Prof. Dr. M.Mehdi ERGÜZEL,  Öğretmenden Okula Doğru…

.Ve sevgili çocuklarımızın sevgili öğret­menleri! Hele sizler, hele sizler. Ardahan'ın en uzak köyünden Boğaz'daki Yeniköy'e kadar ve Hakkari'nin dağ başlarından Marmaris sahil köylerinin okullarına kadar vatan coğrafya­sına dağılmış binlerce okulda talih oyunundan payına düşeni yaşayan can öğretmenler. Ya size ilk sınıftan itibaren hayran çocuklarımız? Bu rengarenk tablodan nasıl bir yoruma gi­dilir? Her biri kendi şartları içinde değerlen­dirilmesi gereken farklı iklimler, farklı rüzgar­lar ve farklı besteler. Hani nerede Tevhid-i Tedrisat? Kimi, ki­minle kıyaslayacaksınız? Hangi öğretmeni hangisiyle, hangi çocuğu kiminle? Birlik ve adalet yok gibi, olamaz da. Bunun her hal ü şart altında mücadelesi ve­rilebilir. Muş'un köyüne yahut merkezine İzmir'deki öğretim seviyesi götürebilir. Belki imkanlar genişletilebilir. Nitekim Varto'daki aynı öğretmen, tayin ve nakille Bursa'ya, Ya­lova'ya gelip orada hocalık yapabilmektedir. Bütün dava alt yapıyı, fiziki zemini her yana yayabilmek, öğretmeni yalnız bırakmamak, merkezi okullarda toplanmayı gerçekleştir­mektir. Artık nüfusun arttığı, imkanların geniş­lediği bir vasatta dağ başı öğretmenliği olmaz. Yerleşim birimlerinin kavşak yerlerinde eğitim siteleri oluşmalı, ilk-orta-lise kampüsleri, hatta yatılı kolejler, lojmanlı, güvenlikli kültür şehirleri hazırlanmalıdır. Kurda, kuşa kurban edilecek ne çocuğumuz ne de öğretmenimiz vardır. Öğretmen her bakımdan rahat olmalıdır. Koltuğundan kitap eksilmemeli, şefkatli elinin altında çocuklarımız emniyetle muhafaza olunmalıdır. Öğretmen nutukla kurtarılamaz. Öğretmenlik yapmayanlar eğitimle ilgili işlere lütfen karışmasınlar. Zaten öğretmenin de mesleğinden başka ihtisas iddiası olursa iş çığırından çıkar. Taş ye­rinde ağırdır. Öğretmenler de başkalarının iş­lerine bulaşmamalı. Öğretmen, işçinin işine karışırsa had­dini aşar, işçi de öğretmenin işine akıldanelik yaparsa ayıp etmiş olur. Her mesleğin psi­kolojisi iyi tayin edilmelidir. Öğretmen, mezun olup diplomayı alınca iş bitmez, yeniden başlar. Her şey sınıfta öğre­nilir. Sınıfa her defasında canlı ve yeni fikir­lerle gelmeyen öğretmen hakiki vazifesini yapmıyor demektir. Öğretmenin iyisi her dem tazedir. Mesleğinde kurmay olmak peşindedir. Mevcutla yetinmez, daha mükemmelini arar. Hülasa, iyi öğretmen sınıfta beklenen, özlenen öğretmendir. Bütün mesele; bu öğretmen nasıl ye­tiştirilecektir? Nasıl iyi doktor, başarılı mühen­dis, kurmay subay yetiştirmenin bir yolu varsa mükemmel öğretmen yetiştirmenin de mazide denenmiş, başka ülkelerde yaşanan örnekleri vardır. İyi öğretmen, önce belli vasıflar ara­narak seçilir. Yüksek bir eğitimden geçirilir, her bakımdan hazırlanır. Nerelerde? Büyük şehirlerin uygun merkezlerinde, akademik se­viyelerde ve uygulamalı mekanlarda, çelik bir irade, hedefini iyi bilen bir iman ile irfanı yoğrularak. Sonra vatan sathına dağılırlar. Üniversite üstü eğitim yapmışlar, doktora tez­lerini almışlar, konferanslarla pişmişlerdir. Bu vasıflı öğretmenlerin eli kalem tutmaktadır. Hi­tabetleri