Bir öğretmenin hatıraları arasında…

DUYGULANIŞLAR./ 12 Mart 1990 Gece 00:05 Bu gece "Berat Gecesi": Ben kaç bitmeyen gece var ki kurtuluşu bulamıyorum, demek ki aramayı bilmiyorum. Bir çok yaptığım hesap yanlış çıkıyor. Demek ki hesap yapmayı bilmiyorum. Kendim ve dışımdakiler hakkında verdiğim kararlar, yürüttüğüm tahminler değişiyor, birbirini tutmuyor. Demek ki ben kendimi ve çevremi yeteri kadar tanımıyorum. Çocuklarım büyüyor, çehreleri, elleri, ayakları değişiyor, sesleri farklı tonlarda çıkıyor. Benim terbiye tarzım yüzde yüz isabetli değil, yanlışlıklar var. Demek ki ben çocuklarımı yeterince anlamamışım, dinlememişim, belki de bildiğimi okumuşum. Eşim, evdeşim çoğu zaman sabır ve sadakatla onları takip ediyor. Yorgun, üzgün ve çalışkan bir üslupla akıp giden hayatımızı da tanıyıp anlamamışım.. Allahım hepimize yardımcı olsun.. ÇANTA ELİMDE, CAMİ AVLUSUNDA / 6 Nisan 1990, Sahur Sonrası Görmüş biri beni rüyasında.Bu halde oluşumu anlattığında çok memnun oldum ve beni aylardır garip bırakan tek vakit kılarak topalladığım namazın diğer dört vaktine kimbilir kaçıncı defa, tekrar döndüm. Hani Yunus'un dediği gibi:"Tanrım sana sundum elim. " Bu sabahın sünnetini kılarken "Velasrı innel insane." üzerinde yine düşündüm ve yine üzüldüm. "İnsanoğlu zarardadır, sabredenler müstesna.Sabredenler ve Salih işler, sağ işler işleyenlerin dışında kişi oğlu zarardadır." Ben sabredebiliyor muyum? Gözlerim görmem gerekenleri fark ediyor mu? Üzgün gönülleri, yaşlı gözleri, dargın çehreleri, güvensiz ve yabancı dost çehrelerin derdini anlayabiliyor muyum? Ne "gel gel" edenin farkındayım ne de "gitme kal", diyen var.Ne Mevlana'yı anlamışım ne Şems'ten haberim var. Yeşili ve meyveyi özleyen büyük oğlumun dikenli telleri aşma azmi ve iradesi, rüyasında karşısına çıkmışsa hayatta ben ona yeni dikenli teller ve zorluklar koymuş durumda görünmemeliyim. Öyle zannetmiş olabilirler. Kendimi anlatabilmeli, onları da anlamalıyım. Anlatma aletim güzel ses vermeli, beste hoş gelmedi, tırmalayıcı olmamalı. Allah'ım bana sabırla ve güzel anlatmayı nasib et, yakınlarımı benden, beni de onlardan soğutma, sen bilirsin.Sana sığındım. TUNALI MEHMED'E RAHMET KANATLARI AÇILDI / 13 Mayıs 1990 Bu bir ay içinde kendilerini değişik mesafelerle tanıdığım üç önemli insan ardı ardına rahmetli oldular. Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Şener Birsöz; Bakanlık müşavirlerinden Servet Devellioğlu ve benim gece derslerimde iki ay tanıma imkanı bulabildiğim Bulgaristan muhaciri Lise Öğretmeni Mehmet Tunalı. İlk ikisi devlet görmüş, itibar basamaklarını tırmanmış, kendilerine göre daha nice ümitlerin yolunda iken Allah'ın rahmetine kavuşmuşlardı. Üçüncü ölüm beni Yunus Emre'nin ilahileriyle daha bir dost eyledi, sırdaş etti. Asil ve garip bir Türk'tü, Tunalı. Benim kendisini ziyaretimi arzu ettiğini arkadaşlarına söylemiş. Cumartesi öğle sonrası gideceğimi biliyordu. Gittim, odası, Marmara'nın sisli ufuklarında bomboştu. Baktığım yerde hatırası var kendi yoktu. Can, kafesten uçmuştu. Biz hala kafesteydik ve kafesin dışını bilemezdik. Ne garip ki kafesten kurtuluşuna üzüldük. 