50 Yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…
11 Şubat 1972
ASABI YUMUŞATMAK
İnsan neden ekseriya kendini haklı görür? Muhatabının da fikir yahut hareketlerini niçin hazmetmek zor gelir insana?.. Kaba harekete karşı yumuşak davranmak ne raddeye kadar fayda temin edebilir? Yanlış anlaşılmak çok fena bir akıbettir insanlar için... Düşünün yaptığınız samimi ve masum hareket veya şakalı söz ters anlaşılıyor... Size birden bire fiilen hücum ediliyor. Kolunuz, kanadınız kırılıyor sanki... Kaba kuvvetin mukabili her zaman yine kendisi mi olmalıdır? Yumuşama, pişman olma, barışma denen iyi haller insanların az uğradığı duraklar gibi geliyor bana... İnsanları diğer canlılardan ayıran akıl neden bazan çokça unutulur da akıl dışılık hakim olur? Konuşa konuşa anlaşmak insanlara, boğuşa boğuşa kavga ise yine insanlara mahsus hallerden sadece iki tanesidir ama konuşarak aradaki sert havayı yumuşatmak, elbette döğüşüp bozuşmaktan iyicedir. İyicedir ama bir türlü yenemiyor insan içindeki hırsları, gururları ve bencillik namına ne varsa.Hey gidi Mehdi hey!.. Ne için yaşıyorsun şu dünyada! Ne elde etmek istiyorsun? - Saadet değil mi? Ama yarınından emin misin? Değilsin. O halde geriye hayal ve sabır kalıyor. Kendimizi iyi, hoş sandığımız zamanlarda cemiyete girmekten ve canlılık göstermekten hususi bir zevk duyarız. Yalnız yaşasaydık yahut bu türlü zevk ve hislerimiz bulunmasaydı görünüşümüz nasıl olurdu acaba? Gösteriş ve çekiniş niçin herkeste değişik değişiktir? Bize bir insan vücudunda can veren ve sonra büyüterek müstakil bir insan haline getirerek süresi belirsiz bir zaman içinde dünyada tutan ve sonra ölüm denen hadise ile insanın varlığını meçhullere çeken gücün yaptığı bütün bu varlığımız, dünyada bir imtihan için mi?.. Deliren niçin delirir? Nasıl bir organ hastalanınca eski vazifesini yapamaz hale geliyorsa, insan aklı da hastalanınca eski görevini yapamamış oluyor. Tehlikeli bir hastalık delirmek. Tıpkı çaresi zor bulunan kanser gibi. Ne yapmamalı bu normale dönmenin zor olduğu delilik hastalığına yakalanmamak için veya neleri yapmalı, sağlam kafa ile süresi meçhul hayatımızı sürdürebilmek için? Korku denilen tehlikeli ve varlığımızı tehdit eden hadiseler karşısında paniğe kapılmamalı. Endişe denilen şüphe ve telaş dolu aşırı heyecanlara karşı da sıkı durmalı. Tahammülü olmalı hadiselere ve insanlara karşı. Moral bozukluğu denilen izahı garip, sıkıntı verici vehimli durumlara da tecessüs ve akıl yoluyla karşı koymalıdır. Bedeni ihtiyaçları teminde ihmalkar ve dikkatsiz davranmak da mikroplara zemin hazırlamaktır. Temiz ve sade olarak giyinmeğe çalışmalı, sükse ve lüksten kaçınmalıdır. Sinirleri geren aşırı yorgunlukları mümkün mertebe aza indirmeli.. Yahut yorulu iken dinlenmeyi bilmelidir. Üzüntüye fazla kapılmamalı. Sinirleri dinlendirici ölçülü eğlenceleri de ihmal etmemeli. Eğlencede ve neşede ölçüyü kaçırmak bir nevi yıpranmaktır. Şaka ve esprilerin de dozunu ayarlamak insanların kendine ve dolayısıyla şahsımıza gösterdiğimiz saygıyı ortaya koyar. Tedbirli davranmayı, sakinliği, uyanık ve tetikte bulunmayı da ayrıca belirtmek yerinde olur. Zevklerde ve fikirlerde dejenere olmadan enginlere açılmalı. Yani çeşitli fikir ve zevklere aşina olup iyi-kötü tetkiki yapmaya uğraşmalıdır. Başkasına da ayıracak vaktimiz olmalı, mülayim ve anlayışlı olmalıyız. Değil mi Mehmet?..
