Prof.Dr. M. Mehdi ERGÜZEL, “… Artık biz hem fatihtik hem de fethedilmiştik. Biz bu toprakları yoğurduk yoğurmasına ama bu topraklar da bizi yoğurdu
Bu nedenle en eskisinden en yenisine kadar bu topraklar üzerinde ne varsa bizimdir. Ulusumuzun tarihi aynı zamanda Anadolu'nun da tarihidir.." Sabahattin Eyüboğlu
Geçenlerde içimden vesveseli, pervasız bir ses şöyle diyordu:
"Türklerin fikir kimyası mı bozulmuştur? Kimse birbirini layıkıyla anladığından emin değildir. Her kafadan bir ses çıkmaktadır. Ortalık toz dumandır. Her şey karman çormandır. Hangi dil içi çeviriden bahsedilecektir? Kendi kendine ve birbirine yabancılaşan fertlerin toplumunda belki dile de ihtiyaç kalmamaktadır. Aval aval veya şüpheli, imalı bakışlar yeni bir dilin mi habercisidir?Yoksa anlamak ve anlaşılmak, meçhul diyarlardaki dağların ardında mıdır?" Soruları yöneltilmeye başlanmışsa dil, sırrını kaybediyor demektir. Bu çözülüşe seyirci kalınamaz."
İçimdeki sesin beni yanıltmaya çalıştığını düşündüm, yattım ve uyudum. Uyandığımda bildiklerimi derledim, toparladım yeniden düşünmeye, yazmaya koyuldum.
Dil ve İnsan:
İnsanı; manalar dünyasının, hikmetler aleminin merkezinde, bilinmezlerin kapısını arayan "meçhuller caddesinin seyyahı" diye şairane yorumlayanlar kadar ona farklı misyonlar yükleyen görüşler de asırlar boyunca söylenegelmiştir.
İnsanın ayırıcı vasfı dil ve düşüncedir. Onun bütün hayatı, beyni etrafında döner. Dil yetisi de aklının ve şuurunun meyvesidir. Kainattaki sesler, birbirine karşılık birbirinin aynı olmayan, büyük bir orkestranın bitmeyen bestesidir. Humbolt'un ifadesiyle "İnsan, seslere düşünceleri ekleyen ezgici bir varlıktır."
Dil göstergesi, anlamla sesi birleştirir. Söz, konuşma anıdır. Dil, her beyinde depo edilmiş, sahibine sunulmuş ortak bir sözlük gibi hazır bulunur. "Konuşandan konuşana değişen ve aynı kişide bile değişik anlarda farklılık gösteren söz ile bir göstergeler düzeni olan dilin öngördüğü" anlatım tarzları doğar. Yani söz, dili gerçeklik alanına koyar.
Bu noktada, insanların başka toplum ve kültürleri tanıyarak onların tecrübeleriyle güçlenmeleri devreye giriyor.
Dil ve Anlam:
Dil, anlamak, anlaşılmak ve anlatmak için vardır. Dilin unsurları; asırların yoğurduğu mana sembolleri olan içinde bir yığın hatırayı barındıran; hafızasında, ait olduğu milletin kültür kodlarını saklayan kelimelerdir.Bir dile kendi dünyası yetmez, bir insana kendi ufkunun yetmediği gibi. Yalnız kalmamak için yeni ufuklar aranır.
"Türk kültürü (ve dili) kelimenin gerçek anlamıyla bir uzun yürüyüştür. Çin sınırlarından yola çıkıp Doğu Akdeniz'e, Balkanlar'a ulaşmıştır. Türk kültür değişiminin başlıca evreleri çeviri yoluyla gerçekleşmiştir." (Dino, 1978; 16)
Dil ve Çeviri:
Eğer insanlara tek dil yetseydi ötekilere gerek kalmazdı. Bahçenin tek rengine katlanırdık başka kokuları aramazdık. Dağlara yahut ovalara gerek olmaz, deniz veya ırmaktan birini seçmek durumunda kalır, zenci yahut beyaz olmakla iktifa eder, nağmeler dünyasına dalmaktansa sessiz kalmayı tercih edebilir hatta yaşamaktansa ölmek evladır, diyebilirdik.
