KELEBEKLERİN HAZİN SONU

İlkokulu bitirdiği yılın ilk yazı Emine, heyecanla tarlalarının biçileceği günü bekliyordu. Temmuz ortalarında buğday başakları sararmış, biçilmeye başlanmıştı. Babası bir gün önceden annesine: ?Yarın için Emine ile birlikte hazırlığınızı yapın, buğdayı biçmeye gideceğiz.  Birkaç gün kalmamız gerekecek, uzak olduğu için git ?gel masrafından kaçınmamız gerek,? dedi. Tarlada babası buğdayı biçerken annesi de arkasından toplayıp demet yaptı. Emine arada onlara su getirdi. Oradaki görevi buydu. Diğer zamanlarda ise tarlalarına bitişik  minik koruluğa gitti. Ağaçların arasından sızan güneş ışığının gölge oyunlarıyla yer yer aydınlattığı rengarenk çiçeklerin mis kokuları arasında. Kuşların ötüşlerindeki melodi eşliğinde, gün boyu dans eden, çiçekten çiçeğe konan rengarenk kelebeklerin peşinde koştu.  Bunu yaparken de korunun içini halı gibi döşemiş sarmaşıklara takılıp defalarca düştü, dizleri yara bere içinde kaldı. Ama o bu duruma hiç aldırmadı. Birilerinden duymuştu, kelebeğin başını saf alkole batırınca hiç acı çekmeden direk kaskatı kesilip öylece tüm güzelliği bozulmadan yıllarca kalabiliyordu. Bu nedenle de eczaneden aldığı minik bir şişe saf alkolü yanında getirdi. Yakaladığı: Güneyli Fisto, Alev Ateşi, Kafkas Gelinciği, Zümrüt, Kırlangıçkuyruk, Küçük Yalancı Apollo, Akbes Gelinciği, Karagözmavisi, Kafkas Zıpzıp Perisi, Zeytuni Zıpzıp, Seyit, Dağ Oyklösü, İran Beyaz Meleği, İspanyol Kraliçesi, Çokgözlü Menekşe Mavisi, Çokgözlü Levantin Çilli Mavisi, Harem Güzeli Esmeri türlerindeki kelebeklerin başlarını şişenin kapağına döktüğü alkole değdirdi. Tamda söylendiği gibi mumyalanmışçasına tüm güzelliğiyle kelebekler öylece rengini ve şeklini bozmadan kaldı. Daha sonra eve gidince, bunları bir panoya yapıştıracak ve onlardan ölümsüz tablolar yapacaktı. Tarlada kaldıkları günler boyunca kelebekleri büyükçe bir kavanozun içine biriktirdi. Geceleri üzerlerine çiğ düşmesin diye römorkun altına serdikleri şiltelerde uyudular. Emine : ?Anne ben yastığımı römorkun dışına, biraz ileri koyacağım uykum gelince sizinle aynı hizaya çekerim ,? dedi. Yıldızları seyre daldı. Yıldızlar öyle çok parlıyordu ki bu büyüleyici güzellik gözlerini kamaştırdı, zifiri karanlığın içinde elini uzatsa onları asılı durdukları gökyüzünden toplayacakmış gibi hissetti. Yıldızların göz kırpışlarına bir takım anlamlar yükledi ve adeta onlarla konuşur oldu. İlk geceden sonraki akşamlar yıldızlar arkadaşıydı artık. Tam beş gün dört geceyi tarlada geçirdiler. Geceleri çok üşüdüler, gündüzleri ise kavurucu sıcağın altında tenleri renk değiştirdi esmerleşti. Eve döndüklerinin ertesi günü Emine kelebeklerinden nasıl bir tablo yapacağını düşündü. Ona bir çerçeve gerekiyordu. Evde atıl duran kırık bir aynanın çerçevesini buldu ve  temizledi. Sevdiği artistlerin sinema film afişlerini biriktirmişti. Akşam üzerleri bu afişler Eminelerin mahallesindeki çeşmenin karşısında bir ağaca asılıyor, hava