50 YIL  ÖNCEKİ BİR ÜNİVERSİTELİ GENCİN DEVRÂN İLE SÖYLEŞMELERİ…

3 Aralık 1971 / Cuma HÜRMÜZ Okula yakın Fındıkzade'deki Sayanora Sineması'nda gösterilen "Yedi Kocalı Hürmüz" filmi hayli zevklendirdi beni... Eski hayatımızın o zarif ve yumuşacık, gönüllere ferahlık veren rüya dekoru içinde çevrilen film komedinin hakkını fazlasıyla verdi. "Haddeden çekilmiş nezaket yal ü bal olmuş sana" benzeri mısralarla yüklü uçuşan musiki nağmelerinin arasından muhayyilem maziye uzandı. Tanzimat devri İstanbul hayatını komik taraflarıyla, sevda oyunlarını katarak veren başarı ile çevrilmiş film, beğenilmeyi doğrusu hakediyor. Hanım giyimlerindeki zarif ve haya duygusuna uygun tesettürlü esvaplar içerisinde ne kadar da saygıya layık oluyor kadınlar...Hele o güzel adetler, asırların taşıdığı terbiye, geleneklerimiz, adab ve erkanına uygun yaşamayı telkin eden hayat nizamı...Bütün bunlar hep komedinin arkasından seziliyor. Dekorda, kostümlerde, konuşmalardaki, hitaplardaki tatlı havada, duvarda çerçevelenmiş besmele-i şerifte, evlerin cumbalarında, sofradaki nakışlı tahta kaşıkta, duvarda asıl tanburda, kapının kenarındaki ibrik ve leğende, rahlenin üzerindeki kutsal kitapta elhasıl bizim olan her şey ta kendisi olarak gözlerime tebessüm ediyordu. Hey gidi mazi hey... 7 Aralık 1971 / DİDİŞME Hislerimle mantığım didişir durur... Ben ikisi arasında adeta seyirci gibiyim. Mantığımın hakimiyetini temin etmek için birtakım ilkeler tespit etmem icab edecek diye düşündüm. Rahat bir zihni çalışma içerisinde, zamanı kendi menfaatime göre işletmeliyim ki bugünüm dünden ilerde olsun. Bir ruh huzuru içerisinde sıkıntılarımı kendime saklayarak, kendim tedavi etmeğe çalışarak, gayrısına dert yanmadan hem vakti boşa harcamamış hem de üzüntülerimle başkasını da rahatsız etmemiş olurum. Çevremle münasebetimde daima güleryüzlü ve neşeli görünmeğe çalışmalıyım. Şakalarda, sohbetlerde ve münakaşalarda daima belli bir hudut koyup, o sınırın ötesine geçmemeğe çalışmalıyım. Ufak tefek davranışları arkadaşlık arasında mesele yapmayıp hoş karşılama prensibine adapte etmeliyim. Yerine göre resmi, şakacı; yerine göre de ciddi fakat yumuşak olmayı bilmeliyim ki, insan kalplerinde çizikler açmayayım, incitmeyeyim Muaşeret adı verilen görgü kaidelerini katı uygulamalardan ziyade kibar ve zarif bir insana yakışacak şekilde uyanık tavırlarda uygulamalıyım. Uygun gelmeyecek, anormal, haddi aşan hareket ve tavırları ya susmakla ya orayı terk etmekle ya da elverişli cevapla bertaraf etmeğe çalışmalıyım. Alınganlık, moral çöküntüsü, aniden gelen sıkıntılar, kızgınlıklar, üzüntüler karşısında dayanıklı bir moral ve ruh yapısı ile karşı durmalıyım. Birkaç kişi arasında konuşurken rahat tavırlarla, sıkılmadan, ölçülü bir şekilde yapmacığa kaçmadan meramımı anlatmalı, "Acaba tesiri nedir ?"diye de lüzumsuz heyecan ve telaşlara kapılmamalıyım. Elhasılı, sakin ve sabırlı bir şekilde günlerimi geçirmeli, sıkıntıya yol açan yolum üzerindeki çakılları teker teker kenara itip ilerlemeliyim. Belli konular üzerinde tertipli çalışmalar yapıp, plan ve taslaklarını kağıtlara yazmak suretiyle ilerde istifade edebilecek bir hüviyet vermeliyim onlara. 