyetteyim, oyuncakları ellerinden alınmış bir çocuğu andırıyorum adeta. Öyle bir derde giriftar oldum ki halim ancak sen anlarsın.Zihni, fikri, sıhhi dertlerden sen koru Allahım. BORÇLU YARINLAR Kuş olup uçsam gitsem . Ve gönlümün; hazan yaprağı gibi titrek gönülcüğümün ilacını arasam kırda bayırda..Kurda kuşa sorsam ki deva nerede, hangi meçhul diyarlarda? Çektiğim acılardan yıkılmak tehlikesi geçiren dağlara yaslanıp bir seslensem dağ pınarlarına: "Kuruyan gözlerime yaş gönder!" diye. Delikanlılık çağımın zaman cevherini tüketiyorum habire, "Altın Beyinli Adam" hikayesindeki düşüncesiz adam gibi.Nemene şeydir bu hallerim? Ne olacak bu tepeden tırnağa yorulmuşluğum? Neler kesiyor yollarımı? Boğazıma sarılan eller kimin?.. "Ha!" deseler yıkılacakmışım gibi; ürpertiler sarıyor her bir yanımı... Loş küpünde küflenen acılarım, bilmem hangi bir zamanda ensemde tude-i ıstırap (ıstırap yığını) olacaklar? Kime ne borcum var? Allah'a kulluk borcum en başta, gerisini say gelsin! "Gel saadet gel!" diyor içimden birisi. O kadar kolaymış gibi, armut piş ağzıma düş.Kendi kendimle yarış halindeyim. Düşe kalka da olsa hedefe varma iştiyakımı kaybetmiyorum. "Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş / Gör ne var maverada ibrethiz" diyor şair.Kendi kabuğuna sinerek alemle irtibatını kesen insan olmak istemiyorum. Ama buna mukabil Türk kültürünün kaynak eserlerinin denizine dalarak enginlere doğru kulaç atmak istiyorum. İdealsiz yetişen nesillerin, karanlıkta evini arayan sarhoşun yalpalayışlarını andırır şekildeki kendini arayışları bende de var! "İçimde bin türlü keder / Senden gelir sana gider / Alnıma yazılan kader / Senden gelir sana gider" şarkısının ezgilerini, ruhumun nağmeye susamış köşelerine serpiyorum gül yağmuru gibi.Yüzüm tekrar sararıp solmaya, simam süzgünleşmeğe meyyal hal alıyor. Dünya bu işte; kimine kavun yedirir, kimine kelek. Yapayalnız olmadığını nasıl iddia edebilirsin şu yalan dünyada azizim. İnsanlara güvenmenin çok zor ve çetrefilli olduğunu bir kere daha müşahede etmenin garip ezikliği içerisindeyim. 2 Mayıs 1972 ŞAKA VE GERİSİ Şaka ve gülmeden ibaret bir muhit ve aslından kaçan ben. / Debelenip duran, ayakları istikametini şaşırmış ben, ben, ben. / Bakış nigah-ı tannaz, irtiaş-ı garam , geda-yı hususiyem. Bugün 2 Mayıs, yarın 3, 4, 5. Yıl 73 Haziran, meçhul-ı Mehdi.Bu gün neyim, yarın ne olacağım? Dün ne idim, bu gün ne oldum? Bittim ve bittikçe doldum.Evrak-ı perişan-ı hayatım.Benden beklenenler karşısındaki ezikliğim ve irademin biçare vaziyeti. Kendini bil Mehdi! Yoksa geç olacak. 2 Mayıs 1972 REALİTE Herkes kendi realitesini yaşar. İnsanların her birinin kendilerine göre hayat görüşleri bulunur. Adım atmaktan aciz bazı kimseler tekme atmaya kalkışırlar. Şuur, insanların yaşlarına göre en ziyade ihtiyaçları olan bir iradeye sahip oluştan kaynaklanır. Rahat düşünebilmenin yolu acep nereden geçer? Her insan kendisine köle gibi görünür bazen benim gözüme. Rıza Tevfik'in demesi gibi "Her kimse kendi aleminin padişahıdır." İşte ben de kendi saltanatımın sınırladığı ülkem içinde hükümranım. Oraya el ve dil uzatanlara karşı irademin sermayelerini seferber eder karşı koymağa çalışırım. Bugün 2 Mayıs Salı, umumi imtihanlara 4 hafta var ve ben hala o istikamete giden trene binmiş değilim. Hala istasyona giden topal atın koşturduğu bir faytonda kucağımda bir yığın defter, kitap uyuklamaktayım. Beni uyandıracak fiske, atları hızlandıracak kamçı nerede? 2 Mayıs 1972 KADERE İSYAN OLABİLMEZ. Faruk Nafiz'in acıma dilmaç olacak birkaç mısraını aradım da kitaptan şunlar döküldü: "Devran bana taslarla zehir sundu da birden / Ben herkese bir neş'e yarattım o zehirden. Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle, / Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle." Hüzünlenmek kolay, huzurun kolları kopuk. Acı dört dolanır çevremde, nereye dönsem yokluk, yokluk. Ayağım her yere bastıkça devrilir. Gövdem çevrilir, çevrilir, çevrilir. Yad ellerde dem çeken garib gibiyim. Yüreğim yanar, dizlerim dövünür.Şöyle bir başını kaldır Allah'ını seversen kurbanın olam. Gide gide uçuruma dayandık. Bir iten olsa sırtımızdan, yandık! Gafletimizin keyfine kandık!.. Aç gözünü ötelere, zihninin çeperlerini genişlet, kulakların derinlere uzansın, bu kuyudan sıçra, uçsuz bucaksız binbir renkli yanar döner hayata. 5 Mayıs 1972 / Cuma SABIR Her lülesi çevrildikçe içinden sabır akan pınarlardan tas tas içip alemin tatlılığını duymak, acılara tahammül etmek istiyorum. Kederlere daldıkça kendimi unutup başkalarını yaşatıyorum içimde. Garip kelimesindeki yoruma müsait esneklik kadar kendi kararsızlıklarıma ad koyamayış da ayrıca yiyor içimi.Şüphe ve huzursuzluk kurdu musallat oluvermesin bir kerre insana. Kendi bakışından bile kederlenir.Zorlayarak isteksiz yazı yazmak, kendini verememek bir mesele olursa; bir sürü tezatlar çevirir etrafı. Çember daralmağa, kalp atışları sıkılaşmağa başlar.Karar vermek herkesin elinde midir? Yoksa bazı sınırlı, şartlı muhitin emirlerine uyarak mı yaşar insan? İnsan mı? Yaşar mı, uyanacak mısın ? Sabır mı, kabir mi ?