50 Yıl önceki üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…

2 Aralık 1971 / Perşembe / SEVİNÇ KIRINTILARI Bugün akşama doğru Yunus Emre hakkında Prof. Mehmet Kaplan'ın vereceği konferansı dinlemek üzere birkaç arkadaş, kız-kızan Kenterler Tiyatrosu'na gittik. İçimdeki koybolmuş zannettiğim hüzün haline gelmiş duygular su yüzüne çıkıverdi. Samimiyete ve iyi niyete susamış gönlüm kana kana hisler çeşmesinin şerbetinden tad aldı. "Dost bana nazar kıldı / Taze civan oldum ben" nağmesiyle bu pınarın suladığı irem bağından güller deren Yunus'u gayet yakından feyz aldığımız hocamızdan değişik bir mekan içerisinde hayranlıkla tekrar dinledik. Sıkıcı bir mahiyet almadan tatlıca şiirlerle bitirilen konuşmadan sonra yumuşak halılara basarak tiyatro salonundan dışarı çıktık. Yağmur; davetiyesini uzattı... Şemsiyemizi almayı lüzumsuz gördüğümüzden naçar gövdemizi verdik yağmura... Koşuya benzer hızlı adımlarla şakalaşarak Taksim durağına geldik. Otobüse bindik. Sohbet ederek okula vasıl olduk. Ve de midemin birkaç saattir haykırmaktan kısılmış sesine kulak kabartan ben lokantaya giderek bir ızgara köfte, bir sütlaç, bir parça ekmek, bir suyun karşılığı beşyüzotuzbeş kuruşu ödeyerek okula döndüm ve Turgut'u aradım. Ara ki bulasın. 2 Aralık 1971 / Perşembe / GÖNÜLDEN DERLEMELER Ben garip bir insanım! İnsanlara ve hususiyle arkadaşlarıma karşı olan tavırlarımda tuhaflıklar yapmaktan kendimi alamıyorum. Kendi kendime laf anlatamamamın üzüntüsü, hele başkalarını anlayamayışımın kırıklığı ile yalpalayan hislerim arasında şaşırıp kalmışım mı ne ? Küçüksün bugün, yarın büyürsün; başıma bela; bir başı hürsün, diye kendimcilikten kaçarak yaka paça kıtır kıtır yerim gül yapraklarını reçel yapmadan önce...Ve lale şahid olsun ki, süpürülmemiş yollardan bir daha geçersem iki gözüm önüme insin! Esrükem ol asumandan, susuzem bu deryada, bıkmışam şol güruhdan gayrılar gelmez yada Mehdi Bey özüm...Azıcık aşımın, ağrısız başımın dinmez sevgisi gönüldaşımın. Ahh.. Taşa bassam iz olur yar, iz olur... Kumral saçlı, kalın başlı sapasağlam ahlaklı, müennes-i salim harf-i cerleri iyi öğrendim bugün, sene sonu imtihanında zorluk çekmem hiç olmazsa... Finten'i okumayı unuttum ama Osmanlıca ödevini yetiştirmeğe muvaffak oldum. Keşke sevinmek yerine sabırlanmağı öğrense idik değil mi ya! Milattan önce ve sonra insanlık tarihinin gözyaşları ne ummanlar doldurmuş haberimiz yok! Birbirleriyle körebe oynarcasına, rastgelenin kıyısına atlayan, aklı var kendi yok muamma insan bu güne nasıl da gelmiş. Gelmiş işte! Perdeleri atlastan, direkleri mermerden saraylar içinde keyif çatan güya asil ademlerin altında köleliğiyle iftihar eden zavallı itaatkarlar hizmette kusur etmemiş. Biri çıkamamış ki sorsun, "Neden akla mugayir şeyler yapılıyor, bizi yaratan hepimize akıl şerbetini aynı tastan içirmemiş mi? Birimiz hepimize bağlı insanlar olarak yükselmenin, sevmenin tadına barış içinde eremez miyiz?" Ereriz amma gel de külahıma anlat! 