Prof.Dr. M.Mehdi ERGÜZEL - Üniversite Kazanmak ve Bitirmek  Uğruna ...

Medeni insanların çağın farkına vararak yaşamaları demek olan eğitim seviyeleri, memleketteki ilim ve kültür hayatıyla pa­ralellik arz eder. Bu seviye; alimlerin, yazar­ların ve sanatkarların dünyada bıraktığı tesirle de ölçülür. O yüzden bilhassa üniversiteler; ülkelerin, burçlarında ilim bayrağı dalgalanan hür düşünce kaleleridir. Zihnen gelişmiş toplumlarda ana-baba­lar evlatlarına okumayı, adam olmayı, üniver­site tahsili yapmayı, en az bir yabancı dil öğ­renmeyi vazgeçilmez hedefler olarak göster­mektedir. Bu tabii dileğin gerçekleşmesi yo­lunda çocukluk ve ilk gençlik yıllarının son derece sağlam ve sistemli bir tarzda düzen­lenmesi icab eder. Üniversiteye doğru gider­ken eğer 8-18 yaşlar arası ilk-orta-lise çağları şuurlu bir disiplinle ayarlanmamışsa işler karışır, beklenen gerçekleşmez. Bazı Uzak­doğu toplumlarında 4-8 yaşlar arasının bile ve­rimli değerlendirildiği düşünülürse, İslami eği­timde çocuğun terbiyesine henüz doğmadan, anne ile birlikte başlanmasına neden önem verildiği daha iyi anlaşılacaktır. Bırakınız çocuğun ilk ve hakiki öğret­meni anneyi hazırlamak işini, üniversiteye yöneltme hususunda bile devletimizin milli eğitim planında hepimizi tatmin edici ciddi bir çalışması yok gi­bidir. Var mıdır ? Temel eğitim sayılan 4+4'te, ilk sınıfı okuma-yazmayı öğ­renme yılı kabul edersek, takibeden 7 yılın her bakımdan sağlıklı, düzenli, şuurlu bir is­tikbale hazırlama dönemi olması gerekirdi. Halbuki ülkemizde ilk okulun diğer 3 yılı ve takib eden orta okul, birbirine fazlaca ilaveler yapmadan çocuklarımızı ilk gençlik çağının eğitim mekanı olan liselere şaşkın ve perişan bir yalnızlık yahut kabuğunu kırmış bir per­vasızlık içinde atıvermektedir, deniliyor. Zekası parlak olanların bir kısmı, ilkokulun başından itibaren aile telkin ve baskılarıyla ezilircesine seçilerek Türkçeyi ne­redeyse unutacakları Anadolu Liselerine ve özel kolejlere körpecik çağlarında bırakılmış­lardır. Çocukluklarının coşkusunu yaşamadan girdikleri bu cenderede hazırlık-orta-lise 7-8 yıl boyunca ana dillerinin üçüncü sıraya düştüğü çift yabancı dil eğitiminin kıskacında buna uygun bir üniversite kazanmanın ger­ginliğini yaşayarak büyümüşlerdir. Başka o­kullardaki emsallerinden tavır ve edada, zevk, giyim ve dünyaya bakış tarzında derin ayrı­lıklarla uzaklaşmışlardır. Onlar, anne-babaları için özel sohbetlerin övünme vesilesidir. Yetiştiği topluma tepeden bakmaya alışması gereken farklı imtiyazların çocukları olarak artık bizden koparılma çağını yaşamaktadırlar. Ya diğerleri? Ortaokulu takiben yollar çatallanır. En çalışkan ve zekiler Fen Liselerine giderken bir kısmı da Anadolu Meslek Li­selerine ve Özel Vakıf Liselerine, askeri ve mesleki (İmam Hatip, Ticaret, Kız Teknik, Erkek Tek­nik ... v.s.) liselere uçuşurlar, ... ve sonra yarı­dan çoğu yüzbinlerce orta okul mezunu, bir zamanların gözde okulları bu günün kendi haline bırakılmış genel liselerine doluşurlar. Gayesiz, yarının­dan endişeli, üç, dört sene sonra ne olacağından habersiz, hazırlıksız, daha lisenin ne oldu­ğunu anlayamadan üniversiteyi kazanamamak korkusu yürekleri sarar. Programlar ve öğretmenler ikide bir değişmektedir. Boş geçen derslerin acısına dolu derslerin ihmal ve acemiliklere kurban edilmiş zorlukları eklenir. Kimisi lise 2'de uyanır, çare arar. Parası varsa okul kursu yahut özel kurs merkezlerine gider. Varlıklı ise özel öğretmen peşine düşer. Fakir, mustarip