50 yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…

10-11 Şubat 1972 / SUNTURLU Azizim defter ! Önünde diz çökecektim ama sandalyeye oturup hesap vermek daha kolayca... Saat yirmidördü altı geçiyor. Her halde yazı bitinceye kadar bire doğru gider... "Ben Kral Kızıyım" isimli Yeni Komedi Şehir Tiyatrosundaki bir temsile gittim bu gece dokuzda. Fena değildi ama her yerde olduğu gibi gayri milli, hümanist düşüncelerin serpildiği bir eserdi. İşlenen fikir, halden hoşnut olmak, fazla yükseklere göz koyup bulutlarda, rüya alemlerinde geziniyormuş gibi hayalperest olmamak vesaire vesaire... Ve de asaletle alay ediliyor. Daha doğrusu saltanatla, vesayetle. Hareketler, figürler tabii ve gözü besleyici bir ustalıkta fakat konuşmalarla davranışlar arasındaki, içindeki bir takım bizi sarmaz, soğuk yabancılıklardan üşüyor insan! Sinyorina, Mazeletti, Kovçanina . gibi İspanyol-İtalyan-Fransız dillerini andıran- zaten asılları Latince ne ki, faslı ne olsun- aslı faslı gavur işte canım, mendeburların! Fakat insan olarak yaşadıkları hayatı merak etmemek mümkün değil. Sabahleyin banyodan ve mutad temizlikten sonra yatakhanede Azeri Türkçesiyle ilgili yeni kitaptan şöyle 10 sayfa kadar okuyup yemeğe gittim. 13.30'a doğru okula döndüm. Fakat yemekten olacak üzerime bir ağırlık çöktü. Aldım radyoyu başucuma, yukarda bir saat kadar uzandım. Kalktım, aynı kitaptan 5 sayfa kadar daha okuduktan sonra aşağı inip iki tam sayfa Osmanlıca yazdım. Sonra yemeğe inip peksimetimi yedim. Oburane bir aceleyle soğanla nohut ve pilavı malum kalitedeki besini, mideye yolladım. Kabaklı Hoca'yı görmek üzere Tercüman'a gittim, yoktu. Oradan bir otobüse- şey otobüse değil- oradan yayan kitapçıları seyrede ede Sirkeci'ye indim. Sonracıma Ç.Tepe yazılı bir otobüse atladım fakat luzumundan fazla gittiğim için ta Şişli'nin yukarılarının da ötesindeki S.Enstitüsü durağında inerek karşıya geçtim. Bir Taksim otobüsüne inip Pangaltı'da indim. Kenter Tiyatrosuna baktım. Hoşuma gitmedi. Harbiye Tiyatrosu'na gittim, talebe günü değilmiş. Ve ben haftaya talebe günü için bir bilet aldım "Anna Karenina"ya. Oradan yaya İstiklal Caddesi'nin ortalarında sağ cenahtaki Yeni Komedi Tiyatrosu'na bir bilet alıp girdim. Tiyatrolar, sinemalardan daha tatmin edici oluyor nedense? Nedeni var mı? Ortada işte! Tiyatro canlı ve hazırlığı ciddi bir müessese, sinema ise gözboyayıcı, nadiren güzel filmler gösteren bir para tuzağı ama her ikisinin de mutlaka müspet veya menfi istisnaları vardır elbette. Zira insan yapısı... Kusurlu olmak insanlığın ve ademoğlunun en sunturlu hususiyetlerinden. Kusursuz olan bir Allah! 