50 Yıl Önceki Bir Üniversiteli Gencin Hatıraları Arasında…
25 Şubat 1972
DÜZEN
Dün akşam yemekten sonra aklımıza esti, yeni sahneye konulan, Yeni Komedi Tiyatrosu'ndaki "Dünyanın Düzeni" isimli bir temsile gittik. Vara gitmez olaydık. Oyuncular hasta gibiydi sanki hiç tat almadık. Rollerinin hakkını veremediler. İrlandalı fakir bir işçi ailesi etrafında bir takım meseleleri işlemişler. Mezhep ve milliyet kavgalarının arkasındaki aile dramları... Sefalet, cehalet, alkolizm, hayal kırıklığı ve neticede sırıtan gerçeğin acısı altında ezilerek hayatı yaşama metaneti...
Bu akşam da Kenter Tiyatrosu'nda temsil edilen "Sevmek İsterdim Babamı" adlı piyese gideceğiz. Hayli sınırı aştık bu piyeslere gidişte... Bir haftada hemen hemen 5 piyese gittik...Sabahleyin banyodan sonra ütü yapayım dedim cereyan kesikti, sonra yemeğe gittik. Oradan Sahaflar'a uğradık. Ucuzca 2-3 kitap aldık.
Gelecek zamanlar için tasarladığım hayallerim o kadar yüksekte ve uzakta ki onlara yetişecek enerjiyi ve şansı kendimde bulamıyorum. Ya sabır çekmekten başka ilacım yok...
25 Şubat 1972
İSTEMEK
Tatil boyunca gittiğim onuncu ve dahi sonuncu olacağını tahmin ettiğim temsil, Kenterler'deki "Sevmek İsterdim Babamı" adlı piyesti. Dekor ve fon yoktu. Sahnenin dışındaki diğer cihetler siyah bölmelerle sahne yanlarına ve arkasına açılıyordu. Işık oyunları ve masa, sandalye gibi malzemenin dışında renkli bir teferruat yoktu. Sade, az ve öz... İki perdelik bir oyun. Kuvvet ve dikkat, tipler üzerinde toplanmış. İhtiyar, kötürüm, neşeli, güleç, yumuşak tavırlı, ağır işitir, gözlüklü, bastonlu, çocuklaşmış bir anne ile egoist, cimri, güzele düşkün, kendinden bahsetmenin dışında gayesi olmayan, patavatsız, zatürreden yadigar öksürüğü ile inatçı, ihtiyar, ak saçlı, kır bıyıklı babası arasında kalan kendi halinde, sakin, ilk hanımını kaybetmiş fakat yeni biriyle evlenme hazırlığında olan bir öğretmenin ruhi sıkınıtıları içindeki sabır serüveni... Bu izah kadar karışık bir ailenin trajikomik hayat hikayesi... İki ölüm ve garib bir şekilde ferahlayan oğul...
26 Şubat 1972
DEĞİŞEREK DEVAM.
Artık evim gibi benimsediğim mavi çinili sevgili Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda bugün saat 10'da uyandım. 12'ye kadar ütü yaptım. 12'de yemeğe giderek 12 kişi gördüm. Bir tuhaf oldum. Taşkınlık yapmadım. Sadece sustum garip bir şekilde... Yemekten sonra 35 nolu etüt odasından Türkoloji etüt odasına geri gönderdik masalarımızı... Nedense değişmek içimi ferahlatıyor. Okula geldiğim ilk günden beri kim bilir kaç yer değiştirdim. Yatakhanede ilk sene 4 yer, 2. sene 3 yer, 3. sene 5 yer ve bu sene 4 yer değiştirdim. Hatırıma gelmeyen kısa değişmeler de cabası... Etüt odasında ise denemediğim yer ve köşe kalmadı gibi... Türkoloji odasının geniş ve yüksek tavanlı odası kışın soğuk olmasına rağmen sair zamanlarda çok iç açıcı ve rahat oluyor. Sebatsız bir ruh yapım mı var yoksa, anlamadım ki. Fakat içimde izahı güç kıpırdanmalar oluyor. Hakim hislerim can sıkıntısının etrafında dört dolanıyorlar. Ne yapacağımı kestiremez bir vaziyetteyim... Kırgın, gücenik, dargın, münfail, küskünüm. Dokunsalar göz pınarlarım boşalıverecek sanki...
27 Şubat 1972
DİKENLİ YOL
Dün akşam da hevesimizin rüzgarına uyarak Kadıköy Şehir Tiyatrosu'nda temsil edilen "Dikenli Yol" piyesine gittik. Gayet başarılı bir oyundu. Bilhassa kötürüm kadın rolündeki Nedret Güvenç çok oturmuş bir hava içerisinde vakayı sürüklüyordu. Sevgili rekabeti yüzünden genç kızken kız kardeşi tarafından merdivenden itilerek yürüme yeteneğini kaybeden bir kadının etrafından hırsla ve zekice, kurnazca intikam alınarak tatmin cihetine gitmesi ve fakat sonunda hüsrana uğraması bahis mevzuu idi. Piyes fikri itibariyle de hayli dolu ve düşündürücü idi. Psikolojik sıkıntılar; korku, yalnızlık, pişmanlık, intikam, çaresizlik, kurnazlık, kıskançlık, düşkünlük, sevgiye dönemeyen kin vesaire hayatta aradığını bulamamış insanların dramı...Başına gelmiş felaketlerden insan başkasını sorumlu tutarsa dünyayı kendinden gayrısına da zindan etmek ister ve buna rağmen şirin görünmeğe çabalarsa, mumu yatsıdan sonra yanmaz.
28 Şubat 1972
UYKU
İki gecedir geç yatmama rağmen uyuyamıyorum. Saat 3'lere 4'lere varıncaya kadar uyku meleğini bekliyorum. Soğuk algınlığından olacak boğazımda bir acıma, yutkunmada zorluk veren bir aksama var. Sıcağa ve bilhassa soğuğa karşı yiğitlik taslamanın ne kadar yersiz bir cüret olduğu ortadadır. Ama buna rağmen en büyük sermayemiz olan sıhhatimizi hafife almaktan da geri durmuyoruz. Bazan içimin içime sığmadığını bazan, can sıkıntısından daraldığımı, küçüldüğümü hisseder, bir türlü "iki ara"yı bulamam. Bir hafta sonra dersler de başlayacak. Bu sebeple uyku kadar derslerime de normal üstü bir gayretle çalışabilirsem ancak imtihanları kazasız, belasız atlatabilirim. Kendime çok tekrarladığım sabra ihtiyacım var.
28 Şubat 1972
KURŞUN
Beynime oturuverdi sormadan bana, bir soğuk algınlığı mikrobu.Nezle midir nedir meret, hapşırttırıp duruyor ikide bir. Sanki beynim üşüyüp donmuş da sertleşmiş, bir ağırlık çökmüş başıma. Başım ağrımıyor ve ağırlık hissediyorum. Adelelerim kasılmış bir vaziyette, hareketlerimin aksamasına sebep oluyor.
Bu gün öğleden sonra saat 15.00'te M.E.B'nin bir odasında Türkiye Edebiyat Cemiyeti'nin toplantısına katıldım. Çok zevkli bir toplantı idi. Ahmet Kabaklı, Doç.Dr. Erol Güngör, Doç.Dr. Hacıeminoğlu, Dr. Mertol Tulum, Sabahat Emir, Makbule Necdet, Mustafa Necati Karaer, Gültekin Samanoğlu gibi genç edebiyatçılarla, hocalarımızla birlikte şairler, san'atkarlar arasında Türk Edebiyatı Dergisi için yapılan tartışmalara iştirak ettik. Gelen yazılar, şiirler okundu, seçildi. Bilhassa T. Kutsi Makal ile Sabahat Emir'in hikayeleri çok güzel idi. San'atkar ruhlu insan oldukları kadar üslupları da duru bir Türkçe ile örülü idi.
29 Şubat 1972
TESADÜF
Umulmadık, beklenmedik zamanlarda insanın karşılaştığı kimseler yahut hadiselere verdiği isim, tesadüftür. Rastlamak bazan lehte, bazan da aleyhte tezahür eder. Sevilen bir insana tesadüf etmek ruhunuzu ferahlatır. Dağ dağa kavuşmaz ama insanı insana kavuşturan vesile tesadüftür. Bazı tesadüfler olur ki mesud sonlara götürür gönülleri tutuşan kumruları. Bazı şairlerin ilham perisi adını taktıkları imajlar tesadüfen hayal evinin pencerelerini tıkırdatır. Bazan ayağı merdivenin son basamağında kayıp düşen ve Rahmet-i Rahman'a kanatlanan insanın eceline bahane olan da bir tesadüf gibi görünmüyor mu? Kaybedilen çok kıymetli bir eşya umulmayan bir köşede bizi süzerse bu da mutlu bir rast geliştir. Ümit kesmemek, tesadüfe uzanmak olduğu kadar Allah'a inancın da son raddesidir. Ümit kesilmemeli. Ümit çiçeğini daima canlı tutmalı, bu sevgiye muhtaç tazelik soldurulmamalı..
1 Mart 1972
HANGİ BİRİNE
Osmanlıca vazifesini akşam yemeğine gitmeden bitirdim ve gönül rahatlığı ile yemeği yedik. Etüt odasına döndüğümde üzerimde bir hafiflik ve boşluk hissettim. Sanki yürüdüğüm köprü çökmüş ve benim ayaklarım ne suya ermiş ne de yukarda kalmıştı. İkisi arasında asılı kalmıştım. Yukarda bıyık, aşağıda sakal misali. Demek ki bir aydır beni avutan vazifelermiş. Her gün az çok meşgul ediyordu beni boş zannettiğim vakitlerde.89 sahife yazmışım ki ortalama günde 3 sayfa yazmışım demektir. Vazife bitince bir dosttan ayrılmışcasına hüzün duydum ki o dost beni varlığıyla tedirgin ediyordu. Sonra boşalan zihnimi başka hüzünler istila etti. Bir yığın mesele "Derdim çoktur, hangisine yanayım, yine tazelendi yürek yaresi" diye feryad eden saz şairine ben de benzer türkülerle eşlik etmek isterdim.
7 Mart 1972
KENDİMİZE BENZEMEK
Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek / Bizim diyarımız da binbir baharı saklar
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek / İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar
Böyle başlıyor Faruk Nafiz, "San'at" adlı soysuzlara cevap olan şiirine... Millet gerçeği Kur'an-ı Kerim'de "Biz sizleri kavim kavim yarattık. Birbirinizi sevesiniz, tanışasınız" şekline yakın bir tarzda geçiyor. Dünya üzerinde hayat görüşleri ve yaşayışları farklı çeşitli milletlerin bulunduğu aşikardır. Her bir millet kendi hayatını yaşar. Kendi gibi yaşar. Kurduğu hayat nizamı bir diğer milletten farklılıklar arz eder.
Tarih milletlerin enkazını yahut bina edilmiş haliyle abideleşmiş şahsiyetlerini kaydettiği için bizi aydınlatıyor ve diyor ki, kendi şahsiyetini ve iradesini sıhatli bir şekilde yürütemeyen milletler devletsiz kalmışlardır. Özenmek, imrenmek bir gayeye dayanırsa ve vasıta olarak kullanılırsa zarar vermez. Kendini hafife alıp gayrısına gıpta eden ve başkasının her bir şeyini kendine takmak isteyen kimse yaşıyor sayılabilir mi? Ölüdür... Zira yaradan her kula kendi hayatını yaşayıp kendi gibi ölmesini ister... Zira her kuluna sonsuz kudretinden bir misal olmak üzere küçük bir güç, "irade-i cüz'iye" ikram etmiştir...
3 Mart 1972
İNSANCIK
Kişi vardır güler de güler... Derdi dağı aşmış bi-çarelerin gönüllerinde yareler açar. Ayan beyan gülmemeli cemiyet içinde... Ola ki darda, üzüntüde biri buluna, hasta ve uyuyan kimseler sükunete ihtiyacı olanlar etrafta dört dolanmaya...
Sabahleyin banyo ve çamaşır faslını müteakip eve bir mektup yazdım. P.T.T'den de Fındıkzade durağına geçerek yemeğe gittim. Hava hayli soğuk, nezlem hala ber-devam... Yemekten sonra fazla oyalanmadan okula döndüm. Bir de ağrı peyda oldu başımda... Kendimi huzura kavuşturacak menbalar arıyorum. Nasıl etmeli de aldırmamalı onun davarına, berikinin koyununa? Ruh genişliği, tevazu, kanaatkarlık ve ölçülü bir cesaret, cürete varmayan hamleler... Muhtemel sıkıntılara beklenmedik menfiliklere karşı kendimi hazırlamam fena olmaz. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olmalı ki kaşıklar zamanla estetiğini kaybediyor... Kişiye saygı gerek...
5 Mart 1972
HAFİFLİK
Kişinin karakterinden taviz vermesi ve kaypak kimselerin derecesine inmesidir hafiflik...Herkesin kendine has davranış tarzı ve hayat telakkisi vardır. Başkalarının namına bu hususiyetlerinden vazgeçmemeli insan! Geçerse ki bu kendine güvensizliğin belirtileridir. Hayra alamet değildir. İnsan çizmeden yukarı çıkmamak şartıyla şahsiyetinin gelişmesine imkan ve vesile aramalıdır. Ezilmemeli fakat haddini bilmelidir. Utangaçlığı üzerinden silkmeli fakat yüzsüz de olmamalıdır. Bu insan denilen sır küpüne bal yerine sirke depo etmek ise onu öfkenin esaretine itmek ile aynı paralelde gibidir. Uyanıklığı açgözlülük gibi anlayıp her yere arsızca atlamak, avuçla banmaya çalışmak gibi küçülmenin kuyusuna yuvarlanıştır. Akıl ve iz'andan uzaklaşmamalı insan...
5 Mart 1972
MEMNUNİYET
Bazan hasta olup da şikayete başlayınca sıhhatın değerini ne de iyi anlarız. Tıpkı açlık çekip de tokluğun azizliğine inanan ve "karnı tok sırtı pek" insanların memnuniyet içinde olmaları gibi. Bıkmak ve üzüntüye kapılmak hoş bir şey değil... Bıkmak, herhangi bir meşguliyetten veya nesneden zevk almamaya başlamaktır ki hayatta zevksizlik kadar yavan bir duygu tasavvur edemiyorum. Üzülmeyen insan memnun tavırlarla zevk vermeli dünyasına. Zevkin de bir ölçüsü, adabı vardır. Zevk namına utanılacak, tiksinilecek aşağılıklara katlanmak insanoğlunun haddini tayin edemediği istikrarsızlıklardır. Kararlı olmak ille de belli bir kalıba girmekse bir sıvıdan farkı kalmıyor adem-zadenin. O halde kararlı olmayı teşebbüs ve rahatça hareket etmeyi temin eden irade gücünde aramalıdır.
***