Prof. Dr. M.Mehdi ERGÜZEL
Peygamberimizi anlatan şiirler arasında Arif Nihat Asya´nın Naat´ı son yılların yıldız şiirlerindendir. Duygulu, düşünce yüklü, biraz da cemiyet yaralarına merhem süren, üzerken okşayan, dinî romantizmin en dikkate değer örneklerindendir. Uzunca bir eser olduğu için biz ancak başlangıcından ve son bölümünden bazı mısraları hatırlatmak istedik.
Önce bu şiirdeki Peygamber hasretinin ne derece yüksek bir hassasiyetle dile getirildiği anlaşılmalıdır. Şair, yaşadığı zamanın ıstıraplarından, vefasızlığından, bencilliğinden, cahilliğinden, günah ve haramlarından o kadar me´yus o ölçüde kederlidir ki adeta yeniden fethedilmeyi bekleyen küfür kaleleri Hayberler, Taifler, Bizanslar görür gibidir. Sanki dallar bahçelerde yemiş vermeyi unutmuştur, baharlar hazana dönmüştür.
Çare, yeni bir ruh kazandırarak varlığımızı ayağa kaldırması beklenen Peygamberimizin manevî gücüdür. Davet O´nadır, ümit O´ndan gelecek yeni diriliştedir.
Dualarla yükselen Naat şiirinden bazı mısraları hatırlayalım:
Nerde kaldı ey Resul,
Nerde kaldın ey Nebî?
Hased gururla savaşta,
Gurur Kafdağı´nda derebeyi...
Konsun yine pervazlara güvercinler,
?Hu hu? lara karışsın âminler.
Mübarek akşamdır,
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!
Yüreklerden taşsın yine imanlar!
Itrî bestelesin Tekbir´ini,
Evliya okusun Kur´ân´lar !
Ve Kur´ân´ı göz nuruyla çoğaltsın,
Kayışzade Osmanlar,
Na´tını Galib yazsın, Mevlid´ini Süleymanlar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle,
Geri gelsin Sinanlar!
Gel ey Muhammed bahardır..
Dudaklar ardında saklı aminlerimiz vardır..
Hacdan döner gibi gel, Mi´rac´dan iner gibi gel,
Bekliyoruz yıllardır?
Şiirin sonuna doğru dua ve yalvarışın getirdiği ferahlıkla ümit dolu bir ferahlıkla yeni bir uyanış, toparlanış ve kendine geliş,aslına dönüş hazırlığı yapılır, yanık yüreklere su serpilir :
Açılsın göklerin kapıları, açılsın perdeler kat kat!..
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden yanık türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-ı Habeşî sustuysa
Ezanlarını Dâvûd okusun!
Konsun yine pervazlara güvercinler, ?hu hu? lara karışsın âminler?
Arif Nihat Asya, Peygamberimizin doğumuna ve varlığına dair Ebced´le tarih düşürmenin de üstadıdır. Tespit ettiğimiz on tarihten ikisi şöyledir:
Beklerken ümîd, Tanrı´nın gözdesini
Bir sırrın kimse açmamış perdesini?
Vermekteymiş ?meğerki- ?Arş? ,?Ebced´den
Dünyaya cihanın en büyük müjdesini?
?Bu doğan kutlu çocuk kim ?? dediniz?
Yerle gök verdi cevap : ?Mürşidiniz!?
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının zirve şairlerinden Necip Fazıl, Peygamberimiz için ?Esselam? isimli O´nun her yaşını temsilen altmış üç bölümlük bir eser yazdığı gibi başka şiirlerinde de O´nu bir kurtuluş vesilesi sayan mısraların da sahibidir. Bazılarına kulak verelim:
?Mekke´de bir hane
Bin evden bir tane.
Ne mermer bir saray
Ne billur kâşane ,
Mekke´de bir hane..?
O evde ? gözlerinde göğü tutan bir ışık? doğar, adeta eve ?nur yağmuru? iner ve ?uzaklar yakınlaşır..? ? O ki, Gaye İnsan, Ufuk Peygamber? dir. Çöllerden haber vardır : ?Dalga dalga kum / Baş verdi tohum / O geldi diye ? ?Yedi renkli Peygamber kuşağının altında, kafile yola çıkmış?tır .
Necip Fazıl, Peygamber sevgisini ifadede büyük heyecan sahibi bir şairdir. Sanki o devirde yaşıyor gibi ?Davetiye? sunar uyuşan zihinlere:
?Telli pullu, anlı şanlı bir gelin,
Aynalar gelin!
Bir güzel ki en güzeli güzelin,
Gönüller gelin!
Sonsuz gerçek habercisi ezelin
Kitaplar gelin!
Ey karanlık gelmektedir ecelin,
Işıklar gelin!
Toplanın hep, derlenin hep düzelin,
Tellerinde şafak söken bir gelin
Anneler, babalar, çocuklar, gelin!?
Nereye gidilecektir, yol bellidir, renk bellidir, ahenk bellidir , çağrı her şeye ve herkesedir:
?Beri gel serseri yol! / O´nun ümmetinden ol / Sel sel kümelerle dol / O´nun ümmetinden ol !?
?Solmaz solmaz, bu bir renk / Ölmez ölmez bir âhenk / İnsanlık hevenk hevenk / ?
O´nun sancağı altında toplanmaya, canlanmağa, silkinmeğe, uyanmağa davet edilmektedir.
?Yürü, altın nesli tunçtan Oğuz´un!
Adet küçük, zaman kısa, yol uzun..
Nur yolu izinden git Kılavuz´un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun !?