11 Şubat 1972 / YEİS VE ZEHİR Bugün de geçiverdi bir solukta. Sabah kahvaltısına gitmeyip aşağıda kaymaklı bisküvi ve çift oraletle kuşluk yemeğini halletmiş oldum. Yukarıda dersin başına oturduğumda saat 9'u almış gidiyordu. Fakat önce hikayelere devam ettim. Sonra iki sayfa yazıp yemeğe T. Emeksiz' e gittim. Yemekte beni görüp tanıyan İzmir'den ilkokul 2' den arkadaşım ve akrabamın oğlu Yüksel Par yanıma geldi, konuştuk. Bir devre kaybettiğini ve bir sene önce İzmir'e döndüğünü söyledi. Sahaflar'a beraber gittik. Bir türlü kitap aldıramadım ona. Alışkanlık edinmemiş. Kardeşinin kitap bilhassa roman istediğini söylüyor fakat eli cebine gitmiyordu. Sonra ertesi gün gideceğini söyleyip hazırlık yapacağını ilave etti vedalaştık. Okula döndüm Necip Fazıl'ın "Hikayelerim" ini bitirdim. Çoktan beri iki üç günde bir kitap bitiriyorum. Ha evet bir ay kadar evvel de "Bir Devin Düşüşü"nü bitirmiştim. Akşam yemeğinden sonra bir yere gitmeye niyetlendim vazgeçtim. Gazi ile kantinde bir saat kadar oturup sohbet ettik. Şahsiyetli ve terbiyece asil bir gençtir kendisi.Sonra dolaba gidip torba kağıdında kalan son elmayı da "elmayı say, armudu soy da ye" sözü hilafına soyarak yedim.Yukarı çıktım bir sıkıntıdır aldı zihnimi.Masayı ters çevirdim.Daha dün adamakıllı yıkanmama rağmen sırtım ve boynum, sıkıntıdan olacak, ağrıyor, can sıkıntımı daha da arttırıyordu. Ayağımı acıtan ayakkabımsı iskarpine benzer potin kunduranın iç tokasını makasla kestim, rahatladım. Neşem yerine geldi. Lavaboya gittim, saçlarımı taradım. Ayna ile anlaştım, buruk gülümseyişime güldüm, kahkahaya az kalmıştı ki içeri birinin girmesi ile ben çıktım. Bir sayfa daha yazdım. Fakat zorla! Canım istemiyor yazmayı. Bu yazıdan bile bıkıyorum. Ama kendi kendime konuşmak hoşuma da gitmiyor değil hani! Uykumu hayli ihmal ediyorum. Dışardan biraz evvel aldığım inek mahsulü ak mayiyi içtim. Saat 24'e yaklaşıyor. Radyo gece müziği dediği kilise senfonilerini kulaklara tıkıyor. Masamda ve duvarlardaki resimler adeta uyukluyorlar bu el ayak çekilmiş sessizlikte: "Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık / Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar / Bu gece yarısında iki kişi uyanık / Biri benim biri de uzayan ... kaldırımlar" da destek olur. Istıraplar desek daha da sarar beni. "İçimde damla damla bir korku birikiyor" ..."Gündüzler size kalsın verin karanlıkları" "Sükut gibi kimsesiz çığlık gibi hürsünüz" "Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım." gibi N. Fazıl' ın derin ve manalı karanlık mısraları tınladı zihnimde. Muhayyelem dalgalandı. Yarın Cumartesi ne yapmalı? Herhalde ütü yapıp birkaç sayfa daha yazacak ve hiçbir yere gitmemeye çalışacağım. Radyonun yayını bitti. Benim kalemin içi bitmedi. Son damlasına kadar dayanmaya niyetli galiba. Bestesi güftesine rakip özgürlük marşımız çalındı. Nerde o sözlerdeki vakar ve mehter havalarına layık oturaklı ses. Nerede bu gavurun giydirdiği dar elbise gibi Avrupai beste. Ne kadar her şeyimize el atılmış ya Rabbi! Sen bu millete zeval verme ki ; ileride kuracağı devletin itibarını yükseltecek fikir ve iş kahramanlarını sinesinden çıkarıp devlete dayanak olsun. Yoksa halimiz duman. Senelerden beri bir arpa boyu bile kendimizi geçemiyor, kendimizden geçiyoruz. 