Prof.Dr. M.Mehdi ERGÜZEL
Roman, tür itibariyle hayatın aynası sayılır. Hayat, huzursuzlukların tarihidir. Her insan huzuru aradığını, ona kavuşmak yolunda olduğunu düşünür. Hakikatte bu bir hayaldir. Atalarımız 'Dünyada huzur yoktur.' derken hayat tecrübelerini yansıtıyorlardı. Tanpınar´ın eserine 'Huzur' adını vermesi belki de hiçbir insanın mutlak manada ulaşamayacağı bir huzur hasreti nin ifadesi olabilir. Bence hayat daimi bir özleyiştir ve hep öyle kalır. Aksi olaydı dünya cennet olurdu. Dünya bir hasret diyarıdır. Vuslatın ancak hayali vardır.
Tanpınar gibi hem şair hem hikaye yazarı, hem idealist denemeleriyle sanat ve fikir kulelerinde uçan bir adam, makale yazarlığı ve edebiyat tarihçiliği ile bilim adamı vasfı taşıyan biri, romanlarında nasıl realist olur? Olsa olsa roman kişilerinden biri olan Mümtaz´ın şahsında kendini temsil ediyor olabilir. Belki de hocası Yahya Kemal´i canlandırdığı İhsan´da bu gerçek kişileri anlattığı, onlara yaklaştığı düşünebilir. Öteki kişilerde reel şahsiyetlerden ziyade yazarın hayatta tanıdıklarından parça parça dramatik unsurlar, özellikler olduğu söylenebilir. Yine de Huzur´daki kişiler sayısız benzerleri gibi hayata hem yakın ve hem de uzaktır. Sözün doğrusu, herkes kendi gerçekliği içinde yeganedir. Tanpınar´ın realizmi, dilinde ve hayatı bütün dramıyla verme ustalığındadır, acı ve yorucu ironisindedir.
Huzur romanındaki Nuran karakteri bir okuyucu ve edebiyat ilgilisi olarak beni rahatsız etmektedir. Böyle istikrarsız bir kadın olmak, bizzat kadınlığın özelliği değilse, roman karakteri halinde kalması tercih edilir. Tanpınar, belki de romandaki Nuran tiplemesiyle biraz evvel belirttiğimiz, ebedi hasreti, kavuşamama huzursuzluğunu yani hayatı anlatmak istemiş olabilir. 'Eşik' şiirinde de buna benzer tedirginliklerin ve huzursuzlukların mısralar boyu döne dolaşa okuyanı sıkıntıya soktuğu ve ümitsizleştirdiği görülecektir. Mutluluk peşindeki Mümtaz´a, muhatabı Nuran, sadece huzursuzluk vermiş sayılabilir. Geçici oyalanmalar, yanıltıcı yakınlıklar bu kadın tipinin sembolik olarak belki de 'yalan dünyayı temsil ettiği' bile akla gelmelidir. Kadın sevgiliden ziyade anne olduğunda farklıdır ve eşsizdir.
Mümtaz karakteri şüphesiz, Mehmet Kaplan´ın 'Bir Şairin Romanı, Huzur' başlıklı uzun ve önemli makalesindeki tahlillerden de anlaşılacağı üzere yazarın kendisidir. Çalışkan, araştırmacı, sabırlı, aşık, idealist, gelecek planları olan, daima hayal kırıklıkları yaşayan, 'nevi şahsına münhasır' dedikleri tarzda bir adamdır. Bu kadar gerilim yaşayan birisinden nasıl bilim ve sanat adamı olur? Olmuştur ve o kişi Tanpınar´dır. Sonraki yıllarda yayınlanan hatıralarından da görüleceği üzere Tanpınar 'bin hasretle delik deşik çırpınan bir ruh' tur. Herkes gizli veya aşikar biraz öyledir, dersek yazarımıza kendimizi yakın hissettiğimiz ortaya çıkar. Hem üniversite hocası, hem şair, hem romancı, hem huzur arayan, mutluluk peşinde bir aşık, işte bunlar, Mümtaz´dır, Tanpınar´dır veya ayrı ayrı içimizden birilerini gizleyen ezeli ve ebedi hasretlerin çocuklarıdır. Tanpınar hem Mümtaz´dır hem değildir. Roman, hayata benzetilse de en nihayet kurgudur ve paramparçadır..
Tanpınar´ın Suat karakterini mazur göstermeye çalıştığı tarafları hatırlanmalıdır. Fakat Suat tipi zalimdir, intikamcıdır. Kendi başarısızlıklarını, acımasızlıklarını bir zulme dönüştüren adamdır. Hastalığının bedelini başkalarına ödeten, huzursuzluğunu merhametsizlikle ortaya koyarken kimleri bedbaht ettiğini bilmektedir. Yazar onun şahsında bazı insanların varlık sebebinin başkalarına acı çektirmek olduğunu söyler gibidir. Siz onlardan ne kadar kaçmak isteseniz onlar sizi bırakmaz, kendi uçurumlarına çekmek için ne lazımsa yaparlar. Tanpınar, intihar hadisesini verirken hayat felsefesi sayılacak yorumlara girer ve Mümtaz´ın şahsında olanı olduğu gibi karşılama sayılacak yorumlara da girer.
Şüphesiz her roman kendi devrinin aynasıdır. Huzur romanının, 1940 sonrası Türkiye´sini yansıttığı, İkinci Cihan Harbi yıllarından izler taşıdığı bellidir. Savaşın Avrupa´daki hayatlar üzerinde açtığı yaraların, ülkemiz insanları ve aydınlarında tesirler bırakacağı açıktır. Sahnenin Dışındakiler romanında Balkan Harbi ve Birinci Cihan Harbi sonrası İstanbul´undan ıstırap sahneleri gösteren Tanpınar, Huzur´da anlattıklarıyla, içinde kendisinin de yer aldığı bir garib alemi 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nin keskin ironisine hazırlar gibidir. Üç devirde bir Tanpınar, yalancı ve avutucu huzuru belki de sadece şiirlerinde ve denemelerinde bulmuş gibidir..Her yazar yazdıklarıyla, konuştuklarıyla, hülasa yaşadıklarıyla Mehmet Kaplan´ın 'devir-şahsiyet-eser' üçgeni içinde mütalaa edildiğinde daha insaflı hükümler vermek mümkün olacaktır..
(Bu değerlendirmemiz, Sakarya´daki son aylarımızda (2018 sonları) ; Bolu´dan gelen Türk Dili ve Edebiyatı son sınıf öğrencilerinden bir grupla bir ödevleri münasebetiyle yaptığımız sohbetin, onlar tarafından ses kaydından çözülmüş metnidir. Keşke diğer metinler de bana ulaşsaydı. Ses ve metin hatırası kalırdı. Kendilerine başarı temennilerim ve emeklerine teşekkürlerimle?)