ve mütevekkil ailelerin çocukları da boy boy, yer yer bek­leyişler içinde, hele bir o günler gelsin de.. derken aylar akar, gider. Kimse kimsenin umurunda değildir. Herkes bir başkasında so­rumluluk arar. Öğrenci beğenilmez, öğretmen beğenilmez, veli beğenilmez, idareciler beğe­nilmez. Bu kadar memnuniyetsizlik, elbette girift problemlerle iç içe olmaktır, gerginliktir, ümitsizliktir; arabeske, öfkeye, hırçınlığa da­vetiye çıkarmaktır. İdeal Öğretmeni Ararken. Nerede 30-40 yıl öncelerdeki o canım sırdaş abla, amca öğretmenler? Onları kimler, nasıl yetiştirmişti ki o kadar sevilmişlerdi ? Bu günkülerin derdi başından aşkın. Bir çok konuda haklılıkları hepimizce malum. Fakat feragat ve fedakarlık bu kadar kolay mı terk edilmeliydi ? Aldıkları paraya göre öğretmenlik yaptıklarını söyleyenler bile varmış; bu pa­rayla, bu kadar ders olurmuş. Halbuki gencin o yaşlarda çok iyi yetiş­miş, idealist eğitimcilerin samimi ilgisine ih­tiyacı vardır. Lise çağı, bedeni toparlanma kadar kültürel şahsiyetin de filizlendiği, sanat eğilimlerinin canlandığı, tereddütlerle dolu zik­zaklar dönemidir. Dışarda duyulan her söz, dinlenen her şiir ve şarkı, çatılan her kaş, çehreye yönelen her bakış, dostane veya sinsice uzanan her el, binbir mana halinde kişiliğini sarsmaktadır. Gencin ayakta kalabilmesi ve kendini idrak ederek yarını görebilmesinin sırrı, adeta her ders sınıfa beklenen öğretmenin ilim ve ir­fanla mühürlü olması gereken dualı dudakla­rında gizli gibidir. Rahmetli hocam M. Kap­lan'ın dediği gibi ... Öğretmen vazife duygu­suna sahipse, davranışlarıyla bunu telkin eder ... Öğretmen sınıfa girince; gürültü, patırtı birdenbire kesilir ve düşüncenin gelişeceği güzel bir sükut meydana gelir... Düşünce­lerine çeki-düzen vermeyen öğretmen ge­vezeliğe düşer, zamanı boşa harcar. .. Öğrenci bunu fark eder. Öğretmen kendisini ciddiye almadığı için o da öğretmenini ciddiye almaz. Böyle bir sınıf cılk bir yumurtaya döner. Bu bir bozulma alametidir ... İdeal öğretmenin tanıtıldığı yazının tamamını okumanızı isterdim. (M. Kaplan'dan Seçmeler, Cilt 1; T. Ede. Dergisi. Mart 1987) İdeal öğretmen, her öğretmenin içinde var olan ama gitgide nefesi kesilen, hevesi kırılan biri midir? Yoksa bilmediğimiz bir yerlerde yarını mı hazırlamaktadır? Fakat heyhat, çoğumuza göre, yıllar var ki ne bu sihirli rayiha var sınıflarda ve ne de aydınlık ilim irfan çağlarını başla­tacak diri nesiller! Çocuklarımız nice zaman­dır tomurcukken sararıp soluyor. Eğitim için de bir Namık Kemal feryadı mı bekleniyor: Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini? Üniversite kapılarına dayanan yüz bin­lerce genç, aynı eğitimin mahsulleri oldukları halde aralarında bilgi, ahlak, tavır ve kabiliyet bakımlarından inanılmaz uçurumlar var. Her biri bir yerlere mensup ve yekdiğerine peşin fikirli. Bazıları da fikrin ne demek olduğuna dahi yabancı olacak kadar fikirden azadeliği tercih etmişler. Ben kim­seye karışmam, kimse de bana karışamaz ... Herkesin fikri kendine ve ... ben başkası gibi düşünmek zorunda mıyım, diye diye za­manla, gün gibi aşikar gerçeklerden bile kaçmalar, bocalamalar içinde kendini ararken çıkmaz sokaklarda kaybolmalar ve belki de ba'de harabü'ş-şebab"(gençlik harab olduktan sonra) gecesinde faydasız, geç uyanmalar. Bir ülke düşünün ki, lise mezunlarının YKS'deki başarı nispeti % 40-50'leri aşamaz. Her yüz lise mezunundan 50'si nasıl açıkta kalır ? Bunların da bir kısmı borç harç imkanlar arayıp bularak Vakıf Üniversitelerine girebilmişlerdir. 