geliştirilmiştir. Mesleki zaafları adeta yoktur. Sahalarına hakimdirler. Onların her biri Yunus gönüllü, Köroğlu gözükaralığında birer alperendir. Branşı ne olursa olsun böyle bir öğret­men hukuktan anlar, iktisat bilir, sağlık me­selelerine aşinadır. Felsefi-siyasi kavramlarda hata yapmayacak kadar birikim sahibidir. Sanat zevki yüksektir. Tarih şuuru kuvvetlidir. Milli hedeflerimiz ve dünden yarına vatan coğrafyamız, hafızasında dipdiridir . Kaybettiğimiz öğretmeni bulana kadar aramaya devam etmek zorundayız. Uzaklara gitmek gerekmez. Milli geleneğimizde hangi muallimin hangi vasıflara sahip olduğu bel­lidir. Modern unsurları bu değerlere ilave ederseniz, sahici öğretmen aramızda yetişecek­tir. Yeniden keşfe çıkar gibi onu öz bahçe­mizde tekrar filizlendireceğiz. Muallim ve mu­allimeler, milletimiz yarına nasıl hazırlanacaksa ona göre yetiştirilecektir. 21. asrı Türk-İslam asrı olarak gören siyasi kadrolar, işe önce eğitim ve öğretmenden başlamazlarsa hepi­mize yazık olur. Büyük hedefleri olan mil­letlerin çocukları; küçük görüşlü, ufuksuz öğretmenlere teslim edilemez. Öğretmenin muhatabı en değerli varlık olan insandır. İnsanın biyolojik sıhhatini ko­ruması için yetiştirilen hekim, lise sonrası altı yıllık tahsilden geçerek ancak pratisyen dok­tor oluyor da öğretmen için niye 4 yıllık yüksek okul kafi gelsin? Uzman doktor için bu süreye iki-üç yıl daha ilave edildiği düşünülürse öğretmenin fakülte üzeri aka­demik kariyer alması kaçınılmazdır. Yüksek lisanslı ve doktoralı öğretmen sayısı hızla artırılmalı, müesseseler erbabının eline verilmelidir. Kayırılanların sal­tanat makamı gibi yıllarca kuşattığı idari kad­rolar, rekabete ve hizmet yarışına açılmalıdır. Yöneticilik süresi insaf ölçüleri içinde sınırlanmalıdır. Demokra­siye yakışır seçim sistemleri geliştirilmelidir. Her eğitimci vasıflarına göre bir yerlere ge­leceğine inanmalıdır. Biz istikbalin bu yönde gelişmelere açık olduğuna inanıyoruz. Şairin iki mısraı burada gayri ihtiyari dilimizden dökülüyor: Ağlayın su yükselsin belki kurtulur gemi! / Anne seccaden gelsin, bize dua et e mi. Büyüklerimizin anlattığına göre gözü yaşlı anneler, yüz, iki yüz yıl önce beşiklerdeki be­belerine dualarla birlikte ya şehit ya gazi ol­malarını temenni eden ninniler fısıldarlarmış. O anneler, vatan-millet-din ve devlet uğruna şehitliğin en yüce makam olduğunu biliyorlardı. Beşiklerdeki balalar büyüdüler ve cephelerden cephelere yiğit ordular halinde yürüdüler. Yaralı vatan yüzbinlerce şehadetle sarsılırken bize istiklalin hazzını ve gururunu bıraktılar. Bu emanet, şerefli nesillerle muhafaza edilir ve yeni asra ihtişamla hazırlanırsa, alnı­mız açık olur. Bu işi başaracak nesilleri ancak yüksek vasıflı, imanlı, modern öğretmenler yetiştirecektir. O öğretmenleri hasretlerle, gay­retlerle, dualarla bekliyoruz. Çare, Vakıf Okullarında ve Eğitim İşletmelerindedir. Milli Eğitim davasında muvaffak ola­bilmek için mevcut durumun bütün açıklığı ile ortaya konulması, hataların tesbiti ve çareler üzerinde uzlaşılması şarttır. Çocuklarımızın talim ve terbiyesinde, yokuştayızdır hatta bazı