12 Aralık 1971 / HAYAL KAYIĞINDA Başımın sağ üst köşesinde yarımca ağrı... Önümde ders defterleri, sağımda yorgun gözlüğüm ve sere serpe kitaplar, yanda solda susturulmuş şom ağızlı radyocuk ve daha neler neler... Karşımdaki okuma tahtasına dalıverdi gözlerim, atide oynayan bir filmi seyre koyulmuşum ve elim şakağımda.Hayal bu! Olmazı mümkün kılar. Zamanı mekanı bir kenara itip uçuruverir güvercinin ak kanadında Kaf Dağı'nın ardındaki devlerin beklediği altın saraylara... 31 Aralık 1971 / GEÇEN BİR SENENİN MUHASEBESİ Bir takvim başlangıcı 1 Ocaktan bir gün evvel güya geride bıraktığımız, el sallayarak uğurladığımız senenin son ayının son gününde eğlenme ihtiraslarıyla kuduran bürokrat ve şuursuzlardan ayrı ders masamın başında Turgut'la başbaşayız. Samimi, hislerde aldanan insanların tedbirli tavrı içerisinde yalan dünyanın zevklerine boyun eğmeden normal ve sakin mutad günlerimiz arasında bu gün de geçiyor. Şahsi üzüntülerimi kendime lüzumundan fazla dert ederek, edinerek, bedenen ve ruhen zaafa uğramaktayım. Zaten alıngan, asabi bir mizacım var. Bir de bunun yanı sıra dertlerin çamuruna ayaklarım daldı mı kendimi unuturcasına garipleşiyorum. Hiç de yaşımın gerektirdiği olgunluğu seviyeyi gösteremiyorum. 1952 de dünyaya teşrif eden bendeniz 1972 yılı ile birlikte 20 yaşını idrak edeceğim. Bu çocukluktan ve ilk gençlikten kurtuluş demektir. Fatih Sultan Mehmet de bu yaşlarda İstanbul'u fethetme ihtirasıyla yanıyormuş. Biz daha basit şeylerle yanıyoruz. Her neyse bedbinlikten ve sıkıntıdan uzak durup aklı başında insanlardan biri olmanın gereğine inanmalıyım diyorum fakat bu üzüntü denen bu uğursuz şey kene gibi kalbime ve kafama yapışmış, kıskacında sıkmakta, mengenelemekte beni..."Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader /Aldırma böyler gelmiş dünya böyle gider" diye kaderine razı şairin derdi var üzerimde. Fakat aldırmamız gereken, sineye çekmemiz icab eden meseleler var. Kendi şahsiyetimizi bina edecek olan olumlu unsurları belirleyecek şekilde ilkelerimizi saptamamız iktiza edecektir. Biz iş biraz çatallaştı mı ümidi kırmamalı, bedbinleşmemeli, böyle kötü huylardan vazgeçmeli. 11 Ocak 1972 / Salı Mevlana, "Dinle neyden bak hikayet etmede / Ayrılıklardan şikayet etmede" diyor. Neyistan ismi verilen Tanrı ülkesinden kopmuş bu feryad benim içimde de içten içe gizliden gizliye inliyor. Ruhumun hamurunu yoğuran hissiyatım beni teknede evirdi çevirdi kendimden uzaklaştırdı. Hicran, içimdeki yılların yarasına merhem bulunmadığı için yine hükmediyor özüme. O deruni ney sesinin tatlı girdabına kapılarak uca ulaşmak arzusuyla daha da kabuğuma çekilmekteyim. "Ayrılık ateşten bir ok" diye başlayan güfteler nağmeleniyor zihnimde ve F. Nafiz sanki benim hislerime tercüman olurcasına yankılanıyor...Arkadaşım Turgut K. Paşazade'nin "Şems-i asr idi asırda şemsin Zıllı memdud olur zaman-ı kasır" şeklindeki Yavuz'un ölümü üzerine söylediği beyti mırıldandı. Havam değişti. Övendire (Dirgen) Ve Sürü Keskin sirke zarar verir küpüne...