Prof. Dr. M. Mehdi ERGÜZEL, “ Daha karışacak bütün sular, /  Türk mavisi bulunana kadar…” Cahit KÜLEBİ

Milletler, kendi yetiştirdikleri değerleri yarına hazırlanan gençlere örnek gösterdikçe, milli kültürde devamlılık sağlanabilir ve bu sayede nesiller arası kopukluklar önlenebilir. Asırlar boyunca nereden nereye gelindiğini anlayabilmenin bir yolu da geçen zaman içinde ortaya konulan eserleri okumak ve bunları yazan şahsiyetleri tanımaktır. Bir yazar "Milletler büyük evlatları ile nefes alır." diyor. Tarihen sabittir ki, her kültür camiası ve onu temsil eden devlet, kendi kaynaklarını, ait olduğu toplumun fertlerine tanıttıkça kuvvet kazanır, zenginleşir; zamanla hem milli kalmayı başarır hem de evrensele yükselir. Cumhuriyetimizin 95-100 yılda yetişen nesilleri, yüz yıl önceki Türkiye'nin hangi şartlardan günümüze doğru geldiğini belli seviyelerdeki eğitimlerden geçerek öğrendiler. Fakat, Malazgirt'ten İstanbul'a ve Cumhuriyet Türkiyesi'ne uzanan yollarda nelerle karşılaşıldığını, hangi zorlukların çekildiğini, hangi gurur tablolarının yaşandığını; "cömert Nil ve yeşil Tuna" boylarınca "ardına çil çil kubbeler serpen ordu"ları hangi ideallerin sevkettiğini, Süleymaniye kubbesi altında "ezeli rahmete doğru uçan ruh orduları"nı nasıl anlamamız gerektiğini, Anadolu yaylalarında "taş ile toprak arasında gönüller de inşa eden manevi mimarlar"ın emanetini zamanımız için devralan ilim ve irfan erbabının hangi hedeflere yöneldiklerini de bilmemiz ve anlatmamız lazımdır. "Köklerden Dallara" doğru uzanan bu milli akış macerası öğrenilirse, ayaklar yere sağlam basar, yeni köprüler kurulur, küçük sarsıntılar yıpratıcı olmaz. Biz; 1900 ile 2000 yılları arasında yetişen Türk ilim, fikir, edebiyat ve sanat adamlarının eserlerini okuyup anlamanın, dünü anlamak ve yarına hazırlanmak bakımından büyük önem arzettiğini düşünenlerdeniz. Akif'ten Tanpınar'a, Arif Nihat'tan Cemil Meriç'e, Yahya Kemal'den Necip Fazıl'a, Kemal Tahir'den Attila İlhan'a, Faruk Nafiz'den Cahit Külebi' ye, Sadettin Kaynak'tan Münir Nurettin'e uzanan, onlarca şair ve yazarın, besteci ve sanatçının yürüyüp sonsuza doğru yöneldiği bu ışıklı ve zengin milli kültür köprüsüne çocuklarımız da mutlaka uğramalı, dimağlarını onların tarihten emanet olan sayfalarına açmalı, ruhlarını "bize benzer kainat"ın seslerinde ferahlatmalıdır. ŞİİR DİLİ TÜRKÇEDEN NASİPLENMEK HERKESİN HARCI MI ? Güzel bir dil, şiire yakışır. Türkçe şiiriyeti olan bir dildir. Her dilin şiire uygun olduğu ve yakıştığı söylenemez."Güzel, ne giyse yakışır." diyenler hiç de haksız değil. Mademki dünyanın en şiirli dili Türkçedir, öyleyse şiir, güzelliğin Türkçeyle nefes alışı demektir. Baykal kıyılarından Bingöl Yaylalarına kadar kopuzdan saza doğru coşan şiirin sesi, milletimizin söz güzelliğine olan merakının ve ince zevkinin eseridir. Türkler, sözün güzelini sever ve güzel söze "hikmet" adını verir ona manevi değer yükler. Eskiden bilgece söylenen sözler vardı sonra mısra-ı bercesteler yazıldı. Koca Yunus sözün güzelini ararken der ki: "Bir söz söylemek gerek, melekler de bilmez ola." İnceliğe bakınız; meleklerin bile bilmediği söz aranıyor. Böyle bir söz ilahi kaynağa dayanır. Semavi ilhamlı vahye yakın söz istiyor Yunusumuz. Hangi şair kendi mısralarında, yaratılan her şeyi ve hayatımızı çevreleyen güzellerle güzellikleri aslından daha cazibeli hangi dille ve nasıl anlatabilir ki ? Orada dil susar, aşk konuşur. Buna rağmen şiir, kültür ve medeniyet tarihinin en uzun ömürlü sanatıdır. Şiir, sözün saltanatıdır. "Ağulu aşı bal ile yağ eden" sanattır. Yeter ki "Sözü pişirip diyen" Yunusların dilinde "işleri sağ eden söz" olsun.