bakımlardan çıkmaza girmişizdir. Son 50-60 yıl içinde kendini yenileyemeyen Cumhuriyet dönemi Türk resmi eğitimi, 20-30 yıldır giderek artan bir çözülüşle çağın gerisinde kaldığı gibi, çoğumuza göre düzelme yolunda ciddi arayışlar içinde de değildir. Bir zamanlar üst üste yapılan ve artık nedense yapılmaz olan Milli Eğitim Şuraları da özlenen hamleleri gerçekleştirme hususunda kamu oyunu harekete geçirecek hiçbir düzenleme getirmemiş gibidir. Artık ilk ve orta dereceli okullarımızda ­nüfusa nisbetle, beklenildiği ölçüde bilgili, kültürlü, sanata yatkın, seçerek okuyan ve araştıran gençler yetişmemektedir. Ders prog­ramları (müfredat), sınıf geçme usulleri, im­tihan tarzları aşınmıştır. Sürekli değiştirmeler ve politik müdahalelerle resmi uygulamalar yıpranmış, güven büyük ölçüde zedelenmiştir. Eğitim bu çıkmaz sokaklarda kendi haline bırakılamaz. Dünya hangi eğitim düzenleme­leri içindeyse, bizim de bu sahada milli ve asri toparlanışı gerçekleştirme mecburiyetimiz vardır. Temel eğitime giriş yaşı 5'e kadar in­dirilebilir. Japonya'da 4 yaşlarında başlaması, gelenekli terbiyemizde çocuğun eğitiminin erken yaşlara alınması, tesadüf değildir. Şuur­lu tercihler, en değerli varlık olan insanın çok küçük yaşlarda istikbale hazırlanması yolun­dadır. Yuvalar ve ana okullarını takiben zaten sosyal hayata alışan çocuk, bilhassa nüfus kesafetinin yüksek olduğu yerlerde okuma yazma isteğini 5 yaşlarında duymaktadır. Temel eğitimi; 6 yaşın üzerine 4+4 değil de 5 yaşın üzerine 3+3+3 şeklinde 3 kademe halinde düzenlerseniz, ilk 3 yıl oku­ma-yazma, şiir, şarkı, dua, folklor, oyun, konuşma ve nezaket eğitimi; ikinci 3 yıl; tarih, coğrafya, ma­tematik, Türkçe kültürü, milli-İslami-modern değerler eğitimi, üçüncü 3 yıl da branşlara ay­rılış, eğilimlerin tesbiti, ilim ve irfana yönelme dönemi olur. Böylece, yetiştireceğimiz insan modelinin, gençliğinin eşiğinde iken, lise önce­si nereye gideceği hususundaki tesadüfler, büyük ölçüde ortadan kalkmış olur. Böyle bir temel eğitimden sonra artık li­seler genel liseler değildir. Edebiyat, Fen, Ti­caret (İşletme), Teknik, Mühendislik, Sağlık, Hukuk, İlahi­yat, Güzel Sanatlar, Ekonomi, Ziraat, Eğitim ve El Sanatları ... gibi isimler alabilecek çok yönlü Temel Bilimler, Kültür Alanları ve Genel Ka­biliyetler sahasında kurulmuş liselerdir. Belki de her lisede bir kampüs halinde bu liselerin teşkilatlı birimleri vardır. En az 50 yıldır her çocuğun kabiliyetine göre yönlendirilmesini, buna uygun okullarda okumasını isteyen biz değil miydik ? Lisede iken doktor olmayı hayal eden bir genç kendini tesadüflerle Hukuk ko­ridorlarında buldu, siyaset tahsil etmek isteyen de neye uğradığını bilemeden mühendis olu­verdi. Örnekleri hepimiz biliyoruz. Şahsi ter­cihiyle meslek sahibi olduğunu söyleyen çok az kimse vardır. Bu affedilmez yanlışın düzel­tilmesi şarttır. Mevcut eğitim sistemi; resmi hakimiye­tini zaman içinde terk etmeli, devlet çok iyi yetiştirdiği namuslu ve uzman rehber denetleyiciler ile eğitimi milli bir politika olarak takip etmeli fakat uy­gulayıcı rolünü yavaş yavaş millete, vakıflara ve