10-12 yıl önce ilk okula başlayan bu çocuklardan elene elene zaten belki sadece yüzde 30'u üniversiteye girebilmiştir. Siz buna eğitim sistemi mi diyorsunuz? Lise 2 ve 3'lerde özel derslere ve kurs merkezlerine gidenler, mevcut öğrencilerin hali vakti yerinde olan önemli bir kısmıdır. Liseyi bitirip yüksek okul kazanama­yanlar da hafta arası bir test okulundan farksız olan yerlere paralar dökmektedirler, deniliyor. Kitapçılar, sahaf çarşıları test kitabından başka şey satamaz olmuşlardır. Bir roman 20 lira ise bir test kitabı 40 liradır. Sosyetede pahalı özel ders almak bir sınıf farklı temsil eder hale gelmemiş midir ? Siz buna eğitim sistemi mi diyorsunuz? Halbuki bütün okullar, şehirlerden başlayarak, adım adım hazırlanarak , yarı özel statüde vakıf olsalar, devlet-millet -eğitimci işbirliği ile gelenekli-modern-demokrat bir işleyişe kavuşturulup dünyadaki gelişmeler ışığında kökten kopmadan yenileştirilseler, bütün bu tezatlar yaşanmayacaktır. Hangi bakan gelirse gelsin sağlam bir sistemi hazır bulacaktır. Fiziki altyapısı, eğitim-öğretim kad­rosu, öğrenci potansiyeli birbiriyle uyumlu eğitim müesseseleri kurmak zor değildir. Özel okul açanlar ve vakıf okulları kuranlar, öğren­cileri ile dünya çapında başarılar kazanıyorlar. Öyleyse yanlışlık, kendini yenileyemeyen resmi eğitimde midir? Devletçi eğitim, yerini en az üçte iki nispetinde öğret­men-müteşebbis-öğrenci üçlüsüne devretme­li, kurulan vakıf okulları, devletçe sağlam de­netime alınarak hukukun kanatları altında is­tikbale yürümelidir. Yoksa bu memlekette daha çok nesiller heba olur. Bir zamanlar bir pop şarkıcısının Kararsız Geceler klibi bir Haba­bam Sınıfını gösterip duruyordu. Buradaki sah­nelerde millete şu mesaj veriliyordu : Siz ne di­yorsunuz? İşte biz böyle yetiştik. Böyle olma­mız istendi ... Ne ektiniz ki ne biçeceksiniz ? Bir başka ufuktan duyduklarım da şöyle: Ey milletin çocukları sahipsiz değilsi­niz. Hataların, gafletlerin hatta bazı ihmal­lerin farkındayız ve uzak olmayan bir ge­lecekte memleket evlatları bu yanlışlıklar ko­medyasından kurtarılacaktır. Bütün bu olup bitenlere bakarak Türki­ye'de üniversite kazanmak uğruna neleri feda ettiğimizi düşünüyor ve acı çekiyoruz. İnşallah söyleyen doğru söylemiştir: Büyük saadetler büyük acıların yanı başındadır! Milli Eğitim'de saadet asrını özlüyoruz. Kaybetmek üzere olduğumuz öğretmeni arıyoruz. Evet, yıllar var ki, öğretmen kendi dertleri içinde kaybol­muştur. Onu tekrar sevgili öğretmen haline getirecek maddi-manevi desteklere ihtiyaç vardır. İdeal öğretmen, ideal sınıfa dönmelidir. Öğrenci­siyle- eskiden olduğu gibi-tek tek ilgilenir hale gelmelidir. Bugün bazı öğretmenlerin bedeni sınıfta, duyguları ve dikkatli evinde, ikinci işin­de -belki de- geçim derdindedir. Dünkü ilkokul öğretmeni bile mağdur değildi. Düzgün giyinir, lokantaya gidebilir, gazete-dergi-kitap alabilirdi. Esnaf arasında yeri vardı. Güzel konuşur, kibar davranır, saygı görür, örnek olur, kendisine danışılırdı. Hocam, siz daha iyi bilirsiniz, diye başlayan cümleler gayet tabii idi. Bugün acaba lise öğretmenine bile böyle yaklaşan kaç esnaf kalmıştır? Veresiye defterlerinde listesi ka­baran, giyimini ihmal eden, avamdan biri gibi konuşup davranan hatta ümitsizlik ve boş vermişlik telkin eden halleriyle günümüz öğret­meni -istisnalar dışında- asıl hüviyetinden uzaklaşmaktadır. İçimizi burkan soru: Öğretmen hayallerdeki özelliklerine nasıl