kararınca da isteyen o afişi söküp alabiliyordu. İşte o afişlerden birinin beyaz olan ters yüzeyini kullanarak kırık aynanın çerçevesine fon yapıp yerleştirdi, kenarlarını ağaçtan topladığı zamkla yapıştırdı. Üzerine rengarenk kanatlı kelebeklerini yerleştirdi. Onları sabitlemek için altlarına zamk sürdü, kağıdın üzerine bıraktı. Sonra da odasında yatağının karşısındaki duvara astı. Annesinin evde temizlik yaptığı bir gün, kapı pencere açıktı. Evin içinde  oluşan rüzgarla kapı aniden kapandı. Emine´nin kelebek koleksiyonu tablosu, sarsılan duvardan yere düştü. Kelebekleri parçalandı. Emine onları ağlaya ağlaya topladı. Akşam babası eve geldiğinde Emine hala ağlıyordu. Durumu öğrenen  babası, Emine´yi nasıl mutlu edebileceğini düşündü. Biçtikleri buğdaydan kazandıkları paradan birazını çıkarıp annesine uzattı. ? Al bu parayı, kardeşini özlediğini söylüyordun. İstersen yarın İstanbul´a kardeşinin yanına gidebilirsin, Emine´yi de götür yanında. Kardeşin İstanbul´u gezdirir size,? dedi. Emine boş zamanlarında nakış işlemeyi, kanaviçe yapmayı, dikiş dikmeyi öğrenmişti. Evlerinde üstü ahşap, ayakları dökümden, demir, basma pedallı antika bir Zetina dikiş makinası vardı. İğne kıra, kıra onu da kullanmayı öğrendi. İlk iş olarak kendine kenevir çuvaldan bozbozma heybe şeklinde bir çanta yaptı. Çantasının üzerine, çepeçevre, dünya çocuklarının Zenci´si, Kürt´ü, Laz´ı, Çerkez´i, Alman´ı, Tatar´ı, Çinli´si, Japon´u, Eskimo´sunun el ele tutunduğu, folklorik giysili resimlerindeki etnik kimliklerine uygun renklerde ipliklerle nakış işledi. Dayısına gidecekleri sabah, erkenden uyanıp yer sofrasında kahvaltılarını yapıp yola koyuldular. Köylerine gelip İstanbul yolcularını alan otobüse bindiler. Yol boyunca otobüsün içi sigara içenlerin bıraktığı dumanla doldu Emine´nin gözleri, boğazı yandı,  yol boyunca ufak öksürük nöbetleri geçirdi. İstanbul´da Topkapı´ya geldiklerinde otobüsten indiler. Emine şaşkın bir halde sağına soluna bakındı inanılmaz sayıda insan ve otobüs doluydu burası, çığırtkanlar ellerinde eşyası bulunan insanları çekiştiriyor. ? Gel abi? taşıyayım abla? bizde bilet daha ucuz? kalkıyor kalkıyor acele edin? Yolcu kalmasın,? gibi sözler söyleyerek bağırıyordu. Annesi üstünü başına çeki düzen verdi. Kara çarşafının kapağının altından saçını düzeltti, kapağın bağını, tam da çenesinin ortasına getirip düzgün durduğundan emin oldu. Yanında yürüyen Emine´nin elini tutmak istedi. Emine elini geri çekti. ? Ne yapıyorsun anne? Ben, çocuk muyum? Büyüdüm artık görmüyor musun? Elimi tutmana gerek yok ben, yanında yürürüm!? Dedi. Annesi şöyle bir baktı.  Omuzuna taktığı çuvaldan bozma çanta dikkatini çekti. ? Kızım bu ne böyle çuvaldan çanta yapmışsın, Hippiler gibi, bak bak  bir de altına püsküller döşemişsin.? Yanında annesi, mırıl, mırıl söylenirken, Emine omzuna astığı çantasının içine doldurduğu özgüveniyle dayısının bulunduğu semte gitmek üzere minibüse bindi. 13.04.2018 Nurcan BALIBEY