Necip Fazıl´ın en heyecan verici Peygamber mesajı; şehrimize adını veren Sakarya nehri kenarından da geçen bir yolculukta zengin ilhamlarla dolarak yazdığı, Anadolu insanının tarihten günümüze macerasını ve misyonununu da hatırlatan meşhur Sakarya Türküsünün son kırk yılın nesillerinde destanlaşan mısralarının şu son bölümündedir :
?Sana kefendir yatak, bana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol O´nun, varlık O´nun, gerisi hep angarya;
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya !?
Son devrin mütevazı şairlerinden Ali Ulvi Kurucu, bütün şiirlerini Peygamber sevgisi etrafında kaleme almıştır, diyebiliriz. Divan şiiri estetiğinin ve tasavvuf neşesinin parladığı bu mısralar hayranlık ve hasret yüklüdür:
?Ruhum sana, varlık sana hayrandır Efendim!
Bir ben değil, âlem sana hayrandır Efendim!..
Doğ kalbime bir lahzacık ey Nur-ı Dilara
Nûrun ki gönül derdine dermandır Efendim !?
Bir başka şiirinde Ali Ulvi Bey´in duyguları kâinat çapında coşar, Yunus üslubuyla Peygamber´in aşkı yolunda savrularak bülbüle, güle, sünbüle döner:
?Bûy-ı vaslındır, muattar eyleyen sünbülleri,
Nûr-ı cemalinden eserdir, bâğ-ı aşkın gülleri,
Gül cemâlindir Habibim, mesteden bülbülleri,
Ben Resul-i Kibriya´nın bülbü-i nâlânıyım,
Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafa hayranıyım !?
Sezai Karakoç, Küçük Naat´ının bir yerinde O´na olan ilgilerin çoğalmasını sembollerle anlatır:
? Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli,
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli.
Bütün deniz kıyılarında seni anmalı,
Sen buzulların erimesi, Eskimoların ısınması.
Daha ziyade nesirleri ve fikir yazılarıyla tanıdığımız, bizim neslin millî hassasiyetler yazarı rahmetli Seyit Ahmet Arvasi de ?Maceramız? şiirinde düzelme çaremizi Peygamberimizde bulur:
? Boşaldı zemberekler, yoruldu yelkovanlar,
Hâlâ soracak mıyız: Kurtarıcımız nerde?
Ölümün ötesinde gerçek hayat umanlar,
Yaramız son merhem, şimdi Son Peygamber´de.?
Yakında kaybettiğimiz şairlerimizden Bahattin Karakoç´un mısralarıyla aslında bitmeyecek ebedî sevginin, şimdilik edebî bir fasıla vermiş olalım. B. Karakoç´un hayranlığı bütün fanilikleri aşan bir raddededir:
? Ey çöle inen sağnak,
Mahşer günü tek sığınak!
Ey ak sevdam, ey Sevgili!
Ne ağacım var dikili, ne bir tarlam var ekili;
Ne mal dilerim, ne mülk dilerim,
Senden ümmetlik dilerim??
Şairin bir başka şiirinde Peygamber, bekleyenlerin hasret bestesi gibidir:
? Kâbe ekseninde arz ve semavat,
Bir Allah demiş ki Seni bekler.
Çarşıda, pazarda güven isteyen
İnşallah demiş ki Seni bekler,
Kumlara gömülen günahsız kızlar,
Eyvallah, demiş ki Seni bekler??
Sözün özü; Peygamber sevgisi milletimizde tabiîdir. Şairlerimiz de bu sevginin millete yansımış hâlini mısralarına taşımışlardır.
Hz. Peygamber, sonsuzluğa hasret gönüllere ferahlatıcı haberler, yalanla uyuşan akıllara adalete ve hakikate uyandıran bilgiler getirmiştir. Peygamberimiz, gönülleri fetheden bir insanlık âbidesidir. O, ufukları kararmış mazlumların dünyasını ağartan ?sonsuzluğun diriltici soluğudur?.
Milletimiz O´na hayrandır. O´nun adına sığınmış evlatlarımız, yarına O´ndan gelen ruh ve beden temizliği ve ilim aydınlığı içinde hazırlanmaktadır. Milletimiz, Mustafalar, Mehmetler yetiştirir ve ?Adı güzel kendi güzel Muhammed? e ilahiler söylerken, şairlerimiz de bin yıl boyunca bu vefa duygusu ile her vasfına hayran oldukları ?Sevgililer Sevgilisi?ne güzelim Türkçe ile nice ilahiler terennüm etmişler; naatler, mevlidler yazmışlardır.
Son devir edebiyatımızda da bu geleneğin zenginleşerek devam ettiği görülmektedir. Bilhassa son 30-40 yıldır Peygamberimizi temsil eden ?Gül? rumuzu etrafında çok samimi ve zengin yeni bir şiir geleneği oluşmuş, adeta millî-İslamî romantizmin ruhumuzu besleyen, manevî yaralarımızı onaran diriltici nefesi varlığımızı sarmıştır.
Biz bu mütevazı yazımızda Ahmet Yesevi ile Orta Asya´da terennüme başlayan Hz. Muhammed sevgisinin ?gönülden gönüle devredilen? mukaddes bir meş´ale-i kârbân gibi Yunuslarla, Fuzulîlerle, Süleyman Çelebilerle, Nabîlerle Kafkaslar´dan Anadolu´ya ve Balkanlar´a, Gül Babalar´a kadar aşk ve şevk ile gül kokuları sunduğunu, -mâlûmun îlâmı kabilinden- hatırlatmak istedik. İstedik ki gönüllerimiz ve ruhlarımız O´nun şefaatinden mahrum kalmaya?
Sürç-i lisan ettik ise affola efendim?