kavuşturula­caktır? Ya fakülte bitirip de atama bekleyen yüzbinlerce öğretmen adayı? Fakülte bitirmenin anlamsız hale gelmesi ne demektir? Çözüm için kıyasıya tartışmaların olacağı her yıl yapılması gereken Milli Eğitim Şuraları neden düzenlenmez? Son 20-30 yıl içinde olup bitenler teşhis ve tahlil masasına getirilmedikçe, cevaplar bizi sağlıklı teşhise götüremez. Oyalamadan ibaret kalır, ancak zevahiri kurtarır. Öğretmenin canına okunmuştur. İlk­okulda; dergiler, kurslar, yardımcı kitaplar arasında kıskıvraktır. Kendi kültürel kişiliğini bulabilme imkanlarından mahrum bırakıl­mıştır. Müfettişlerle okul idaresi, Demokles'in kılıcı gibidir tepesinde. Ortaokul ve liselerde öğretmenler, sürekli değişen ders programları ve yönetme­likler karmaşası içinde mesleğe güvenlerini kaybederek, basitleşen eğitim anlayışı ile adeta sınıf geçirme memuru durumuna düşü­rüldüklerinden şikayet etmektedirler. Yıllar içinde o genç idealistten geriye; adam sen de, milletin geleceğini ben mi kur­taracağım? Zaten benim derdim bana ye­tiyor, çaresizliği ve yılgınlığı kalmıştır, deniliyor. Halbuki özlenen öğretmen her se­viyedeki okullarda çocuklar ve gençler için her haliyle bir semboldür. Öğretmene güvenin sarsıldığı bir ülkede, kime nasıl güveneceksiniz? Öğretmen iyi yetişmişse, iyi yetiştirir. Şahsiyeti sağlam bina edilmişse o da sayısız karakter abideleri inşa eder. İnsanoğlunun şahsiyet oluşumu, gecekondu muamelesine tabi tutulmamalıdır. Memlekette artık yer yer karakter ucubelerinin ortalarda dolaştığı söyleniyorsa acı acı düşünmek lazımdır. Demek ki muallimler çocuklarımızın ahlaki hayatı üzerinde eskisi kadar etkili olabilme iradesini kaybetmişler. Okulun dışı, okuldan daha te­sirli duruma gelmiş. Öyleyse ya okul, dışarısını zararsız hale getirecek yahut okul gücünü kay­bede kaybede diploma veren resmi daireye dönecektir. Sınıfa bilgisiyle ve manalı otoritesiyle hakim olamayan, davranışları ve kültürüyle saygı telkin edemeyen bir öğretmenin ve­rebileceği ne kalmıştır? Zaaflarla dolu bir öğretmenler topluluğundan ancak problemler kumkuması bir gençlik doğar. Öğretmeni ve okulları kurtarmanın zamanı gelmiş ve geçmek üzeredir. Bazı müesseselerin hantallığından bahsedilir de ne­dense sayısı bir milyonu aşan irfan ordumuzun problemleri ve okulların hantallığı, objektif ölçülerle enine boyuna konuşulmaz. Sadece ağlanır ve şikayet edilir. Halbuki resmi okulların çoğu gözden geçirilmeye muhtaçtır, bazıları belki de dökülmektedir. Bakımsızlık, ilgisizlik ve izdiham, bazı bölge­lerde candan bezdirecek seviyededir. Memur ve müstahdemlerin hizmetlere tam yetişemedikleri söylenmektedir; okullar, profesyonel yarışın, rekabetin dışında mı kalmışlardır? Velilerden ve öğrencilerden edi­nilen bilgilere göre, rehberlik uzmanları, görevlerini beklenilen ölçüde yapamamakta, bazıları da bürokratça oda­larına kapanıp oyalanmaktadırlar, deniliyor. Birçok mü­dür ve yardımcılarının bürokrat tavrı benimsemiş, masalarını ve süslü odalarını çok sevmiş oldukları düşüncesi, yaygın kanaattir. Büyük şehirlerde idarecilik, bir görüşe göre, 8-10 yıl devam eden bir alışkanlığa dönmüş, yeni yetişenlere idareci olma yolları adeta kapanmıştır, deniliyorsa, sebebi olmalıdır. Yıllan­mış bazı yöneticilerin kendilerini yenilemek gibi önemli bir ihtiyacı temine zamanları yok gi­bidir. Hizmet içi kurslara dinlenmek için önce onların gittiği ve çok da yenilenmiş olarak dönmedikleri bellidir. Onlara ulaşmak meseledir. İşleri çoktur, telaşa mahal yoktur.