İnsanlık tarihinin en görkemli, en muhteşem keşfi yazının bulunmasıdır.
İnsanlar en eski zamanlarda da bir şekilde birbiriyle konuşup haberleşiyor, duygu ve düşüncelerini birbirlerine bir şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Fakat anlatılanların kalıcı olması ancak yazının bulunuşundan sonradır. Ne demiş üstatlar; "Söz uçar, yazı kalır.", "Akılda kalmaz, defterde kalır." Yani kelamın ebedileşmesi kalem sayesinde mümkün olabilmiştir. Bugün artık dijital evrenin kalemi bilgisayar klavyelerinin tuşlarıdır.
Yazmak; her şeyin fani olduğu bu dünyada sonsuzluğa özlemdir. İnsanın bu özlemi ruhun en büyük ihtirasıdır. Yazmak, yaşananlara tanıklık etmektir. Bizden sonra gelenlerin yoluna ışık tutmaktır. İster roman, hikaye yazın, isterseniz şiir, tiyatro. Günlük tutabilir, anılar biriktirebilirsinizgizemli defterlerde. Ben makale yazıyorum üç gazetede, deneme de diyebilirsiniz bazılarına. Siz senaryo yazabilir, tarihle ilgili belgelere de atabilirsiniz imzanızı. Sanatın başka türlerinde hüner sahibi dostlarım sakın alınmasın, bu yazının odağında edebiyatçılar var. Yoksa ne renklerin dilini, ne de ressamları, ne notaları ne de gönül tellerimizi titreten bestekarları unutmuş değilim.
Edebiyat dediğimizde hemen klasikler geliyor aklımıza. Onlar elbette sanat dünyamızın yol başçıları. Büyük tecrübeleridir onlar yaşanmışlıkların. Okuma alışkanlığımız klasiklerle tutkuya dönüşür zaman ilerledikçe. Onların eserlerindeki kahramanları tanıdıkça karakterinizi inşa edersiniz yeniden. Her eser, yazıldığı döneme ve topluma ait birikimlerle zenginleştirir okurlarını çünkü. Anlatımlarıyla büyüler bizi o büyük dehalar, unutulmaz üstatlar. Hayatımıza anlam katar okuduklarımız. Edebiyatı sevdikçe, kitaplarla yarenlik arttıkça yazma hevesi de özgün ilhamlara kanat olmaya başlar.
Bir insan için edebiyatçı dostlara sahip olmak ne büyük bir saadettir. Hayatınızda var mıdır böyle müstesna arkadaşlarınız bilmiyorum ama benim var. Fakülte arkadaşlarımın yazdıkları bir kitaplaşsa bana hak vereceğinizden eminim. Mesela Fahire'nin " Şimdi Alev Alev " adını verdiği otobiyografik bir roman çalışması var. Samatya'da doğduğu evdeki anıları, mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileriyle beraber eski İstanbul'u yaşıyorsunuz her anekdotta. Yazdıklarını bana da gönderdi mail ile. Galiba 75.sayfada. Bir solukta okuduğum bu anlatılarda çocukluk anılarımda saklı kenti canlanmış gibi yeniden hissettim. Hiç bitmesin diyeceğiniz bir çalışma.
İhsan var mesela Yakacık'ta. Öyle güzel anlatıyor ki eski Yakacık'ı, bu anılar kaybolmasın ,hep yaşasın istiyorum. Her bir hikaye belgesel tadında. Ben hiç gitmedim Adalar'ı seyrederek huzuru besteleyen o güzel köye. Şimdi devasa gökdelenlerin esaretinde Ayazma çeşmesi yine yanık dudaklara derman oluyor mu bilmiyorum. Çınaraltı'nda oturanların içtiği çaylar yine eskisi kadar lezzetli mi, rüzgar yine serinletiyor mu efkar basmış gönülleri bilmiyorum. Ama ben İhsan'ın yazdıklarını okurken ilçenin nev zuhur göçmenlerinden daha çok sahiplendim Yakacık'ı. İhsan'ın anlattığı portreler sanki yıllardır aşina olduğum kişiler gibi. Edebiyat böyle bir güzellik işte.
Şanlıurfalı Müslüm Ülgen benim için derya deniz. Keşke bugünkü olgunluğa üniversite yıllarımızda sahip olabilseydik diye hayıflanıyoruz bazen. Ayaklı kütüphane desem yakışır. Yanılmıyorsam 2000 kitaplık kütüphanesini Şanlıurfa Kültür Vakfı'na bağışladı. Peki hafızasındakileri kime nasıl bağışlayacak? Laleli'deki lokantasında kimleri ağırlamadı, kimlerle sohbet etmedi ki. Kitapsız kalmasın anılar dememin nedeni o.
Edebiyat öğretmenlerinin yükü ağır, çilesi fazlaydı eskiden. Kompozisyon kağıtlarını değerlendirmek çok yoruyordu bizi. Kağıt okumaktan kitap okuyamaz hale gelmiştir bir çok öğretmen. Bir de oturup şiir, roman, hikaye yazacaksın. Benim gibi bir yandan babasına yardımcı olmak için esnaflık yapanlar, veya başka işlerde çalışanları düşündüğümde yitip giden değerlere üzülüyor insan.
Fakülte arkadaşlarımızdan yazan, yazdıklarını kitaplaştıran, yaşantısını sanatla bütünleştiren Erdoğan Sarıgül'ü bu nedenle ayrı bir yere koyuyorum. Üstelik o çok yönlü bir yazar. Edebiyatın her türünde eser veren üretken ve doğurgan bir yazar. Hem Umar adlı romanında , hem Öte Bir Kent adını taşıyan şiir kitabında hem de tiyatro eserlerinde, bizim kuşağın yaşadığı bütün serüvenlerin, insanın insanla mücadelesinin ve insanın her şeye rağmen var olma direncinin felsefi ve estetik yorumlarını buluyorsunuz her sayfasında. Onun nesirleri bile şiir tadında, özgün imgelerle dolu. Müthiş bir değer benim için. Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünde geçirdiğimiz dört yılın sanat abidesi o.
Akademik çalışmalarıyla eğitim dünyamıza katkılar sunan Prof.Dr.Esergül Balcı ile Sivas'ın yıldızı, Halk Edebiyatı dalında Cumhuriyet Üniversitesinin gururu , Mahcubi mahlasıyla şiirler yazan Doğan Kaya'yı da anmazsam bu yazı eksik kalır. Doğan'ın ilk gayretinin senaryo denemesi olduğunu çok kişi bilmez. Yayınladığı ilk kitabı da galiba Aşık İsmeti çalışmasıydı. Bana da gönderdiği bu kitabı için 1985 yılında Uzunköprü Adalet Gazetesinde bir makale yazmıştım. Folklor alanındaki eserlerini alt alta yazmaya kalksam ayrı bir makale olur.
Son sözüm sana olsun İngilizce öğretmeni dünya ahret kardeşim Ali Çağlayan. Şiirlerinin üzerinde sohbetler yaparken aynı temenniyi sana da söylemiş, gök kubbede baki kalacak bir sesin olmasını istiyorsan bu güzel duyguları kitaplaştır demiştim. İnşallah demiştin. Ben de şimdi sana maşallah diyorum. "Sular Yıkanırken" umarım gönül tezgahında yeni şiirler dokumaya başlamışsındır. Kutluyorum seni.
Pir Sultan Abdal'ın dizesiyle bitiriyorum." Kul olayım kalem tutan ellere./ Katip arzuhalim yaz dostlara böyle."