Öfke baldan tatlı olabilir mi? Sakin ve sabırlı olma fazileti...Ve insan kendi ile nasıl konuşur? Hayal idmanıyla... İnsan kendine kendinden şikayet etmeli mi? Başkasını seyreder gibi kendisini de seyreder gibi kendisini de seyr edebilir ve tenkit edebilir mi? İnsan kendi kendisiyle nasıl dost olabilir? İğneyi başkasına çuvaldızı kendimize mi? Öfke bahanesi menfaat ayrılıkları, rekabet ve hınçlar lüzumsuzdur...Dağınık, mütereddit; zamanı kemiriyoruz... Rasgelenin meçhullerinde şansımızı mı deniyoruz nedir, kafa ve kalemimiz üşengeç ve tembel. Halbuki ne yapacağını kestirebilen insan için hayat sade ve her dem tazedir. Yapmayı düşündüğümüz işleri ihmal ile tehir etmekteyiz. Hani bugünkü çöpler az diye atmayıp yarınkilerle beraber atmayı düşünmeye benziyor. Yarın atsak yine iyi... Birike birike başa bela ve dert olan iş yığını hayatımızın tadını kaçırıyor. Bedbin olmamak lazım aslında. En iyisi hayata karşı müsamahakar olmalı... 9 Ocak 1972 / Oratoryo Bugün pazardı... "Yunus Emre Oratoryosu" için evvelce aldığım biletle Taksim-Maksim Devlet Opera ve Balesi'ne vardım. Baktım bir güruh salonun açılmasını bekliyor. İki ak saçlı, yüzü kazılı ve kırmızı, bıyıksız, sakalsız fakat gözlüklü, kravatlı, ütülü pantolonlu, elleri arkada, vücudları dikili; halıdan tavana kadar... Birisi gayet gıcığıma giden bir sesle diğer dejeneratöre soprano bir sesle ve gözleri mütemadi etrafıyla temasta, gözlük camlarını delecekcesine anlatıyor: "-Efendim, bu 13. asırda yaşamış adamın zamanımızda işi ne? Değil mi ya? Ne büyük adam... Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Mermerden bir dünyayı kucaklamış Yunus'un küçük sembolik bir heykelciğini yapmayı... Onlara hediye edeceğim... Ne mutlu bize ki Yunus gibi büyük bir insanın modern dünyada sanattaki akislerinin ifade imkanını bulabiliyoruz..". Ötekisi mütemadi, kısa kendine has işaretleriyle kaskatı çevresi ve yapmacıkça kulaklarına varan ağzıyla konuşanı tasdik ediyor. Bilmem daha neler... Osmanlıca da uydurmaca bir dil imişmiş tıpkı uydurmacaların dilleri gibi... "Anane" kelimesi bile hece hece uydurulmuş imiş; gelenek, görenek, adet karşılığı olarak falan da filan.. Tabi ben öfkeli ve kızgın nazarlarla kollarımı birbirine kavuşturmuş bir vaziyette sağ omzum sütuna dayalı, ayakta, ayaklarım çapraz onlara bakıyor ve kulak kabartıyorum. Hani aşırı derecede saçmalayacak olsalar, elimden ekmeğimi kapmışlarcasına yakalarına asılacak fikrimin bütün doluluğuyla bir milli kültür havarisi tavrı ve sorumluluğu ile cehaletlerini hatırlatacak, bari susmalarını, bilenlerin yanında balonlarını şişirmemelerini, yoksa bir fiskelik kafalarının unufak olmalarının işten bile olmadığına haykıracak gibi tetikte duruyordum. Sonra işin eğlenceli tarafını hatırlayan gülümseyişimi davet ettim yüzüme. Öfke değil; gülümseme baldan tatlıdır. Sonra efenim salon açıldı ve ben vc'nin aynalarına doğru yöneldim. Çok şirin bir beyazlıkla müzeyyen duvarlardaki aynalar ve karpuz mahfazasından süzülen kuvvetli ışıklar dört bir yandan üşüşüverdiler üzerime ve ben gözlerimi dar attım karşımdaki aynaya. Ne o ? Bu ben miyim? Ne güzel gösteriyor bu aynalar yahu!.. Okuldakiler böyle güzel aksettirmiyor simalarımızı . Anlaşılan güzellik aynanın yanı sıra ışıkların da fazlalığından ileri gelmiş olacak. Ellerimi yıkayıp saçlarımı taradıkan sonra salona giriverdim. 