Dillerin varlığı ve tabiiliği, bütün varlıkların yaratılış sırrını da saklıyor. "Sırf tanışsınlar, birbirlerini sevsinler" diye kavim kavim olan insanoğullarının dışında alacalar, içinde alacalar vardır. "Bütün varlıklar bir olmuş bana cananı söyler" diyor bir şairimiz.
Dillerin farklılığı tesadüf değil tenasüptür.Sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan büyük uyumun birer parçasıdır..Diller zaman içinde ayrı ayrı birbirini tanır,birbirinin şifrelerini çözer, birbirine sırlarını açar.Kısacası dillerin her biri diğerine çevirilerle tercüman olur. Masallardaki açılmaz kırkıncı odanın önündeymiş gibi, birbirini anlamayanların kapılarını tercüme tılsımı açar. Çeviri nedir? İkinci bir dil midir? Çeviri, çetin bir meşgaledir, ama; "Ana dilinde bile bir insanın kimi kez (ne) yanlışlıklar yaptığı düşünülürse, yabancı dil gibi başka bir yaşayış düzenine bağlı olan ve sonradan öğrenilen bir dilde yanılgılara düşmesinin çok daha büyük olasılık taşıyacağı açıktır. İnsan dilinin kendi içinde saklı olan kimi dil tuzakları yüzünden, yeterince özen gösterilmeyen çevirilerde, sözcük anlamıyla ve cümle yapısıyla. aksamalar ortaya çıkmaktadır. (Başkan, 1978:31)
Elbette bilim eserlerinin çevirisinde önce açık ve eksiksiz bilgi aktarımına, edebi eserlerin tercümesinde ise, biçem de denilen üslubun özenle yansıtılmasına dikkat edilmesi beklenir. Bilgiye dayalı olmayan çeviri güdük kalır. Eserin ruhuna nüfuz edemez, onu canlandıramaz iseniz çeviri olmaz. Tıpkı"Çevrildikten sonra geride kalan şeye değil uçan şeye şiir demek gerektiği." gibi.
Schleirmacher'in çeviri hakkındaki "okurun yazara götürülmesi, yazarın okura götürülmesi" şeklindeki tezat oyunu, bir manalı sentezi temsil ediyor."Bir kültürün çeviriler aracılığıyla, çağa nasıl ayak uydurup evrensel kültüre ortak olduğu" düşünülmelidir.
1980 sonrası çeviribilim hareketleri artmış, kürsüler oluşmuş, çeviri yöntem ve teknikleri üzerine tartışmalar devam edegelmiş, ardı ardına yapılan toplantılarla gündem canlı tutulmuştur. Kavramlar nasıl oluşacaktır? Dilden dile tam çeviri mümkün müdür? Metne sadık kalmak şart mıdır? Gramer kuralları çiğnenebilir mi? Bir dil hangi bakımlardan diğerleriyle tam uyum sağlayamaz? Dile uygun veya aykırı çeviri ne demektir? Metnin çeviri kokması yahut çevrilen dil tadında olmamasından ne anlamalıdır?
Sorular bitmez, cevaplar, arayışlar bitmez. "Çeviri; aslında, özünde ortaklaşa bir etkinliktir. Kişinin biri düşüncesini belli bir dilde söze dökerek o dilin sözcükleriyle açıklamaya koyulur, bir ötekisi aynı düşünceyi başka bir dilde o dilin imkanlarıyla aktarmaya girişir. Karşılaşma, çatışma iki yazar arasında çıkmakla kalmaz, iki dil de birbirlerini ölçme, tartma, algılama ve değerlendirme durumuna girerler." (Erhat, 1978:55)
Dil mantığının özünde cümle vardır. Bütün diller manada kemale ulaşmak için cümleyi aramış, işin sırrını, "derin yapı"yı düşündüren cümlede keşfetmiştir. Yunus'un kısa ve öz cümleleri bu yüzden hikmetle yüklüdür.