12 Şubat 1972 / TRAMPLEN, TRAPEZ, OPERA Ne mi, bu gavurcalar ? Sinemamıza, tiyatromuza musallat olan kelimeler. Öğleden sonra "Sirk Şampiyonları" diye bir filme gittim. Sirke gitmiş gibi oldum. Hem bu filmde 16 tane dünyanın en meşhur sirklerinden seçme sanatkarlar vardı. Atı terbiye edip yatağa yatırıp ayağıyla üstüne yorgan çektiren, fille kaplanı dost edip filin üzerine kaplanı çıkaran, aslanın ağzına kendi kafasını daldırıp sağ salim çıkaran, hayvan terbiyesinin sanatını yapan trapezciler, kelimeye sığmayacak şekilde cesurluk ve atletikliğin en iyi kıvamda birleştiği hareketler, sonra palyaçoların güldürmek için girdiği kılıklar. Bizdeki Karagöz Hacivat onlarda palyaço adını almış. Kral soytarısı tipi de buna benziyor. Bir de toplarla oynayan bir adam vardı ki ; hayret-efzanın ta kendisi. İnsan iradesi, sabrı ve sinir kontrolu birleşmiş, kabiliyet denen mücerret nesne ile yoğrularak ağızları ve gözleri açıkta bırakan hünerler ortaya koyuyor. O ne kabiliyettir hayret!... Hakikaten insan, daima hudutları zorlayan, imkansız görüneni başarmaya çalışan bir yaratık. Fikret'in "Takdis edin: Beşer!" sözündeki mana, pek de mübalağa sayılmaz hani.Neyse sinemadan çıktım, geldim; akşam yemeğine kadar 3-4 sayfa vazifeye devam ettim. Sonra akıllanası kafamın estiği opera için Taksim'e gittim. Arkalarda yer vardı. Beş kağıt verip setten bir bilet aldım, girdim "Madam Buterfly" operasına. Adı batsın, opera gibi! Operanın kendisinden daha ilgi çekici olan seyircilerin kendisi ! Perde aralarında operadan daha hususi bir dikkatle bu ruhu gıcık mahlukatı tepeden tırnağa içimden gülerek süzüyorum. Ne kıyafetler efenim, ne kostümler. Neler, neler.Yaşı bulmuş 50'yi, 60'a yolcu kadıncıklardaki makyajı ve aşırı süslenmeyi bir görmeyin ! Eh gençler zaten malum: Binbir çeşit, binbir surat, yapmacık, gıcık, ufacık, turşucuk. İçlerinde: giydiği yakışan, sade, asil görünüşlü, masum tipler ve terbiyeliler de var ama içlerini Allah bilir? Hangimizinkini O bilmiyor ki ? Biz ancak tahmin eder de konuşabiliriz. Anadolu'nun hayatı nire, burası nire ? Efendime söyleyim. Opera denilen zıkkım başladı. Ben pür-merak dikeldim; başımı sahneye yönelttim ama bu başlangıç iki saat beni sabırla öğüttü durdu. Operaymış! Laflarından zerre kadar bir şey anlaşılmıyor. Hareketler desen, heykelle yek-ahenk! Operaymış1 Neymiş? Mişmiş pişmemiş! Mazur görün kalem ü defter nesneler ! Çok kızdım operaya! Sahnenin dekorun ve kıyafetlerin biçimliliği olmasa hiç değmez. Arada bir güzel nağmeler, başarılı ışıklandırma içi ferahlatıyor da hayıflanmaktan kurtuluyorsun. Operet yarı müzikli olduğu için daha bir canlı ve anlaşılır oluyor. Bu yüzden galiba operaya ilk ve son gidişim bu! Operet veya müzikal oyun olursa amenna! Operanın vak'ası Japonya'da geçiyor. Bir Amerikan hariciyecisi ile bir Japon kızı arasındaki manası ve başlangıcı anlaşılmayan fakat Amerikalının ihaneti ve kızın intiharı ile biten melankolik bir aşk. Konuşmalar serapa müzikli. Bağırmalar, çığlıklar, ağlamalar, gülmeler dahi öyle. Yani düpedüz sun'i. Hayatın kendisini değil de müziği hayatın ta kendisi haline getiren aşırı müziklere aşina olanlara zevk verebilecek bir tiyatro nev'i. Elhasılı yine geç yatıyorum