Şiir, dua güzelliğindedir. Adeta ikinci bir lisandır. Söz ile ses arasında nağmeleniştir, ahenge bürünmüş özel bir bestedir şiir. O yüzden şiir, dilin süsüdür. Sözünü bilen insanın da süsüdür şiir. Evrenin her noktası, Büyük Sanatkar'ın sonsuz ilmiyle donattığı güzelliklerin şiiridir. Bu yüzdendir ki kainat, serapa şiirden ibarettir. Gözleri, gönülleri ve ruhları kamaştıran güzelliklerin her biri ayrı şiirdir. Şiire yönelmek, büyük ilmi ve sanatı anlama yolunda "Sani-i Kudret"i idrak etmek için bir vesiledir. Bir zamanlar "Şiir devri geçti, şuur devridir." diyen Gökalp'in fikrine katılmak zordur. Şiir devri geçmez. Şiirle şuur elele, kainat ve ibret sofrasında sunulan renk, şekil, koku ne varsa gönül dili Türkçenin aynalarına yansımaya devam edecektir.Yeter ki " üstte mavi gök çökmeye ve altta kara yer delinmeye.." "SEN TÜRKİYE GİBİ AYDINLIK VE GÜZELSİN !" Cahit Külebi, dün ile yarın arasında şiirden köprüler kuran, üzerinden altın nesiller gelip de geçsin diye gönlünün bütün heyecanlarını mısra mısra nakışlayan bir söz ustası, "şair milletin çocuğu" vasfını kendi şahsında hakkıyla temsil eden bir has adam.Kökleri, Erzurum-Pasinler'e, belki de asırlar ötesi Pamirler'e dayanan, Orta Anadolu'nun bağrında Tokat'ın Zile'sinde doğup yeşil Niksar'da büyüyen, Sivas ve İstanbul'da şahsiyet kazanıp palazlanan, Edirne'de askerliğin, Antalya ve Ankara'da edebiyat muallimliğinin inceliklerini öğrenen, Avrupa ve Amerika gören, fakat her seferinde bin aşkla yuvaya dönen bir hasretin çocuğu, kumaşı şiirle dokunmuş, ince ruhlu, gururlu bir memleket sevdalısı. Yukarıdaki tek mısra bile onu ebedileştirmeye yeter.1917'den 1997'ye 80 yıllık,dört nesillik hayırlı, sade, mütevazı bir hayat onunki.. "Bize mirası kaldı" Türkçenin gül bahçelerine yakışır şiirleri. Okuyup adam olmasında iki kişi unutulamaz.Kendi hatıralarında " çok sağlam yapılı,pratik zekalı, şahin gibi bir kadın." diye tanıttığı anası ve "haşarı,haylaz küçük Cahit'i yola getiren uzun, ak sakallı,nur yüzlü sevimli Pamuk Hoca ki onu, ikide bir kaçtığı okula bağlayan ve ona okumayı sevdiren "Maarif, ruh-ı millettir." düsturuna inanmış tatlı dilli bir adam.. Yıllar akar gider.Sivas Lisesindeki öğretmenlerinden biri de A.Kutsi Tecer'dir.Aşık Veysel'i ve bazı saz şairlerini Hak aşığı halk çocuklarını, sazını "bebe gibi kollarında yaylatan" gönül gözü açık adamları da orada tanıyacaktır. Benlik ve senlik nedir anlamaya çalışacaktır. Veysel'in "Bizi yakar bizim ataş; değil miyiz hep bir kardaş" mısralarıyla, Gökalp'in " Ben sen yoğuz, biz varız." düsturunu uzlaştıracak duygu ve fikir tohumları belki de o yılların mahsulüdür. BEN'DEN SANA , SEN' DEN BİZ' E DOĞRU. Şairler ile yazarların kullandıkları bazı kelime ve kavramlardan hareket edilerek onların fikir ve duygu dünyalarının kapılarını aralamak mümkündür. Hangi duygular hangi kelimelerle anlatılmış, nasıl anlatılmış, hangi konular etrafında dönülüyor ? Bu ve benzeri sorulara dayanarak tespiti yapılan, tasnife tabi tutulan metinleri değerlendirmeyi , şair ve yazarın hayata bakış tarzını biraz da bunlara dayandırmayı doğru buluyoruz. Ben, ferdiyetin aslıdır, kendimizi idrakin hareket noktası varlığımızın ömür boyu etrafında sema ettiği cazibe merkezi ve çekirdeğidir. Ta ki "bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir." Ben anlatılmakla biter mi, o bazen her şeydir, bazen hiçbir şey. Ben, aşıktır. Önce kendine. Sonra yolunu şaşırır. Senlerin derdiyle yollara koyulur.Kendinden başkalarını sevmeye başlar.Ayrılıklara düşer, acı çeker. Hep haklıdır. Zaman zaman haksız ve pişmandır. Kendini unuturcasına sevdikleri sevgilidir, evlattır, ana, baba kardaştır; vatan, bayrak ezandır. Özlemek, ben'in öteki adıdır. Çünkü her ben, sen'siz yarımdır. Ancak aşk gelince