Ya çevirirken?
"Yabancı dildeki bir cümle, temelde Türkçe söylenebilecek bir cümlenin yalnızca başka kurallara göre şifrelenmiş veya dürümlenmiş biçimidir. Çeviri sırasında yapılacak şey, yabancı dildeki cümleyi o dilin şifre veya dürüm kurallarına göre çözüp, açığa çıkan temel ve ortak kavramı bu kez Türkçenin dürümleme kurallarına göre yapılmış bir cümle içine uygun biçimde yerleştirmektir. Bir dildeki mantıki cümle birimleri, başka dildeki cümle birimlerine şu veya bu uyarlamalarla dönüştürülebilir." (Başkan, 1978:21) Çeviri, aktarılan dile ne kazandırır? Çeviri ile ilgili yorumlara devam edelim:
Dil İçi Çeviri:
Döne dolaşa asıl sözü getirmek istediğim nokta burasıydı. Başka diller şöyle dursun biz aynı dili konuşur ve yazarken birbirimizi ne kadar anlayabiliyoruz?
Şebnem Bahadır bir yazısında "Çeviriden kaçış yok. Hep çeviriyoruz. Çevirerek oynuyoruz, oynayarak çeviriyoruz. Rol repertuarımız oldukça geniş. Çeviriyorum, öyleyse tek kültürün ötesinde, iki kültürün arasında, üçüncü kültürün ortasındayım." diyor.
Benim meselem Türkçe.. Ana dilimizi birbirimize anlatabilir halde miyiz? Meramımız dudaklarımızda donup kalıyor mu? Yoksa dokuz boğumluk boğazımızda tıkanıyor da ötelerin manalarını fısıldayamaz bir çaresizlikle boyun bükenlerin dilsizliğine mi duçar oluyor?
Mehmet Akif,Safahat'ın başında diyor ki:
"Ağlarım ağlamam, hissederim söyleyemem,
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım."
Diliniz yoksa Akif'iniz de yoktur. "Siz Türkçe'den haber verin bana" diyorlar. Şu dil içi çeviri denen ne menem şeydir?
Diliçi çeviri nedir?
Türkçenin Şivelerinden Aktarma:
a. Yaşayan Şivelerinden Aktarma
Balkar Türkçesi, dilimizin Kafkaslardaki yaşayan şivelerinden biridir ve beş yüz bine yakın Malkarlı tarafından kullanılan, tarihi Kıpcak Türkçesinin günümüzdeki varislerinden biri olarak Karaçayca ile birlikte kuzey batı kolunu temsil etmektedir.
Son yirmi yıldır, Türkçenin ülkemiz dışındaki coğrafyalarda yazılan, konuşulan şiveleri üzerinde hatırı sayılır ölçüde çalışma yapılmakta, metinler aktarılmakta, sözlük ve gramer çalışmaları ortaya konulmaktadır.
Biz de birkaç yıl evvel böyle bir çalışmaya girdik. Üç yüz sayfalık Kiril alfabeli bir Malkar hikaye kitabını Türkiye Türkçesine aktardık, kısa bir gramerini ve dizinli sözlüğünü hazırladık.Çalışmanın metin kısmını çift sütunlu olarak solda orijinal metin sağda aktarma metin halinde verdik. Bu uyarlamayı da Malkar asıllı, Türkiye'de dil eğitimi gören bir gençle birlikte yürüttük. Sadece aktarma dört ayımızı aldı.
Bu çalışmada şiveler arası aktarmanın zorluklarını yaşarken, diller arası ve diliçi çevirinin de problemlerini düşünmek ve tespit etmek imkanını buldum.