bu gece, saat 1'e geliyor. Koridordan da nöbetçi bekçinin öksürüğü geliyor. Işığı söndürmeye geliyor olmalı. Fakat ben de sayfanın sonunu getirmek istiyor olmalıyım ki tınmıyorum bile yerimden. Bazan fazla yorduğum için zihnimi ve bedenimi; kendime kızıyor ve üzüntüye gark oluyorum. Bende müthiş bir bilme ve sebat edememe ihtirası var. Bir şeye kapıldım mı zor kurtuluyorum ondan. Alıp götürüyor beni hırpalıyor hırpalıyor bırakıyor bir köşeye. Sonra normale dönebiliyorum. Kitap ihtirasından sonra bir de sinema, tiyatro, müzikal oyuna müptela oldum. Allah hayra yora. 13 Şubat 1972 / GECE KUŞU Bu günlerde çok geç yatıyorum. Yorgun argın yatağa bir tüy yastık gibi düşüyorum halsiz, mecalsiz.Aklıma koyduğumu imkan mertebesinde inatla yapmaya çalışırım. Osmanlıca vazifesinin mühim birinci kısmı bitti sayılır. Geriye kalanı da sabırla yapmaya çalışmalı. Sertifika imtihanlarını kendi kafama ve Ferhad'ın tavsiyesini dikkate alarak üçe ayırdım. Önce diller, sonra edebiyatlar ve en son yahut arada da tarih sertifika sınavlarına girmeyi düşünüyorum. Hepsinden iyi yetişerek parlak bir imtihanla atlamak daha makul görünüyor. Fikir değiştirmezsem öyle yapacağım. Bugün öğleden sonra Fatih tiyatrosunda son defa temsil edilen "Katip Çıkmazı"na gitmek niyetiyle çıktım, bilet kalmamış. Oradan bi-karar adımlarla Hıfzıssıhha'nın yanından giderek ilerde sağa döndüm, Vefa Lisesi'nin önünden Şehzadebaşı'na çıktım ve çift yabancı film oynayan Gündeş Sineması'na girdim. "Aklını Arayan Adam" ve "Denizdeki Ceset" Her ikisi de teknik ve çekim itibarı ile başarılı film idiler, yalnız sinemanın kendisi çok karışık ve planı dağınıktı; aradığını bulamıyorsun bir sürü kapı var, mola, istirahat salonu daracık, bozuk planlı bir sinema. Sinemadan yarım ağrılı bir kafa ile 7'ye doğru çıktıktan sonra okulda yemek bulamayacağımı düşünerek sıra sıra küçük lokantalardan ismi "Yıldız" olanına girdim. Bir yoğurtlu ıspanakla, pilav yeyip 4 lirayı ödedikten sonra çıktım, karşıki duraktan Fatih-Beşiktaş treloybüsüne bindim. 8'e doğru Şişli'den Taksim-Florya otobüsüne binerek 8.15 (20.15)te Çapa'da elimde bir kilo portakal bulunan torba kağıdıyla indim. Portakalın birini tenha otobüste yemiştim. Kalan dört taneyi de dolaba koyarak yukarı çıktım. Pardesü ve şemsiyeli elbise dolabı, nam-ı diğer gardroba koyduktan sonra pantolonun paçaları ve ayakkabıları kendilerine mahsus fırçaları ile tımar etikten ve radyoyu aldıktan sonra sınıfa indim. Osmanlıca dikte kısmını bitirmek kararıyla kalemi ele aldım ve 24'te bitti. Bu arada yukarı çıkıp yarım saat kadar uzandım ve hal-ı zafımı tahlil ettim. Yarın banyo ve ütü yapıp biraz daha istirahata ve plana meyleder şekilde hareketlerimi ayarlayacağım. Zaten bu günlerde bizim Turgut ile Vahdet de gelir. Kıymetleri uzaktayken artıyor. Ama bu yaşlarda yalnız olmanın da kendine has ve hür, garib bir havası var. Öksüz, garib ve tehi. 14 Şubat 1972 / ACI Bugün akşam saat 21.30'a doğru Vahdettin geldi. Adeta oda ısındı. Önümdeki şiir kitabına dalmıştım. Ayaklarım önümdeki