yarımlar tamamlanır. " Ben Niksar' da evimizdeyken küçük bir serçe kadar hürdüm." Henüz sen kaygısı başlamamış serçe mizaçlı çocukta. Her şey kendi etrafında dönüyor. Uzak şehirlere gittikçe sen üstüne bin bir türlü sen'ler tanıyor,siz kalabalığı içinde sen seçimleri yapıyor. Kendi benine teselli olacak sen belki de bir hayaldir. Hayal nedense gerçekten daha etkileyici, oyalayıcı ve ömürlüdür. Yine de kendi halini arz edecek sen ihtiyacı ona en güzel şiirini yazdıracaktır . Bu şiir bir " Sen ve Ben Destanı" dır: "Senin dudakların penbe, ellerin beyaz, Al tut ellerimi bebek tut, biraz." Yalnızlık ve bencillik senfonisi biter. Belki de başka türlü yeniden başlar. Sen, "aynı ufka beraber bakılan içimizdeki benin arkadaşıdır." Teselli pınarı mıdır ? Yoksa öteki ben midir ? Hasretler baki kalır. Sen ve ben hepimiz biz olurlar. Hangi biz ? İkimiz mi, hepimiz mi ? Külebi, bu noktada sağlam bir tercih yapar. İkimizden aileye uzanan biz'i Anadolu kadar büyütür ve herkesi kucaklar : " Edirne'den Ardahan'a bir toprak uzanır, Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar." Bu toprak bizim yurdumuzdur." Bu toprak için yaşıyoruz Yol verin bize !" "Biz biliriz bizim işlerimizi, İşimiz kimseden sorulmamıştır !" Siz, aslında biz'in öteki yüzü gibidir : " Sağdıçlarım ! Sizin gibi yiğitler oldukça bu millet yaşar." Çünkü ona göre ; "Büyük bir ulusuz biz, büyük.." "Karlı dağların ötesinde, uzak.. Ne kadar uzaklık varsa Benim yurdum" kucaklamasıyla sahiplendiği memleketin güzellikleri konusundaki merakını Nedimane bir üslüpla senli benli sözlerle Tanrı'ya sorar: " Yurdumuzun göklerinde mi yerin, Hey Tanrı, bilmek isterim !" Külebi'ye göre tek şiir vardır. O da insanın kendi duygu ve düşüncelerini kendine has bir üslupla anlatmasıdır." Türk Mavisi şairi C.Külebi üzerine değerli bir çalışma yapan İsmail Çetişli "Ben ile sen arasında Külebi ölçüsünde yakınlık kurabilmiş şair azdır." diyor."Biz" sevgililerin adı olduğu kadar, aynı değerleri paylaşan kaderde, tasada, kıvançta ortak olanların da adıdır.Biz, millettir. Duygulu mısralar sevgili millete de ayrılmıştır. " Son" şiirinde : "Çalışın yurttaşlarım,çalışın kardaşlarım, Derdim ki güzel yurdum, muammer olasın !" Aşağıdaki mısralar insanlığa doğru büyür : "İstiyorum ki kadınlar her zaman Vefalı,iyi,sıcak Erkekler sağlam yapılı,çalışkan Çocuklar tosun gibi İstiyorum ki pırıl pırıl olsun Dünyamızın günleri.. Şu mısralar Cahit Külebi'nin Anadolu için hayallediği "Kızılelma" mıydı ? "Daha karışacak bütün sular, Türk mavisi bulunana kadar !" Ben ve seni aşarak biz ve size oradan,milli kalarak insanlığa uzanan şairimiz, Yunus ve Karacoğlan'ın mayası ile şiir alemine girdiğini gösteriyor. Onun romantizmi bize hastır,millidir. " Ağladığım senin içindir Güldüğüm senin için Öpüp başıma koyduğum Ekmek gibisin .." Mısraları başka türlü nasıl söylenir. Ve sonra ferdiyetin zirvelerinde dolanmalara bakın: " Senin saçların öyle gür ki Rüzgar esse kıyamet kopar !" Cahit Külebi'nin hemşehrisi olmak bana gurur veriyor. Onunla aynı okuldan mezun olmak da ayrı bir güzellik. Faruk Nafiz'in bir memleket şiirinde : "El gibi dolaşma Anadolu'nda / Arkadaş yurdunu içinden tanı !" diye başlayan mısralarını düşünüyorum.İçinde büyüdüğüm, düzlüklerinde uçurtma uçurduğum,ırmaklarında çimdiğim Tokat ve Amasya'nın kasabalarını hatırlıyorum." Aradan , elli beş -altmış yıl geçmiş ama hatıraları fırından yeni çıkmış somun gibi sıcak bir üslupla anlatan Külebi'nin şiirleri olmasaydı çocukluk yıllarımız bize bu kadar güzel ve sevimli görünür müydü ?" diye sormadan edemiyorum. Ruhun şad olsun Cahit Külebi, "Davullar zurnalar döğende" " Biz" , seni de hatırlarız Atatürk ve silah arkadaşlarını da.