613 numaralı odadan Cerrahpaşa Caddesi ve oradan büyük kafese kederlerle uzandım. Arkadaşsız kalmıştık bir daha. Kibar bir adamdı. Yüzünde sarı bir bekleyiş vardı. Uzun mücadelelerle yorulmuş başında ilk dikkatimi çeken; masum, çocuksu gözleri, nazik ve saygılı tebessümü, bazan çatılan kaşları, bembeyaz filozofça uzamış saçlarıydı."Aksaray'da yaşıyorum." diyordu. Kızı da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde talebe idi. "Ne mutlu" diyordum bir doktor kızın babası olacağı için. Devlete minnettardı. Derslerdeki konuşmalarımdan hoşlanmış, defalarca memnuniyetini ifade etmişti. Hal hatırını sormak bende zamanla sıhhatini merak etmeye dönüştü. Sık sık öksürüyordu, belli etmedi. Sandım ki soğuk algınlığıdır. Meğerse derdi derinmiş Karaciğeri harabolmuş.Bir gün derse gelmedi. Yeri günlerce boş kaldı.ve sonra "ümitsiz"dediler. Nasıl da çabuk gittiniz? Sizinle uzun uzun sohbet edecektik. Bana ne çok anlatacaklarınız vardı. İnşallah ebediyyet diyarında buluşuruz. Fatihalar olsun. "AT KALBİNİ GİRDABA AÇIL ENGİNE RUH OL."/ 14 Mayıs 1990 Çünkü burada beklenen yol, meçhule çıkarmış, sonu bilinmezmiş. Sonu bilinmeyen yollara girilmezmiş. Sonu bilinen yol var mı? O da yok.. Öyleyse kalbi sıkıştıran mengeneler gevşetilecek, iş oluruna bırakılacak, zorlanmayacak." Mevla görelim n'eyler" denilecek. Belki o zaman tabii neticeler alınacak. Mümkün mü?... Zor. Ne işler kendi seyrine bırakılırsa tıkırında gider ne de zorlanınca bozulur.Bazan yokuş zorlanacak, bazan su mecrasında sakin akacaktır. Kader neyi gerektiriyorsa o icra olunacaktır. Her gelişmeden yeni dersler alınacak, düşünülecek, devamlı çareler aranacak. sonunda hayırlı neticeler bulunacaktır. Düşülürse kalkılacak, tükenirse yeni kaynaklar aranacaktır. Allah bir kapıyı kapatır, diğerini açar, denilmiştir dünden bugüne. MÜNACAAT-I FAKİRANEMDİR / 20 Mayıs 1990 Ey sevgili Allah'ım. Senden başka gerçek dost yok, kimseye yar etmiyorsun. Öyle yaratmışsın ki yapayalnızız. Herkes yalnızları oynuyor. Samimiyet diye bir şey var mıydı kullarında ? Biz mi bulamıyoruz ? Neden herkes haklı Allah'ım ? Doğruluk neden bu kadar çok yüzlü ? Neden artık çocuklar bile en doğrusunu kendilerinin bildiğini sanıyorlar ? Neden herkes sadece kendi aklını beğeniyor ? Biz hangi sularda yıkandık da bu hale geldik ? Tecellilerin, yarattığın bütün haller elbette bir hikmete dayanıyor.Ve sonra kaldıramayacağımız yükü de yüklemezsin. Öyleyse ben, bütün bu ısrarların, sabırsızlık, insafsızlık ve çocuklukların ortasında ne yapmalıyım ? Ya kendi kusurlarım ? Tam zıddını değil mi ? Cahile bilgiyle, inatçıya nezaketle, sabırsıza, lahavle ile, kabalığa kibarlıkla, çocukluğa büyük efendiliğinde ve hep sana sığınarak Rabb'im. Allah'ım; aklım, fikrim, sabrım, evim barkım, çocuklarım, kaderim hep sana emenet. Yolumu aydınlık eyle, şaşırtma