15 Şubat 1972 / BUGÜN Yarına en yakın gün; dünden durmadan uzaklaşan vefasız zaman. Ne olacaksa olsun artık, demek kolay mı? Aman ha! Böylesi daha iyi, ne ileri ne geri. İp inceldiği yerden kopmasın. Durayım kıldan ince, kılıçtan keskin Sırat'ın dünya arkadaşı talih geçidinde. Bitmesin yolculuğum bu manasızlıklar boşluğunda. Doluyum saçlarımın ucuna kadar. Beni ancak boşluklar tartar, yükü olan kaldıramaz şakaklarımdan süzülen terimi. Bazan sınırları aşamamanın mahkumluğu, mahpusluğu içinde bir karınca kadar büyüyorum, yerin kulağına dinletmek için ayak seslerimi. Fanilikten başka hiçbir şeyle bu duvar yıkılmaz. "O duvar, o duvarımız vız gelir bize vız!.." diyor ya Nazım Hikmet efendi . Bu saçma sapan, kozmopolit, karmaşık sözler işte bizim neslimizin dramı, bizi şahsiyetimizden koparan eğitim sisteminin sancıları.Tevfik Fikret haklı : "Gençler! Bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir" 18 Ocak 1972 / KAN DOLAŞIMI- FİKİR DOLAŞIMI Vücuttaki kan, hayati faaliyetlerin normal ve müspet yürüyebilmesi için nasıl mütemadiyen belirli fasılalarla akciğer yardımıyla kendini tazeleyerek, yenileyerek temizleniyorsa; beyin ağacımızın meyvesi fikir de çürümeğe yüz tutmamak için ağacın yapraklarını yenilemesi gibi kendini tazelemelidir. Her dem taze olmak, yeni olmak, eskimemek için fikir dağarcığımızı canlı tutmalı yeni gıdalarla bu cana besin temin etmeliyiz. Fikirler ve tevekkül kabiliyeti, okuma ufkunun geniş tutulmasına bağlıdır. Belirli dar hudutların ve prensiplerin kapıları açmak isteyen genişliliği içerisinde ferahlamak daha ehvendir. Bir fikre saplanıp kalmamalı, geniş bir kafa ve müsamahalılık zihniyetiyle her fikre hürmet etmeli, aklın, duygunun yahut ilmin ışığına tutmayı çok görmemelidir. Fikrin fakiri de olsa fikirdir. Hep mükemmeli beklemek insanın yaratılıştaki zahiri eksikliklerini hiçe saymak, kulak ardına atmak olur. Taze ve yeni fikirlere koşmalı... 19 Ocak 1972 / BATI MÜZİĞİNİN KAYNAĞI Avrupalının dini Hıristiyanlığın, kendine has bir müziği, ayinlerinde aryalar söylenmesini temin eden bir kilise besteleri alemi var..."Hıristiyanlık, bugünkü haliyle tahrif edilmiş asıl kitabı ve inanç sistemi kaybolmuş, değiştirilmiş bir dindir." diye bilinir. Kaynaklarda öyle yazar. Hıristiyanlıkta bir günah ile bu günahtan kurtulmak isteyiş, pişmanlık psikolojisi vardır. Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesine mani olamamış bir din cemaatinin huzursuzluğu, üzüntüsü, matemi Hıristiyanın din hayatına hakimdir. Loş ve karanlık, kanlı heykellerin ve çarmıha gerilmiş çıplak bir vücudun azabı ve hüznü Hırıstiyanın kalbinde sıkıcı bir ur gibidir. Peygamberine karşı suç işlemiş bu ümmet, daimi bir suçluluk kompleksi içindedir. Günahkardır. Mütemadiyen papazlara her günahını itiraf eder, günahını satar, sevap satın alır. Ne garip bir mantık ! İşte bu kompleks, müziklerine de korkunç bir ölüm çığlığı halinde sinivermiştir. Bir sürü günahlar işlemiş, biriktirmiş gibi sessiz, yavaş, alttan