işletmelere bırakmalıdır. Zaten bu yönde uygulamalar ve temayüller artmaktadır. Vakıf Uygulaması Bir Koruyucudur, Yücelticidir. Okullar, sadece müdürler ve yardımcıları tara­fından değil vakıf mütevelli heyetleri, öğrenci ve veli temsilcilerinin de bulunduğu bir düzenle daha tabii, demokrat bir yapı içinde idare edilmelidir. Vakıf okullarının sorumlusu artık sadece devlet değildir. Belki devletin temsili üçte bire inmiştir. Sorumluluk tabana yayılmıştır. Okulun bir bütçesi vardır. Merkezden tahsisat beklenmez. Vakıf yönetimi şeffaftır. Genel Kurul, Yönetim Kurulu, De­netim Kurulu vardır. Okul idaresi, meziyet­lerine göre seçilmiş iddialı ve rekabet edebilir bir eğitim kadrosu içinde yer almaktadır. Görevleri de ilanihaye değil, başarılı oldukları müddetçe devam etmektedir. Vakıf okulları, öğrencinin ve velinin du­rumu yakından takip edebildiği canlı bir yapıya kavuşturulmuştur. Kendini Milli Eğitim davasına vakfedecek insanlar, meselelere vakıf olamazlarsa, yerlerine yapacaklar gelir. Sistem kendi içinde kendini yeniler. Seçim ve istişare esastır. Her aile; evladını gücü nisbetinde har­camalarına katılacağı bir vakıf okuluna ve­rirken, gelişmeleri her an takip edeceği Vakıf Genel Kurulunun da tabii üyesidir. Bilgi ala­bilir, teklif yapabilir, itiraz edebilir, ikna ede­mezse ikna olunur. Karşısına asla Hükümet dedikleri çatık kaşlı zat çıkmaz, kimse ona so­murtmaz. Devlet ise hukuk şemsiyesiyle devrede ve denetleyici üst yapıdır. Siz hiç resmi okullardaki tavır ile vakıf okulları yahut özel okullardaki davranışın, fiziki yapının aynı olduğunu söyleyebilir mi­siniz? Verin viraneyi bir vakfa yahut müteşeb­bise, orayı abad eylesin. Yepyeni bir okulu da 3-5 kişilik bir resmi yönetim kadrosuna teslim edin, 10 yılda kendi haline bıraksın. Niye öyle oldu­ğunu soranları da sevgili müdürümüz koltu­ğunda rehavetle şöyle cevaplasın: Ne yapa­yım kardeşim, mevzuat böyle, devlet para göndermiyor, tahsisat yok, veli yardım et­miyor, eleman alamıyoruz. Kütüphane, la­boratuvar kuracak paramız yok, öğretmenle­rimiz eksik, kömür alamadık, elektrik-su bor­cumuz bilmem kaç milyar. Ve böyle uzayan bir liste ile konuşsun. Öyle ya, devletin me­muru ne yapabilir ? Bir vakıf okulu müdürünün böyle konuşmaya hakkı yoktur, mazereti olamaz. O mazeret makamında oturmak değil başarı gös­termek ve netice almak üzere mütevelli heyet­çe seçilerek getirilmiştir. Başarısı nispetinde kuvvetlidir ve mükafatlandırılır. Vakıf okulları, veli aidatı ve hayır­sever desteği ile kuvvetlendiği gibi başarılı ­fakir öğrencilere burs da verir. Mahalli ida­relerin okullara belediye hizmetleri ve altyapı yardımları yapacağı da düşünülürse, yeni işleyiş, bugünkü haliyle, devrini tamamlamış görünen okullarımızın ayağa kalkması, yeni bir atılımla 21. asrın şafağında, Cumhuriyet'in 100. yılına doğru, pırıl pırıl nesil­lere kucak açma dönemini başlatabilir. Devletçi anlayışın bütün dünyada terk­edildiği, ferdi teşebbüs ile resmi teşebbüs arasında üçüncü yol diyebileceğimiz gelenekli-modern bir vakıf eğitimi anlayışının kökleşeceği ülkemizde eminiz ki gençler ve çocuklar