Allah'ım. İLİM YOKUŞUNDA / 27 Mayıs 1990 İlim, irfan sahibi olmak, hep özlediğim, imrendiğim bir keyfiyetti. Hala da öyle. Fakat bir müddettir anlıyorum ki: " Daima yollar uzar kalb üzülür / Bu emel gurbetini yoktur ucu / Ömrü oldukça yürür her yolcu. / Varmadan menzile bir yerde ölür" Yahya Kemal'i, Kabaklı Hoca'nın çok sevmesi ve her tesbitini doğru ve isabetli bulması, uzun düşünceler sonucu olsa gerek. İlimde kendini er sayanlar, her seferinde yeni cahilliklerle karşılaştıkça "Alimin mürekkebi şehidin kanından evladır." hikmetindeki inceliği anlıyorlardır. Kendime verdiğim 101 günlük sözden geriye 33 günlük manalı bir zaman dilimi kaldı ve hemen arkası Kurban Bayramı. Allah'ım bu güzel günlere alnım açık çıkayım ve sonraki güzelliklere yine senin yardımınla varayım. Fakat sana en çok aklımı, başımı, ailemi koruman için yalvarıyorum. Kusurlarımı bağışla, bana daha müşfik olmam yolunda yardımcı ol. YAŞADIĞININ KIYMETİNİ BİLMEZSEN / 2 Haziran 1990 Elinden uzaklaştığı demlerde arar da bulamazsın. Her soluk alışımız bir nimet, her bakıp da gördüğümüz bir hediye. Ya körler ve astımlılar ne haldeler ? "El ilmü ale'r-rüteb"diyor Peygamberimiz : "İlim rütbelerin en yücesidir." Demek ki sabır, gayret boş değil.. Gayret kuşağını iyi bağlamalı. Çocuklara da anlayabileceği bir lisanla bildirmeli.Bildirmeli ki: Bilgi güzeldir. Bilenlerle bilmeyenler farklıdır. Demeli ki: Korkmayın, kendinize güvenin. Düşseniz de kalkın, yolunuza devam edin. Allah bir kapıyı kaparsa diğerini açar. Yeter ki samimiyetle istensin, çalışılsın, fütur getirilmesin, inanılsın. Yarınlar bugüne kıyabilenlerindir. Kendini tevazuya, sükunete, hoşgörüye, uzlaştırıcı tavra alıştır Mehdi! İncinme ve incitme. Sen sorumlu bir insansın. Baba ve hoca ! HAK ŞERLERİ HAYREYLER / 15 Temmuz 1990 Gururumun paslı kilidini açan anahtar kayboldukça dışarıda kalıyor çaresiz, feryatlar içinde mahzun bir insan oluyorum. Tenakuzlar içinde miyim, bencil miyim, çok mu konuşuyorum, konuşulacak yerde susuyor, susulacak yerde konuşuyor muyum? Hesaplarımı yanlış mı yapıyorum? Ne istediğimi bilmiyor muyum? Tevazu ile ihtiras arasında hangi yerde olduğumun farkında mıyım? Akan zamana hükmedebiliyor muyum? Yeteri kadar planlı mıyım? Öfkelerimi, dilimdeki acılıkları yenebiliyor muyum? Vazifelerimi layıkıyla yapabildim mi? Attığım imzaların farkında mıyım? İnsanlara bu kadar güvenmeli miyim? Dengeleri nasıl kurmalıyım? Menfaat kavgaları içinde yerimi nasıl tayin etmeliyim? BİR GARİP ADEMİN HATIRA DEFTERİ.20 Temmuz 1990 Ben 6-8 yaşlarındayken not edilmiş, rahmetli babama ait cep takvimi büyüklüğündeki hatıra ve günlükleri henüz bitirdim. Vakit gece yarısı ve öteleri..Vefatının otuzuncu yılında bir ay evvel Kurban Bayramı'nda meçhul mezarı çevresinde birkaç metre uzakta, Fatihalarla ağladığım adam, bir çok bakımdan benzediğim bir adammış. Aramızda bazı farklar var. Zira farklı ana soylarına sahibiz. Onun bana benzeme imkanı yok. Ben mecburen ona benziyorum. Fakat aynı zamanda ondan farklıyım. Zaaflarımız benziyor. Duygularımız benziyor, disiplinimiz benziyor, perişanlığımız benziyor, çalışkanlığımız, tembelliğimiz, dine bağlılığımız, aile duygumuz, sadakatimiz, kadın ve güzellik anlayışımız, inanılmaz fakat tabii-irsi bir benzerlik. Talihsiz bir insan Abdullah Ergüzel. 