alttan başlayan nağme, birdenbire nehrin yatağından taşması yahut şelalede birden uçuruma akması gibi itiraf hüviyetine girer ve bu ruh haletinin hıçkırıkları, nağme halinde kulakları kazır. Artık nağme de denilmez buna, paslı bir demirin kırık cam parçalarını ufalamaya çalışması, eğelemesi denilebilir. Evet batının müziği dini menşe'lidir. Kilise ilahilerinin kendi psikolojisine elverişli, bize korkunç gelen siyahlığı, ruh sıkıcı ibadet tarzının bir parçasıdır. Ya bizde nasıl ? Serapa kanatlanış.. Ama kanatlanan karga değil, yarasa değil! Ya güvercin ya martı. Denizin mavisi ile göğün tozpembe derinliğinin rüyası var bizimkinde. Bizimki de dini menşeli ama, suçluluğa değil sevgiye, hasrete dayanan bir nağmeler serinliği. Kayığa binmişsin engin suların koynunda süzülüyorsun uzak yakınlara, uzağı yakın eden ruh iklimlerine. Itri alıyor gezdiriyor gül bahçelerini, Dede Efendi alıyor renge, kokuya, havaya konduruyor. Bitmesin istiyor insan, bu rüya. Ya sen şakrak insanı çosturan, ahret kadar dünya neş'esini de tattıran serhat havaları, türküler, mehterin güm güm öten yiğit davulu ? Biz işte hep buyuz; hayat-ahret milleti 22 Mayıs 1972 / KEMALE DOĞRU Olgunlaşmadan dalından koparılan meyve ağza tat vermez, tomurcuk iken dalından alınan çiçek körpesi, buruna koku vermez. Henüz dana iken çifte koşulan yavru inek de iş ve süt vermez. Her canlının kendini bulduğu, olduğu bir zaman vardır. Olmuş, olgun; olmamış ise hamdır. "Ham meyvayı kopardılar dalından / Beni ayırdılar nazlı yarimden..."diye feryad u figan eden aşık demek ister ki; ham meyva nazlı yar gibidir, kendi kendini yeni yeni bulmaktadır, aşk denen olgunluğa giden yoldadır, dalından koparılan nar gibi sevgiliden uzaklaştırılan yar da, hayatının baharını yaşamaktan men ediliyor demektir. Yaşım yirmiyi çeyrek geçiyor. Aklım iyiyi kötü seçiyor ise de kızarmış elmanın yeşil kalan tarafları gibi benim de ayağımın yere basmayan semtleri var. "Cemal gider, kemal gelir." sözünden evvel yani vaktinden evvel kemale ermek arzusunda isem sakın yanılmış olmayayım... 22 Mayıs 1972 / TÜRK BUDUNU (MİLLETİ) Milletler birbirlerinden karakteristik bir takım vasıflarla ayrılır. İngiliz'in sinsiliği, Yahudi'nin para düşkünlüğü, Alman'ın çalışkanlığı ve Fransız'ın modacılığının yanı sıra Türk'ün de mertlik, özü sözüne uyarlık, dik başlılık, açık alınlılık, sadelik, çeviklik, tatlı dillilik, gürbüzlük v.s. gibi temiz, insani hasletleri vardır. Türk; büyüğe saygılı, dinine bağlı, töresine sadıktır. Türk'e itimat eden pişman çıkmaz. Türk'ün ağzından söz bir kere çıkar. "Türk'üm dedim de kendimi ben sandım Hüda.." demekten kendini alamayan A. Hamit, Türk'ün Allah'a ne kadar yakın olmak isteyen bir karakterde yaratılmış olduğunu anlatmak ister. Türklüğe yaraşır bir karakterde olmak için onu bilmek, tanımak gerek... "Türk'ü anlamak için dinlemek gerek." "Tanrı Türk'ü korusun" sözü hayırlı bir temenni ve duadır. 