13 Mart 1972
YENİ TAVIR
Kendimde müşahade ederek düzeltmeyi düşündüğüm bir hal de fazla tenkitçi ve sitemkar yani sözle kırıcı olma alışkanlığımdır. Dil yarasının kolay savmadığı (iyileşmediği) halkımızın ince manalı sözleri arasındadır. Hani bazan "Bunları söyleyeceğine alıp ayağının altına dövse idi bu kadar yanmazdım." gibi; sözden, azarlamadan ve cemiyet içinde küçük düşürülmelerden yana yakıla bir şikayet hiç de yabancı değildir bize.İnsanları sevmek ve onları bütün kusurlarıyla kabul etmek faziletliliğin bir işaretidir. Kınamalar bize zarar ve rakipten başka ne kazandırır. O halde tatlı dil ve yumuşak tavırlarla insanların gönüllerini kazanmayı bilmelidir. Ben son zamanlarda haylice farkettiğim bu asabi tarafımı irademle yumuşatmağa gayret edip kendim için "anlayışlı, kibar, yumuşak" sıfatlarını kazandırmağa çalışacağım. Ne için yaşıyoruz ki bu dünyada?
15 Mart 1972
NEFSE İTİMAT
İnsanın nefis denilen ileri arzularına ve kaprislerine hakim olabilmesi nefsine olan güveninin belirtisi sayılır. Ademoğlu çok şey ister. Arzu onun en kamçılayıcı hislerinin başına konulsa yaraşır. İşte bu arzulardır ki ihtiras halini aldıkları zaman bir illettirler. Tedavisi maddi rahatsızlıklara nispetle haylice güçtür. Maddeden kopmamız ne kadar mümkün değilse ona fazla kapılmamız da fena bir yakalanıştır, esirliktir. Tutsaklığın bu raddesi insanın manaca fakirleşmesidir. Nefse hakimiyet insana edilen öğütlerin belki en tekrarlısıdır. Zira nefsine söz geçiremeyen insan kendine söz geçiremiyor demektir. İradeli insan ise aklı ile mantığını mana ile maddeyi en iyi kıvamda birleştirecek bir hüviyete bürünmek zorundadır. İç ve dış kaprislere karşı savaş; iyi niyetli, mantıklı hayata ömür boyu bir koşu.
16 Mart 1972
KARGAŞALIK
Ne kadar çok meşguliyetimiz var sormayın gitsin. Hani çok acıkmış bir insanın önüne binbir çeşit yemekle donatılmış bir sofra korlar da bizim aç şaşırır, hangisinden başlayacağını kestiremez. Ben de öyleyim. Her bir yemekten bir kaşık alır, birinden çıkarır diğerine daldırır, kaşıklar durur. Buna mideyi abur cuburla doldurmak derler. Mide şişer, vücut şişer, hantallığa yol açar. Önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda bir sürü kitap, defter, dergi v.s. Hangi biri ile başa çıkacağımızı şaşırmışız sanki. Halbuki sükunetle halledilebilir bütün bu hercümerc.Biz gözümüzde büyütüyoruz bu teferruatı. Teferruat aslında tek tek şeylerden vücut bulmuştur. Bütünle başa çıkabilmek işi, onu evvela parçalar halinde değerlendirip her bir parçayı tek tek halletmekle kaimdir. Kargacık burgacık değil tertipli ve nizamlı görmeye alışmalı etrafı. Ama bunu bir illet haline getirmemeli.
16 Mart 1972
RENK VE SES
"Her guşeye doldu / Elhan ile elvan" diyor Cenab. Şehabeddin. Gözlerimiz yumulunca dünyanın rengi kararır birden; seslerden ibaret kalır dışın gidişi. Kulağımızın duymaması ise bir başka felaket; sessiz bir dünya; konuşulanları işitememek, şarkılardan zevk alamamak ne büyük yoksunluk olur ruhumuz için. Tatsız ve tuzsuz yemek yemeğe mecbur perhizli bir şeker hastasının ızdırabına denk hatta ondan ağır bir yalnızlık.Dünyamız kararmasın ya Rab! Bu cıvıltılardan, öfkeli de olsa insan seslerinden, sevdiklerimizin ruhu dinlendiren seslerinden ve yüzlerinden mahrum etme bizi! Sen her şeyi yerli yerinde halk etmişsin! O kadar ki, sana çektikleri zorluklardan şikayet eden kullar, akıl ve mantıklarına baş vursalar çaresini içten gelen kuvvetli sesin yardımıyla bulurlar. Kuru isyanlarla dünyaya lanet okuyan zavallılar kendilerine verilen nimetleri kullanamıyorlar.