sandalyeye boylu boyunca uzanık pencereye doğru şiir okuyordum. "Galh ôlum galh!" diye bir aşina nida işittim. Fakat kulak asmadım. Hafif bir dalgalanma daha duydum odada; döndüm baktım, hafif afalladım. Allah Allah! Tarsus'taki çocuğun ne işi var burada? Yoksa ben mi Tarsus'tayım? Sonra mantığımı davet ederek taze misafiri kucakladım. Çocuk kimbilir ne düşündü hafif soğuk karşılamadan? Bilmiyor ki ben ne gayyalar içinde debeleniyorum da hissettirmemeye çalışıyorum. Nerden bilecek Ben sanki biliyor muyum onun içindekileri ? Ne gezer? Yüzü canlanmış ve biraz da toparlanmış. Beni zayıf gördüğünü söyledi. İyi ki söyledi. Zira artık bu türlü sözlerle moralim bozulmuyor bilakis kendime geliyor ve sıhhatime dikkat ediyorum. Bir nevi ikaz gibi geliyor bu kanaatler bana?... Bir koca kutu baklava getirmiş dört yıllık arkadaşım "Gonyalı garga çavuş!" Niye zahmet ettiğini söylediğimde bir de al ruhsar gibi elma tutuşturdu elime ve torbasıyla getirdiği bulgurdan 125F'ye yemek yaptıracağını ilave etti. Bugün sabah öğleye kadar banyo ve çamaşırla uğraştım, tıraş oldum. İşim bitince yemek için çıkarken kapıda Ferhad, Sedat'ın gelip beni içerde aradığını söylemesiyle geri döndüm ve koşarak içeri daldım. Kantine indim merdivende birbirimizi ararken karşılaştık. Sarmaştık. Sedat'ın bambaşka bir samimiyet havası var. Terbiyesi itibariyle temiz bir Müslüman-Türk çocuğu. Beraber çıktık ve konuşarak yemeğe gittik. Yemekten sonra o cananının yanına Fakülteye, ben de müptela-i derd-i aşina olduğum cananım kitaplar mahallesi Sahaflar'dan geçerek Bayezid'den tesadüfen afişini gördüğüm Topkapı Sur Sineması'na gitmek üzere Pazar-Tekke durağında indim. 14.15' te Çapa'dan diğer arkadaşlarla ayrılınca reklamı yapılan "5 ödüllü" komünist Yılmaz'ın filmi "Acı" yı hiç beğenmeyerek, ödül kazanmadaki hikmetini, öküz altında buzağı arar gibi, sahnelerinde boşuna aradık. Çanında, çıngırağında gözümüzü istismarın yılanı ısırdı. Ömür teknemizden birkaç saatlik hamuru kopardı, ziyan fırınına ebediyyen attı. Okulda ütü de yaptıktan sonra yemeğe gittim. Yemekten sonra da rahat durmayarak tiyatroya gitmek için çıktım. Fatih Tiyatrosu kapalıydı. Otobüsten onu ışıksız görünce inmedim. Galatasaray durağında inerek pardesüsüz vaziyette, pardesülü kalabalık içinde ellerim pantolon cebinde yayvan yayvan İstiklal Caddesi'nde ilerlemeğe başladım. Girmek için hiçbir yer beğenmeyerek durağa gittim hazır otobüse atlayarak oturdum, tiyatroda arada okumak üzere aldığım İ. Minnetoğlu'nun şiir kitabını açtım. Haseki durağında indim. Yakınlardaki şekerci dükkanından küçük ve cazip naylon torbalar içinde bir nane ile bir renkli şeker alarak yayan okula döndüm. Şekerleri emre hazır kutularına koyarak birkaçını yedim, oturdum şiir kitabını bitirmek için; daldım. Ve bu arada da Vahdettin geldi. Yarın sabah da Sedat gelecek. Ve ben yarından itibaren istikrarlı bir dinlenme ve çalışma devresine gireceğim. Sonra yegane-i cihan, pür-mübalağa-vakar, dertmendim Turgut Bey biraderim gelecek ve tenha dünyama enis olacak.