da şaşkınlık ve güvensiz­likten kurtulup erken yaşlarda şahsiyet ka­zanmaya başlayacaktır. Zamanımızın gençlerinin önemli bir bölümü niye İşletme, İktisat, İletişim, Ulus­lararası İlişkiler, Hukuk, Özel Öğretmenlik, Tıp, Sağlık Bilimleri, Yazılım Mühendisliği, Sağlık Yönetimi,. gibi alanlara yöneliyorlar? Bunun üzerinde düşün­mek lazımdır. Türkiye'de bu gençlerin bilgisini uy­gulayacağı binlerce okulumuz var. Modern işletme bilgileriyle idealist ve dürüst kadrola­rın tecrübeli eğitimcilerle işbirliğinden mem­leketimiz neler kazanır, düşünebiliyor mu­sunuz? Uyuşuk, aciz ve mazeret üreten donuk yönetimlerin yerini atak, çareci, çözüm ürete­bilen gençler mutlaka almalıdır. Ülke genç es­kiten bir arabesk meydanı olmaktan kur­tarılmalı, köşe dönmenin binbir oyuncusu yerine 21. asrı Türk-İslam asrı yapacak çağdaş id­diada ilim, sanat ve fikir idealistleri hazırlan­malıdır. Her hizmeti merkezden bekleyen, dev­leti yıpratırken milleti zaafa uğratan, bindiği dalı kesen zavallı, çilesiz, gayesiz nesillerle bir yere varılamaz. Bir vazifede başarılı ola­mayanlar, hazır kadrolara fırsat verme fa­ziletini göstermelidir. Babalar, yapamadıkları işler için evlatla­rına yer açmalıdırlar. Başarının da çağları var­dır. Büyük şehirlerden başlayarak köylere kadar uzanan eği­tim zincirinde binlerce okul inşa etmiş olan kadrolar, bu ko­nuda millet desteğini daima yanında bulmuş­tur. Fakat artık şartlar değişmiştir. Resmi eği­tim politikaları, dünyadaki sür'ate ayak uy­duramamaktadır. Gençler aldıkları eğitimden memnun değildirler, yenilik arayışındadırlar. Onların mensup oldukları çağa uygun eğitim hamlelerini gerçekleştirmek zorundayız. İleri dediğimiz ülkeler her vesile ile terbiye sis­temlerine yeni yorumlar getirirken biz durgun bir yapıya rıza gösteremeyiz. Hz. Ali'nin Çocuklarınızı kendi devriniz­den daha ileri bir anlayışa göre terbiye ediniz. Unutmayın ki onlar sizden sonraki bir za­manda yaşayacaklardır, mealindeki sözünü herhalde iyi idrak etmek lazımdır. Biz ekonomide olduğu gibi hatta onun da temellerini oluşturan eğitimde milletin sesi demek olan vakıflaşmayı ve devletin sıkı de­netimindeki özelleşmeyi samimiyetle sa­vunuyoruz. Devlet; eğitimde üçte birlik bir paydan ileriye bir rol almamalı, rekabete açık şartları hazırlamalıdır. Bu arada ekonomik manada karma sayılabilecek esneklikler içinde yatılı okullar, burs destekli eğitim kuruluşları, özel ve yarı resmi vakıf okullarının açılması da teşvik edi­lebilir. Böylece oluşan müesseseler kendi ara­larında rekabet ederek yarınki Türkiye'nin, çok sesli demokrat eğitim kimliğini daha zen­gin bir seviyeye ulaştıracaklardır. Eğitim Şu­ralarından maksat mevcudu muhafaza değil, zaafların giderilmesi ve en az 5-10-20 sene sonrası­na alınacak tedbirlerin kararlaştırması olma­lıdır. Bu işleyiş gerçekleşirse, 10-15 yıla var­madan meyvelerini verecektir. Öğretmen iti­barını kazanacak, çocuklar ve gençler de­mokrasi içinde kişilik bulacak, ana-babaların da zaten içinde yer aldıkları sistem dolayısıyla yüreklerine su serpilecektir. Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler..