BUGÜNÜ ANLAYABİLMEK...
Osmanlı İmparatorluğu fetihlerle batıya yaklaştıkça geçirilen yüzyıllar sonunda, doğuyu batıyla entegre eden bir sentez oluşturdu. Askeri, idari, hukuki, mali ve iktisadi alanlarda ortaya koyduğu anlayışlar günümüzde medeniyetler arasında bir köprü oluşturacak çabalara, yol gösterecek en değerli kaynaktır. Yapılan bu senteze rağmen neden tarih sahnesinden silindiği o tarihlerde yaşananların geçmiş gibi görünse de bugün yaşadıklarımızı anlamamıza hizmet edeceği muhakkaktır.
İmparatorluğun yıkılış nedeni olarak devlet idaresinin, ordunun, eğitim sisteminin ve adalet mekanizmasının bozulması yanında, batının şark meselesi, Avrupa´da yeni bir siyasal düzen kapılarını açan Fransız İhtilalinden doğan cumhuriyetçilik ve milliyetçilik akımları da batının emellerine hizmet ederek yıkımı hızlandırmıştır. Toplumların zor dönemlerinde milli idrak ve sorumluluk sahibi her aydının durumdan vazife çıkararak yapacağı birşeyler mutlaka vardır. Osmanlı aydınının gidişatı önlemek için sarıldığı fikir akımları da Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük´tür. Milliyetçilik akımları ile kışkırtılan ayaklanmalar neticesinde Osmanlıcılık fikrinden vazgeçilerek, Rumeli´de, Afrika´da ve Arap yarımdasında toprak kaybeden imparatorluk, Anadoluya doğru gerileyerek simdi üzerinde yaşadığımız vatan toprağında tutunmuştur. Osmanlı impatatorluğundan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti´nin kurucusu M.K.ATATÜRK, bir hatırasında milliyetçilik fikrinin kendisinde nasıl doğduğunu açıklarken ?Ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.?(Kocatürk U., Atatürk´ün Fikir ve Düşünceleri, AAM Ankara, 1999, s.203) O, koyduğu ilkelerle batı kaynaklı aydınlanma döneminin, sağın evrensel değerlerinden ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerini alınırken, solun evrensel değerlerinden devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerini de bir milli devlet anlayişinda birleştirmiş, altyapısına bağımsızlığı ve çağdaşlaşmayı koymuştur.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Atatürk Döneminin sonuna geldiğinde II. Dünya savaşı patlar. Savaş sonrası iki bloğa ayrılmış bir dünya vardır. ABD liderliğinde ki kapitalist batı bloğu ile SSCB liderliğinde ki sosyalist doğu bloğu arasında dünya hakimiyeti için soğuk savaş başlar. Türkiye batı bloğunda yer alır . Görevi yine Rusyayı sıcak denizlere indirmemektir. Karşılığında istenilen daha demokratik bir Türkiyedir.Çok partili hayata, 1946 yılında Demokrat Partinin kurulmasıyla ve 1950 seçimini kazanmasıyla geçilir. 60 ve 80 askeri ihtilalleri ile demokrasinin kesintiye uğradığı yıllardan sonra , ülke 1983´ te Özal dönemi bambaska bir sürece girer. O güne kadar, daha çok korumacılığa ve yerli üretimin ithal ürünlerin yerine ikamesinin sağlanması ve üretimin devlet ve özel sektör tarafından gerçekleştirildiği karma ekonomi benimsemişken, 1980 sonrasında, serbest piyasa ekonomisi denen, liberal politikalarla rekabete açık bir ekonomik yapı hedeflenir.Devletin ekonomideki payının azaltılması ve küçülmesi, devlet işletmelerinin satılması koruma duvarlarının arkasında yerel endüstrilerin hızla gelişmesini öngören geçmiş ekonomik politikalardan kesin bir dönüş yaşanır. 1990´ lardan itibaren Berlin duvarının yıkılmasıyla tek kutuplu bir dünya ortaya çıkar. Küreselleşme kavramıda tamda o sıralarda gündeme gelir. Medeniyetler çatışması söylemi de buna eşlik eder. Bu kavramlar tüm dünyadaki uluslararası ilişkileri etkileyecek, dünyaya yeniden bir ayar verilecektir. Özal dönemi ile tamamen batıya entegre olan Türkiye o günlerde tarihi bir fırsat yakalar ama kullanamaz.Dağılan Sovyetler Birliği içinden çıkan bağımsız Türk devletleri ile Adriyetikten Çin seddine kadar yayılan bir hinterlantta ekonomik ve kültürel bir birlik oluşturulabilecekken, emperyalizm bizi BOP ortaklığına seçer. Arap baharı, demokrasi nutukları altında 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini ve bir gün sıranın bize de geleceğini öğretir.
Tarih, bağlı bulunduğumuz insan topluluğunun belli zaman ve alanda çıkarını sağlayacak bilgi, düşünce ve duygu verebildiği için önemlidir der, Akçura. Bu nedenle tarih bilinmelidir ve öğretilmelidir. Bugün itibariyle 80 yıllık Cumhuriyetin kazanımlarını kısa sürede bertaraf ettik. ?Türk milletinin aklın ve bilimin rehberliğinde ileri bir toplum olarak en kısa sürede çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini, milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak demokratik ve lâik kurallar içinde mutlu bir yaşam sürmesini amaçlayan, ilkeleri bıraktık. Hedeflenen,ülküsünü kaybetmiş üçüncü dünya ülkesi bir toplum olmamız yanında, birey olarak çıkar peşinde koşan ferdi insan tipini oluşturmak. Ne kendini ne geçmişini bilen... Aydın tipini yeniden muzdarip kıldık. Yeni aydın tipi, sarayın bazen birbirine yüzseksen derece ters fikirlerini halka kabul ettirebilmek için binbir takla atan güvenilmez neoliberal tipler. Yeni bir demokrasi icat ettiler. Başkanlık sistemi diyorlar. Bu oyun bozulmazsa böyle giderse biri eşek biri fil olan iki partili demokrasimiz(!) olacak.Toplumun yarısıyla diğer yarısını boğdurarak ki bu emperyalizmin oyunudur, ortadoğu bakışlı bir yönetim modelini oluşturmak. Eğer söylendiği gibi büyük devlet iddiamızı sürdürüyor olsaydık, Ankara merkezli saray yerine İstanbul´dan vazgeçermiydik. Asıl İstanbul bu milletin kızıl elmasıdır. Tutunduğumuz bu vatan toprağından daha da geriye mi gidiyoruz acaba? Anlaşılan bu yüz yılı kaybettik. Ama bir daha ki yüzyıla sorgulanacak olan UNUTMAYALIM ANADOLUDUR.