Emekli Öğretmen,  Ahmet ACAROĞLU 

Bugün medyamız üzerine bir söyleşi yapalım istiyorum. 18.yy'dan itibaren kamusal alanda siyasi erke karşı halkın ortak dert ve özlemlerini örgütleyen veya somutlaştırıp şekillendiren medyanın tarihsel gelişim içindeki serüveninden bahsedelim istiyorum. Çünkü medyanın geçirdiği evreler toplumun aydınlanma süreçleriyle doğrudan ilişkili. Bir kere medya dediğimiz zaman, sırasıyla söylemek gerekirse gazete, radyo ve televizyon anlaşılmalıdır. Gerek Fransa, gerekse İngiltere'de devrim öncesi krallık tabusunun veya kralın otoritesinin sorgulanmaya başlaması halkın sesine aracı olan gazeteler sayesinde olmuştur. O yönetim biçimlerinde toplum; ruhban sınıfı, asiller ve bir de soylu olmayanlardan yani halktan oluşuyordu. Bu üç gücün yanına 18.yy'ın sonlarına doğru adına MEDYA denilen bir dördüncü güç eklenmiştir. Demokratik rejimlerde ise yasama, yürütme, yargı erkleri mevcuttur. Bu nedenle medya dördüncü güç olarak anılır. Katılımcı demokrasilerde devlet veya hükümetlerin düşündükleri ve yaptıklarının gözlemlenmesi, yasama çalışmaları kapsamında da parlamentonun halk tarafından denetlenmesinde en önemli ve etkin araç yine medyadır. Medya başka seslerin, farklı notaların, değişik düşüncelerin tükenmeyen pınarı, yani bir anlamda halkın gören gözü, duyan kulağı, konuşan dilidir. Kimsesizlerin kimsesi, dertlilerin çaresidir. Üzülerek söylemeliyim ki; zaman içinde ve özellikle de günümüzde medya bu kutsal misyonundan uzaklaşmış, kapitalist ve egemen yapının parçası haline gelmiştir. Medyanın politik iktidar ile iç içe geçmesi kendi intiharı, demokratik yaşam idealinin iflasıdır. Belki bu nedenle dördüncü gücün yerini günümüzde sosyal ağlarıyla, bloggerleriyle, fenomenleriyle beşinci güç denilen sosyal medya, yani İNTERNET almaya başlamıştır. Çünkü bu daha geniş bir özgürlük alanıdır. Yönetimlerin otoriterleşmesi, diktatörlük iştahlarının bir karabasan gibi üzerimize çullanması ,21.yy'da tüm dünyayı titreten ve korkutan en büyük tehlikedir. Diktatörler aykırı sesleri sevmez, muhalefete tahammül etmezler, edemezler. Tahakküm saltanatın devamı için bir zorunluluktur. Halbuki gelişmiş demokrasilerde muhalefet ayak bağı değil, bir ihtiyaçtır. Herkesin koro halinde "Padişahım çok yaşa "diyerek alkış tuttuğu anda, "Padişahım fazla da gururlanma, senden büyük Allah var!" diyen cesurların sesidir medya. Hüseyin Cahit; " Bir gazeteci için düşündüğünü söylemek bir vatan borcudur." demektedir. İktidarların sesi haline gelmiş bir medyanın kimyası bozulmuş demektir. Atatürk;"Basın, milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve irşatta, bir millete muhtaç olduğu fikri gıdayı vermekte, hulasa bir milletin hedefi saadet olan müşterek bir istikamette yürümesini teminde, basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep, bir rehberdir." demiş, basının hiçbir zaman baskı ve nüfuza tabi tutulamayacağını belirtmiştir. Kamuoyunun düşüncelerini öğrenebilmek için hükümetlerin basının özgürlük alanını daha da genişletmesi, basına daha fazla destek olması bu nedenle bir gerekliliktir. Siyasi idarelerin basınla iletişimine baktığımızda söylemle eylemin birbiriyle örtüşmediği görülmektedir. Siyasal iktidarlar özgür basından hep ürkmüşler, eleştirilere karşı hoşgörüsüz olmuş, devlet gücüyle, ağır cezalarla muhalif basını susturmaya çalışmışlardır. Oysa düşünceyi hapisle, işkenceyle yok etmek mümkün değildir. Zindana atılan Namık Kemal Padişaha ; "Zulm ile bidad ile ne mümkün imha-yı hürriyet/ Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyyetten"diye haykırmamış mıydı? Yani beni zindana da tıksan, ben orada da hürriyet fikrini düşünmeye ve savunmaya devam edeceğim. Düşünceyi yok etmeye senin gücün yetmez diyor, N.Kemal. Hitler'in, Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebles; "Bana vicdansız bir medya temin et, sana bilinçsiz bir halk sunayım." sözüyle aslında, siyasetin elinde çürümüş bir basının da portresini çizmiştir. Siyasal iktidarlar da, gazeteyi rantın ve şahsi çıkarlarının bir aracı olarak gören medya baronları da medyaya ihanet edebilir ama medya kendine ihanet edemez, etmemelidir. Halkı doğru haberlerle bilgilendirmeyi meslek ahlakı olarak içselleştirmiş, bir partinin ,bir patronun ,bir ideolojinin, bir cemaatin fanatik bir tetikçisi olmayı reddedip çirkefe bulaşmamış, vicdanı kirlenmemiş, bu mesleği onuruyla, şerefiyle, hak ve hakkaniyetle yapan tüm medya çalışanlarına selam olsun.