Aynı dilin iki ayrı coğrafyasında kullanılan farklı şivelerinde yazılmış bir metnin diğerine aktarılması şu problemleri taşıyor:
1. Sağ ve sol sütunlar Türkçenin iki ayrı şivesidir, biri diğerine aktarılmaktadır. Ancak ifade tarzlarını birebir vermek güçtür. Bir örnekle yetineyim; ana yaramazlık yapan oğluna kızarken: "Ah künüm karangı.." diyor. Türkiye Türkçesinde böyle bir ifade kalıbı yok. Yaklaşık olanını kullanarak belki "Ah, yazıklar olsun" dememiz gerekebilir. Çocukluğumda annem bana kızdığında "Ah yüzümün kara derileri" derken yoksa bu Balkar Türkü annenin kasdına benzer bir şey mi söylüyordu ?.Bu ifadeyi o da annesinden mi duymuştu?
2. Cümle yapıları Türkiye Türkçesine göre farklılıklar taşımakta ve çevrildiğinde ilaveler yapılmadıkça beklenen üslup tadı alınamamaktadır.
3. Rusça dışında diğer dil ve edebiyatlarla yakınlaşmaması Malkar Türkçesini içine kapalı bir şive olarak tutmuş, bu belki onun köklerle bağlantısını sağlam bırakmıştı. Bu yüzden Malkar metninde Rusça kelimeler kadar eski Türkçeyi hatırlatan arkaik unsurlar vardı.
4. Bu çalışmayla,aynı dilin farklı coğrafyalardaki fonetik ayrılıkları,ifade kalıplarındaki kendine haslıklar,cümle yapılarında ortaya çıkan yabancılaşmalar üzerinde yeni çalışmalar yapmayı gerektiren önemli satır başları tespit edilmiştir
Diliçi çeviriyi bir bakıma art zamanlıdan eş zamanlıya taşıma imkanı da vermektedir.
b. Tarihi Şivelerden Aktarma
Dil içi çeviri mantığına göre, tarihi bir Türkçe metnin günümüze aktarılma çalışması olarak, 17. yüzyıl nesir eserlerinden Parsname üzerinde durduk.Arap harfli yazmadan çevri yazılı metne döndürülen eserin gramer çalışması, dizin ve sözlüğünün yanı sıra günümüz Türkçesiyle ifadelendirilmesine geçtik.Metin, tamamen Türkçe cümle yapısı üzerine kurulu elli varaktan yani yüz sayfadan oluşmaktadır. Metnin ilk otuz sayfası yoğun bir Farsça ile örülüdür. Uzun cümlelerde ancak ekler ve edatlarla Türkçe fark edilebilmektedir. Cümle unsurlarını dengelemeye çalışırken ifade ve uslubu kontrol etmek, iradeyi tehdit edecek tarzda zorlaşmaktadır.. Ancak eklemelerle veya mecbur kalınan ,anlam bozmadığını düşündüğünüz eksilmelerle bir diliçi çeviri denemesi yapılabilmektedir.
Netice olarak:
1. Tarihi metinlerin aktarılmasında cümle uzunlukları manayı tehdit etmektedir.
2. Tarihi kelimelerin günümüzdeki karşılıklarını bulmak ve yabancı kelimeleri birebir çevirmek güçtür ama imkansız değildir.
3. Bir dilin bugününü anlamak için geçmişte her yüzyıl içinde yaşadığı üslüp ve anlatım kalıpları tecrübesini diliçi çeviri mantığı ile araştırmak ve yorumlamak şarttır.
Diller, birbirlerinin imkanlarından faydalanmalıdır. Her dilin insanı ve evreni yorumlama tarzı farklıdır. Kültür ile dil arasında yakın bir münasebet vardır. Her kültür ait olduğu toplumun felsefesini diline yansıtır. Milletler ve medeniyetler arasında çatışma değil uzlaşma ve yarışma, tarih boyunca insanlığın tükenmeyen hayali olmuştur. Kültür yakınlıkları ve hatta akrabalıkları dil köprüleri demek olan çeviriler yoluyla kurulabilir.
İnsanların, hem aynı dil içinde birbirlerini iyi anlamak, hem de diller arası diyaloğu edebi ve felsefi seviyede yükselterek siyasi ve ekonomik yararlara kadar uzanan çeviri çalışmalarını artırmaya eskiden daha çok ihtiyaçları olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden dil eğitiminin ikiz kardeşi çeviri eğitimidir, diyoruz.