17 Mart 1972
"DERYADA BİR SALIM YOK
"Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana / Çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil"
Ne mene şey bu hayat? Neden aşmak istiyoruz kendimizi? Neden dünyaya fazla yapışıyoruz, karıncanın elmaya tırmanması, tutunması gibi.Sınıf arkadaşımız Tarsuslu V. sigarayı burnuyla ve kulağıyla içmeyi denedi ve dumanları ağzıyla üfürdü dört bir yana. Sonra beş dakika sebepsiz yere gülme denemesi yaptı ve beşinci dakkanın arkasından ağladı ve "ben ben, artık bir hafta gülemem" dedi. Ve tekrar gülerek yanımdan uzaklaştı. "Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı" diyor Fuzuli dedemiz ama anlayabilen bir elin parmaklarından kaç fazla ki ? Ne yapmalıyız şu dünyada ? Sevmeliyiz değil mi? En büyük kazancımız sevgi olur. Öyle bir kazanç ki bütün dikenlerden sıyrılıp gülün sinesinde uyumak gibi bir şey. Yarabbi bu binbir yüzlü dünyada bizi kötülüklerden kaçır!
19 Mart 1972
VAZGEÇMEK
Vazgeçmek, üzerimizdeki tesiri ve varlığı bizim için zararlı olan bir alışkanlık ya da nesneden uzaklaşmak veya uzaklaştırmaktır, denilse tarifine halel gelmiş olur mu acaba? Sigaradan, asabilikten, tembellikten, vakit öldürmekten, elhasıl insan kötü kabul ettiği alışkanlıklardan vazgeçebilir ama.. her vazgeçişin ilacı var mı ki ? .Kendi hislerimin tavanında asılıyım. Ayaklarım ne zaman suya erecek, bilmiyorum.. Sanki bu irtifadan aşağı düşersem, bırakırsam kendimi, iki ayak üzeri değil baş üzeri, su yerine kuma, taşa çakılacağım zannediyorum.
21 Mart 1972
SIRITAN GERÇEK
Ellerim kollarım bağlı tereddüt içerisindeyim. Tasavvurlarım dışarıya aksedemiyor. Uygulama alanına çıkaramıyorum. Oysa ki kendine güveni olmayan kimse yarım yaşıyor gibidir. Dört bir yanım ihmal perdeleri ile örtülü duruyor. Ben şaşakalmışlığın garipliği içinde sendeliyorum. Ve soruyorum: Nereye kadar bu gidiş? Neye yarar bu duruş? Şu yıllanmış ağrılarımı ne zaman kadar ıstırabın kucağında sürüyeceğim? Küçük çocuğun elini sobaya uzatmaktan korkması gibi ben de yaramı neşterlemekten geri duruyorum. Üstelik çocuk da değilim ki bahanesi olsun. Mizac denilen herkesten ayrılan tarafıma hükmedemiyorum. Kendi duvarımı aşamıyorum. Durmadan aşınıyor duvarım. Yani şahsiyetimin özüne halel getirmeden ağrılarımı dindirmem gerekirken yaraları incitiyor, zedeliyor, kendime ıstıraplar hazırlıyorum.
Ve kırk yıl aşalım zamandan, dede olalım :
7 Ocak 2012 · Ve şu rubaisinde Yahya Kemal' in tavsiyesini düşünelim :
" Çık, tayy-ı zaman et, açılır her perde, / Bir ömr geçir, istediğin her yerde..
Ben zamanımızdan hicret edip yaşadım, / İstanbul'u fethettiğimiz günlerde.. "
Bu mısraların; yeni bilgiler, araştırmalar ve tekno-psikoloji ile paralellik arzeden tarafları olduğu düşünülebilir mi ?
7 Ocak 2012 · Şairi kimdi, hatırlamıyorum. Güzel bir beyit geldi aklıma :
"Gelin, ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan.. /
Gayr yerler görelim, özge safalar sürelim..."