26 yaşından vefat ettiği -manalı-33 yaşına kadar (benim 7-8 yaşlarım arası) çok zor yıllar geçirmiş. Zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen not defterlerinde okuduğum gergin duygular, parasızlık, gurbet, hastalık, aşk, hasret, yalnızlık, mahkemeler, meslekte sebat edememe, 3 kısa memuriyet, tüccarlık, kahve köşeleri, çay, simit, bazan açlık. Borçlanmalar, borç vermeler, derin hüzünler.Düzelir gibi olup tekrar perişan hale gelmeler. Acaba sekiz yaşından sonra bir daha göremediğim bu varlığımın sebebi garip-talihsiz adamla mesleğimi kazandığım 21 yaşımdan sonra beraber olmayı Allah bana nasip etseydi iyi olmaz mıydı? Doğrusunu kaderin sahibi Allah bilir. Kader üzerinde ne denir ki ? Akıllı bir adammış fakat aklını muhafaza edecek, besleyecek bir aile düzeni kuramamış yahut kurulan düzeni devam ettirecek destekler yıkılmış. Büyükler yeterince önayak olamamışlar. Ah irade ah. Yanılmış, yanıltılmış, kaderi izin vermemiş. Aradığı saadeti bulamamış, çıkış yolu kapanmış. Ve 1960'ın 3 Ekim'inde yalnız, perişan, garip, anasız, evlatsız, eşsiz, kardeşsiz, yanlışlara yarı tövbeli bir babanın hem yakın hem uzağında Allah'ın kulu (Abdullah) Allah'ına kavuşmuş. Öğrendiğimde sekiz yaşında ve ilkokul üçe yeni başlamıştım. Bir yavru kuşun okla yaralanmasına benzer bir acıyla kıvranmış, "gık" bile diyememiştim. Çünkü çevremde acımı hissedecek ana kuşlar yoktu. Hem vardı, hem yoktu. Baba kuşun ölümü kimsenin umurunda değildi. Bağrımdaki bu acıyı onunla manen kavuşacağım meçhul zamana kadar taşıyacağım. Beni son bir defa göremeden öldü. Ben de onu.Allah böyle istemiş. Biz dünya zavallıları neden insanlığımızı, insafımızı bu kadar tez kaybediyoruz? Anlayabilmiş değilim. Ben de öyle oluyorum zaman zaman. Sonra. Bir gerip yarış, çekişme, inat, gurur, sohbetsizlik, kabalık, hoşgörüsüzlük, hele zalimlik, zayıfı ezme, tatlı sözü bulamama, anlayışsızlık, kıskanma, rekabet, adaletsizlik, dağınıklık, yalan, aldatmaca. Melekten şeytana, şeytandan meleğe gidip gelmeler. Allah'ım aklım sana emanet, her şeyim, ailem, çocuklarım, ilmim, irfanım, mesleğim, şerefim.. Beni dar yollara düşürme Allah'ım. SABAHA YAKIN, GECENİN SONLARINDA, UYKUSUZ, ÜZGÜN, ÜMİTLİ. 18-19 Ağustos 1990 Bütün her şey; beyinde, gözde, dilde, sinir sisteminde olup bitiyor. İyi düşünürsek, bakışlarımızda sevgi, hoşgörü ve samimiyet olursa, söylediklerimizi tartabilirsek ve karşımızdakilere yardımcı olmak, iyilik etmek istersek, asabımız gerildikçe suçlu aramaz da kendi kendimizi yatıştırmaya çalışırsak hayatımız çekilir hale gelir. Her şeyde bir hayır vardır. Hikmetinden sual olunmaz. Dolu bardak su almaz.. Zorlama! Kendini övüyor görüntüsü