12. sıradaki 346 nolu koltuğumu bularak yaslandım arkaya. Kısa bir süre sonra sağda Osmanlıca profesörümüz F. K. Timurtaş ile Kıpçakça üstadımız sevimli ve güleç Doçent F. A. Karamanlıoğlu'yu zevceleri ile birlikte gördüm. Elimdeki kitaptan bir pasaj okumuştum ki programın başlama çan zilleri çalmaya başladı. Kitapçığı kapadım, gözlerimi, bir sürü klarnet, trombet, keman, arp, org, saksafon vesairenin bulunduğu sahneye çevirdim. Arkalarında kuyruklu smokin tipi kostümleri ve gavur taklidi papyon kravatları, ellerinde nota dosyaları küme küme erkekler sıralanmağa başladı. Elli-altmış kadar olduktan sonra bir o kadar da siyah-beyaz sade kıyafetle kız-kadın yani hanımlar kümelendiler merdivene, arkalarından çalıcılar ve de solistler en nihayetinde orkestra şefi pancar kırmızısı yüzü ve kuyruklu kostümü ile batılı adımlarla, alkışlarla sahneyi teşrif ettiler. Ve de... Program başladı. Şefin sopasını kımıldatmasıyla, kırk dereden su getirir gibi bütün enstrumanlar birbirini ve sonra insan sesini çağırdılar... Önce tek bir koyun melemesinin saf ve yalnız sesi ile başlayan nağme bütün bir sürünün iştirakıyla bir çığlık ve feryad haline geldi. Uzaktaki bir tanıdığını çağırıyormuş gibi var gücüyle bağıran soloların arkasından 120 kişi birden kız-kızan bir tellallığa başladılar sorma gitsin... Fakat yarım kaldı bu hemen, ses kesildi, bir an dahi geçmeden arkasından tatlı bir ses yükseldi, yükseldi doruğa erişti ve hemen arkasından sanki yukarda o tehlikede imiş de in diyorlarmışcasına hepsi birden çığlığı bastılar. Bizim kulaklar da şaşırdı tabi... İnişler, çıkışlar... Kalın, ince, bas, soprano, mezzo soprano, tiz, keskin sesler birbirini örtbas edercesine yüklendiler birbirlerine... Kıyıya vuran dalgalar gibi bir dalganın köpükleri bitmeden, o kıyıdaki kısa sükunet ve yumuşamanın arkasından koskocaman bir dalga, dev omzuyla yine atılıyordu. Rüzgar gibi bir müsıki... Sert ve haşin... Sinirleri gerici ve zorlayıcı... Nerede bizim klasik musıkimiz, nerede o? Bizimki ruhun, yüzeyinden derinliklere incitmeden inerken; yumuşatır ve göz kapaklarını süzgünleştirirken bu zorba sesler kulaklara tahakküm ediyor. Hülasa batının katı prensipli ve somurtkan hayatı seslere de hakim olmuş ve tellerin mahsullerini dilediği gibi alıp kullanıyor, işkence ediyor sese... Seslerdeki o eziyete uğramışlık ve kendini yerden yere atışlar bir kuduz köpeğin saldıracak yer bulamamasına benziyor. Tırnaklarını çıkarmış bir deli gibi hır orada hır burada... Ya bizimki? Bizim musikimizde, yolunu seçmiş bir tevazu, bir asalet ve oturaklı bir yumuşaklık var. Sarhoş ve sersem edip zihni yormuyor, bilakis nağmenin kıvraklık ve narinliğinden insan ruhuna bayıltıcı bir rayiha getiriyor, uçuruyor; kuşun ak kanadında, semaya havalandırıyor. Kötüdür diyemeyeceğim batı müziği için ama, haşin ve hırpalayıcı diyebilirim. Bazı rüzgarlar yüze şamar gibi vurarak eser, bazıları da ılık bir yumuşaklıkla yalar, okşar geçer. Onun gibi işte... Bir mizac ve ırk farkı burada da kendini gösteriyor. Bir tarafta akıl ve psikoloji kaidelerinin sese hakimiyeti, diğer tarafta hür insan kalbinin ve hissiyatının ortaya serdiği uhrevi, salınan yumuşaklık...Meseleye böyle bakıyorum. Ya siz ?