Yeni yetmeler için biraz daha sadeleştirilir , kıvamı azaltılır, sulandırılırsa demek ister ki :
" Ey gerçeğin sevgisine kapılanlar! Bulunduğunuz yerler ve hallerle yetinmeyin. Kendinizden ve yerinizden uzaklaşın. Başka ne güzellikler var, bilseniz..Gönlünüzü ve ufkunuzu açacak neler..İşte o zaman ne kadarcık bildiğinizi anlarsınız..."
8 Ocak 2012 · "Rüya" meselesinde yine Yahya Kemal'i dinleyelim. Tabloya bakınız. Dupduru, aydınlık, ayna gibi sular, sessiz akıyor. Kenarındaki serviler de adeta ona baka kalıyor. Rüya gibi bir manzara. Gül bahçeleri arasında sessiz ve toprağa meyilli akarsu bu güzelliği rüya sayıyor, karşısında duran güzelleri ve güzellikleri sanki hafızasına kaydediyor, o sevimli şırıldayışıyla gelene geçene anlatıyor :
Ben kendi aynamda neler gördüm, dercesine söylene söylene akıyor ; okuyalım :
" Görmüş ayine-i safında o serv-endamı, / Cuy, gülşende, bu rüyasını hala söyler..."
Bu konuda Yahya Kemal, Tanpınar, Arif Nihat ve Necip Fazıl..ve diğerleri hangi şiirlerinde ne düşünüyor olabilirler acaba ? Çünkü bazı yorumlara göre "şiir, yarı rüya halidir." Yoksa, "İstanbul'un fethini gören Üsküdar'da "halkın uyanık gördüğü rüya" mı idi ? Hani hayat da bir rüya idi ? Nereye kadar...ve nasıl ? Yahya Kemal'le gün bitiyor :
" Gözlerden uzaklaşınca dünya, / Binbir gecenin birinde guya, / Başlar rüya içinde rüya..."
.Ve 1972'DEN ELLİ YIL SONRA :
5 Ocak, 2022 13:41
OMZUMDA ANNEMİN "SAĞ ELİ" VARKEN...
Rahmetli annem ve ben... Amasya'dayız, 1960'ın güz başları,
farklı resimlerde O, üç farklı resimde18'inde, 28'inde, 68'inde; ben ise, sadece 8'imde "anasının kuzusu"yum. Ruhu şad ve hurrem olsun inşallah. Şairin dediği gibi "Anamdır, cihanda itibarım varsa, ondandır." Rahmetli annem Safiye Hanım; ata-ana sülalelerinden Balkan-Kafkas köklerinden, Akif-Refiye, Aziz-Zahide torunu, Halil-Melahat kızı, Sultan-Şengül-Tümer'in ablası, rahmetli amcaları; Hilmi-Hamdi-Vehbi kardeşlerin yeğeni, Gülşah-Remziye-Hanife eltilerin manevi evladı, "amca çocukları olan Sezai-Nurdane-Sabiye-Recai-Seher-Ferai-Halil-Ferdane-Nihat"ın her birinin halası, rahmetli babamdan sonra ikinci ve 50 yıllık son eşi Rahmetli Nezir Gümüş'ün hayat arkadaşı, Köksal ve Perihan'ın manevi annesi, bütün torunlarının ninesi idi. Güleryüzlü, hayatı seven, çalışkan, evcil, dindar, her konuda iyilik-sağlık-güzellik-doğruluk meraklısı bir hanımefendi idi. Ona çok şey borçluyum. Aziz ruhundan Fatihalar eksik olmasın inşallah.
4 Ocak 2022 17:32 "BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER.
" Adil-Hatice ve Nargüzel-Bayram torunu, Şahsene-Ahmet oğlu, Salih Cemal'in ağabeyi, Önder-Erdinç-Ahmet kardeşlerin amcaları, Ali İltekin'in yeğeni, İsmail-Hüseyin-Nargüzel-Bayram İltekin'in amca çocuğu, Bayram ve Niyazi Dayının yeğeni, Melek-Ali Ruzi'nin teyze cocuğu, Alper-Türker-Emre'nin göremedikleri dedeleri, Karahocaoğulları sülalesinden rahmetli babam Abdullah Ergüzel'in 33 yaşında, ben daha 8'imde iken, Zile'de, yapayalnız, 3 Ekim 1960'da Pazartesi günü vefat ettiğini bir vesile ile resmi kayıtlardan bugün öğrendim. 62 yıl geçmiş. 6 ile 8 yaşlarım arasında onunla baba-oğul çok gurbetlere düşmüştük. Ruhu şad, mekanı cennet olsun...