24 Mayıs 1972 / KİŞİYE SAYGI Her kimsenin hayat ve hadiseler karşısındaki tavrı ve takındığı vaziyeti değişiktir. Değişik davranan ve düşünen kimseler arasındaki ayrılıklar tabiidir. Kimse kimseyi düşünce ve hareketinden ötürü, kınamak hakkına sahip değildir. Aksi halde zıt iki kuvvetin karşı karşıya gelişine şahit olunur. Buna fikri ve bedeni karşılaşma, niza etme yahut münakaşa adları verilebilir. İnsanın mantık denen doğruyu ve normali yani ortayı bulabilme melekesine sahip olması, bu tür karşılaşmaların bazan tatlıya bağlanmasına vesile olur. Lakin ekseriya bunun zıddı olmakta, tatsız itham, kınama ve küçük görmeler, kibirler, gururlar yüzünden, dargın olmaya ve küsmeye doğru gidilmektedir. Her kimse bir değerdir. Tanrının yarattığı makul olarak insani vasıflarla mücehhezdir. Ona karşı küçümser haller almak aklı ikinci plana atmaktan ileri geliyor. Çapa, 28 Mayıs 1972 / SİNİR HARBİ Öfkemi davet eden uyaranlara karşı zarara uğramamak için ne gibi tedbirler almak gerektiğini düşünüyorum da en baş köşeye irade denilen cüz'i sermayemiz yerleşiyor. Sinirlenerek, bedenimizi ve hareket serbestliğimizi zedeleyen anormal durumlar aldığında tanınmaz hale geliriz. Kendimizle savaşır gibiyizdir. Sükunet ile yaygaranın savaşı gibi... Öfke, bizde bize saldıran bir mütecaviz gibidir. İnsan meseleler ve zorluklar karşısında ciddi tavırlar alabilir ama öfkeli tavırlar alması aklını ikinci plana atmasıdır. Öfkeli kimse kalp kırmağa gayet müsait bir haletin esiri gibidir. Yürümekte ve yürürken dalgın dalgın düşünmekte olan kimsenin, tökezlemesine sebep olan, ayağına takılan taş değil, bizzat kendisidir. Zira önünü görmek onun vazifesidir. Ortaköy, 20 Eylül 1972 / NEREDEN NEREYE? Bu sayfalara tam 115 gün uzak tutmuşum kendimi. en azından 115 sayfa "ben" olamamışım defterle yüz yüze... Haziran ayında en zor imtihanlara girmişem, tatile gitmişem, geri dönmüşem. Ama bu dönüş başka dönüş... 4 sene ayağımla değmedik yer, elimle dokunmadık duvar ve bahçesinde baharla koklamadık çiçek bırakmadığım Çapa'dan Ortaköy'e sürgün dönüş... Göç, göç, göç... Tatildeki öfkelerimden sonra rahat edeceğim ve dinleneceğim bir köşe umut ederken kargaşalığın tam kucağına düştüm. Boğaz Köprüsü'nün altına... Pfizer ilaç fabrikasının yanına, kiliselerin, sinagogların arasına, motor gürültüleri, bacadan ıslık çalarak çıkan dumanlı buharlar ve çan sesleri arasına...4. kattan inip yere; tekrar bir başka binanın beşinci katına, çift ranzalarda güya uyumaya gidiyoruz. Ortaköy, 27 Eylül 1972 / OTO KONTROL Kendimle aram yine açıldı. Bağdaşamaz olduk. Ben sükuneti, ders çalışmayı, kitap okumayı, bir nevi dinlenip gelecek hakkında planlar yapmayı isterken; kendim buna karşı çıkıyor mütemadiyen gezip tozmayı, umursamazlığı, gelişigüzel yaşamayı, derbederliği isteyip tasasızlığa doğru meyilleniyorum. İkisinin arası var elbette. Fakat bu ortalayış ikinciye daha yakın gitmeli ve sonunda ilme ulaşmalı. Yoksa sıradan bir insan oğlu halinde, gençliğimi ve enerjimi boşuna tüketmiş olurum. Bu yıl öğretim yapma şartları