Hüzünlü ağıtlarla gelir Eylüller.

Sararıp solan yapraklar değildir sadece içimizi burkan. Düşen ilk yağmurlarla birlikte üşüten bir rüzgar ürpertir içimizi. İlkbahar ne kadar dinginse bütün renkleriyle, sonbahar bir o kadar yorgun, bir o kadar bedbindir. Sonbahar ayrılıkların mevsimidir. Her ayrılık bir vuslata gebedir aslında. Belki bu nedenle, en vurucu güfteler, en damar şarkılar Eylül patentlidir. Ressamların mevsimidir sonbahar. İstersen sen de aç şövaleni, al karşına tuvalini, gözyaşlarıyla karıştır paletindeki duyguları. İster Evren'e lanetini yükle fırçana, istersen gel beraber ağlayalım için için. Sabrına, metanetine güvenebiliyorsan sen deneyebilirsin bunu. Ama beni mecalsiz bırakıyor Eylüller. Darağaçlarından yükselen ve arşı titreten sessiz çığlıklar kuşatıyor tüm benliğimi. Beyaz kanatlı kuşların öptüğü ve dualarla yıkanmış sabah ezanlarının şehadetlerine ağıtlar yaktığı o gencecik yiğitler geliyor rüyalarıma. Karanlık adamların, kara kalemleriyle kararttıkları ve çürüttükleri hayatların, o gül yüzlülerin mahşerdeki intikamının tanığı olsun bu yazı. Bu gençleri yakanların , ocaklarına ateş düşüren kararları verenlerin de ahiretleri zindan olsun. 12 Eylül tarihimizde bir kara lekedir,demokrasiye vurulmuş bir darbedir. Emperyalistlerin amacı; kardeşi kardeşe düşürerek bir iç savaş çıkarmak,Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalayarak Türkleri Anadolu'dan söküp atmaktı. Sağ sol, ülkücü devrimci ,Alevi Sünni..Herkes birbirine düşman edilmiş, hedef gözetmeden herkes birbirine ateş ediyor, herkes karşı taraftakini vatan hainliği ile suçluyordu. Binlerce insan, faili meçhul pusuların kahpe tuzaklarında birer birer, bazen de toplu halde katledildiler acımasızca. OHAL ilan edilmesine rağmen sivil iktidarın önleyemediği terör eylemleri ve kanlı cinayetler ne hikmetse 12 Eylül sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin darbesiyle bir anda bıçak gibi kesilivermişti. Darbeyi yapan generaller için ABD ve CIA "bizim çocuklar bunlar." diyordu. Yani; " telaşa gerek yok." Sonrasını biliyorsunuz. O apoletli çocukların emirleri demirleri kesti, işkencelere taş duvarlar, beton zeminler bile dayanamazken o gencecik ülkü devleri; "Vatanım, ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun" diyerek kan tükürmüş, işkencede can vermiş yine de devletinden davacı olmamıştı. Ama zalimler bir sağdan, bir soldan diyerek adeta idam garantili sehpalar hazırlamışlar, vicdanlarının bozuk terazilerinde düzmece denge kararlarıyla onlarca gencin hayatlarını söndürmüşlerdi. Ben sağ sol ayırımı yapmadan söylüyorum bunları. Rutubetli zindanların, soğuk taş duvarların, insafsız ve merhametsiz postalların, imansız copların , havasız ve ışıksız odaların kodesinde kardeş oldular onlar. Hür vatan ve tam bağımsız Türkiye idealinin günahıyla sevabıyla, baş eğmez, diz çökmez kuvvacılarıydı o gençler. Metotları ,stratejileri, mücadele metaforları, önerileri farklı da olsa davası için ölümlerle eğlenen tunç yürekli adamlardı. Her mevsim güzeldir de Eylül'lere katran döktü cuntacılar. Selalar mahzun, ezanlar yanıktı kuşluk vaktinde.Yağlı urganlar bile ürperdi o temiz bedenlere değdiğinde, sehpa paramparça oldu utancından. Turnalar tuttu matemini o garip anaların. Darağaçlarında kefenlerin sarmaladığı o gencecik fidanlar, o sıcacık bedenlerdir içimi dağlayan. Kimler mi onlar, söylemezsem ihanet sayarım . Ahmet Kerse, Ali Bülent Orkan, Cengiz Baktemur, Cevdet Karakaş, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, İsmet Şahin, Mustafa Pehlivanoğlu ve Selçuk Duracık. Her biri için destanlar yazılabilir. Bazılarınızın,sen sadece ülkücü şehitleri yazmışsın diye mırıldandığını duyar gibi oldum. Evet öyle yaptım.Çünkü sol ve devrimci cenah kendi ölülerini kutsamada zaten çok mahir. Onların ağıtlarına da gönlümde yer var. Ama onlar hiçbir yayınlarında ve etkinliklerinde ideolojik taassuplarından vazgeçip ülkücü ve milliyetçi şehitlerimizin hatıralarına saygı göstermiyor, isimlerini anmıyorlar. Hiç olmazsa vatanseverlerin tek bilek, tek yürek olduğu bu günlerde birbirimizi ayrıştırmayalım. Ben denge sağlansın diye sadece unutulanları yazmaya çalıştım. Onları unutmadık, unutturmayacağız. Çünkü unutmak ihanettir. Elbette kandırılmış, gizli servislerin maşası olmuş, suça bulaşmış gençler de vardı o yılların kaotik ortamında. Adil bir yargılamaya ve adaleti incitmeyecek kararlara kimsenin itirazı olamaz, eyvallah. Ama darbelerle demokrasiyi yok ederseniz, yargıyı işkencenin bir aparatı haline getirirseniz tarih sizin yüzünüze tükürür. İşkence bir insanlık suçudur. İşkence nedir biliyor musunuz? "İşkence; ademoğlundan ölümü bile esirgemektir." diyor Ömer Lütfi Mete. Zalimler, binlerce gencimize yaşattılar bu acıları. O nedenle ben de her 12 Eylül geldiğinde " Zalimler için, yaşasın cehennem !" diyorum.