müsait olmasa dahi "elle gelen düğün bayram" deyip sabırla katlanmam mümkün. Daha beterlerini düşünüp içimi rahat tutup bu günümü dünden ileriye götürmem zor bir şey değil. Çünkü hürriyetlerime mani olan beni tutup engelleyen yok...O halde dünlerden ileri gitmenin temelini atıp yarını yükseltmeli. Ortaköy, 27 Eylül 1972 / ZORA KOŞU VE HIRS Ömrümün parça parça harcanışını hızlandırıyorum. Ne yaptığımı bilmiyor bir haldeyim. "Haydi gidelim"diyenin ve derbeder, keyfe düşkün nefsimin esiri gibiyim. Halbuki insanın nefsine hakim, iradesine esir olması uygun düşer. Ben aksini yapıyorum. İrademin hakimiyetini nefsime esaret vasıtası olarak kullanıyorum. Evden okula döneli 25 gün yani bir aya yakın bir zaman olmasına rağmen, müspet çok az şey yaptım. Toplasam 3 günü geçmez. Geri kalan günleri yerde bulmuşcasına harcadım. Halbuki insan yerde bulduğu şeyin bile sahibini arar. Kaldı ki ben kendimi korumakla mükellef bir fani emanetçiyim. Bana Allah'tan emanet olan ve tekrar geri verilecek olan ruhumu ve bedenimi tesadüflerin elinde inletiyorum. İlerde ellerim, ayaklarım, dilim, uzuvlarım ruz-ı cezada aleyhimde şahitlik ederse vicdanım ne diyecek? 14 Ekim 1972 / Cuma / İYİYE HASRET Ne yapacağını kestiren, attığı adımın nereye yöneldiğini hesaplamış olan, ne iyidir. Ben iyi değilim bu bakımdan. Bilhassa bu günlerde. Beni mecburi çalışmaya sevk edecek sebepler yok. Kendi iradeyim emrindeyim. Fakat bu irade niçin zayıf olsun ki ? Sağlam ve belirli işler yapmıyorum. Hislerin itişiyle, alışkanlıkların önüne düşmüş itirazsız, sakin, monoton hayatımı yaşıyorum. Değişmem, kendime gelmem lazım.Yeni gelişmelerle kendimi daima terbiye ederek, yenileyerek toparlanmalıyım. İnsanlara karşı davranışlarımda, konuşmalarımda daha olgun ve sebatlı olarak. Tabiiliğimi kaybetmeden. Her görüştüğüm kimseyi ölçüp biçerek, bir takım neticelere ve ruhi karlara ulaşarak...Zihni dinç ve işlek tutarak. Zamana, insanlara, cemiyete, devlete ve dünyaya ilgiyi sürdürerek. Hayatın zevki kadar, ıstırabını da tadarak. Yazarak planı tasarlanmış şiir, hikaye ve fikri yazı denemeleri yaparak. Her gün daha iyiye. DEDE EFENDİ KONSERİ, Kasım 1972 Tam gününü hatırlamıyorum. Doç.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu hocamız Kenterler Tiyatrosunda Türk Müziği Konseri olduğunu, Batı müzikçisi Suna Kan'ın küçümseyen yorumlarına mukabele olsun diye biz gençlerin Türk müziğine sahip çıkmamız gerektiğine dair yorumlar yaptı. Tabi ki etkilendik ve belirtilen günün akşamı konsere gittik. Çok beğendik. Hele İhsan Özgen'in kemençe taksimi aklımı başımdan aldı. Yanımdaki arkadaşımın "Türk olduğumla ne kadar gururlansam azdır." sözünü hafızama nakşettim. KERKÜKLÜLER GECESİ, Kasım 1972 Yine bu günlerde bir akşam Taksim'e yakın Şan Sinemasındaki Kerküklülerin ağırlıkta olduğu muhteşem konsere gittim. Türk müziği, sazıyla, sözüyle, icracılarıyla dünyanın en zengin, en şen ve en hüzünlü musiki alemidir. "Türk'ü anlamak için türkü / Türk'ü dinlemek gerek."