verme, yanlış anlaşılırsın. Muhatapların bırak konuşsunlar, hatalarını kendileri fark etsinler. Sen, sana emanetsin. Onlar da kendilerine emanet. Hem kendini, hem sorumluluğundakileri korumak zorundasın. Sen ayrı bir alemsin, onlar ayrı ayrı ayrı ayrı.Bu ayrılık düzelesi değildir, dizginleri gevşet.. Biraz da kendine dön, kendinle ilgilen. Kendin de sana küser, kavga ederse iş kördüğüm olur. Çabuk sinirlenme, alttan al, yumuşak davran, sabırla muamele et, kimsenin gözünü korkutma, yanlışlıkları tekrarlama. Hemen düzelmesini bekleme, zaman tanı, çareler arayıcı ol. Yüzünü iyi idare et. Asık suratlı, gergin bir insan görüntüsü verme. Çevrendekilere güven. Onları yaratan Allah, kaderlerini yazmıştır. Sen sadece vasıta ve vesilesin. Kendini de düşün, yapayalnız büyümedin mi? Allah yollarını açmadı mı? Amenna."Arayan en sonunda Hakk'ı bulur." İstisnasız her şeye, herkese dikkat nazarı ile sevgiyle, anlayışla bak. Düzenli yaşamaya devam et. Olur olmaz her şeye öfkelenme; bekle, düşün, sus. Seni bu halinle anlamayabilirler. Başkalarına da haklılık payı bırak, onlar da haklı olsun. Sen doğrularını düzene koy, adım adım huzura doğru yürü. Kendine de zaman ayır. Saçına, başına, giyimine, kuşamına dikkat et, çözülme. Şakacı ol, yüzün gülsün. Alıngan olma. Alınganlıkları da yatıştır. Güzel söyle.. Canım, gülüm, kuzum, koçum, aslanım, bir tanem, efendim.gibi sözler hep ferahlatıcı olmuştur. Sen de denemelisin. Ancak üstüne tuz biber ekmeden yapabilirsen daha makbul olur. Kafanı fazla yorma. Çık, gez, dolaş. Ara sıra ve tatlılıkla uyarıcı ol. Zaten önceki gerginlik ve tedirginlikleri kimse istemez ve herhalde üzerine gelmezler. Gelirlerse geri çekil. Çünkü sen gerginlik istemedin ama öyle zannedilmiş olabilirsin, Çok yoruldun, yeni yorgunlukları göze alır ve düşersen, kalkamayabilirsin. Gündelik planını yatmadan önce ve sabah gözden geçir. Haftalık, aylık, dönemlik sembol planlar yap. Gerçekleşmeyenlere üzülme, fakat ders almaya çalış. Sitemli değil, kısa ve mantıklı bir nezaketle konuş. Affedici ol fakat doğrulardan açık tavizler verme. Bütün bunlar bir çekidüzen ve toparlanma sayılabilir. Gerçekleşmesi zaman ve sabır gibi iki yiğit askere bağlıdır. Gerginlikler karşısında paniğe kapılma. Hele hele muhatabına dert yanma, ketum ol! Ağzın sıkı olsun, kendinle arkadaş ol. Tasavvuf'un dediği Allah'ın dost olması bu olsa gerek. Hani "söyleyene değil söyletene bak" meselesi de bu düşünceyi doğruluyor. "Rahmeten lil alemin." Değer mi bunca kavgaya, nizaya, üzülmeye, sıkılmaya. Söylenmedik ne kaldı ki şu garip hayatta ? İş olacağına varır, üzülme.Varlığın hissedilsin yeter.Hayırlısı olsun inşallah.Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Arif Nihad'ın yazdıklarını çok seviyorum. Eskilerden de Yunus, Fuzuli ve Karacaoğlan'ı. İnsanoğlu'nun binbir halini anlatıyorlar. İnişleri, çıkışları; arzuları, iştiyakları, sevgileri, bunalımları, yalnızlıkları, idealleri bu şiirlere sinmiş gibidir. Zaman zaman kendimi onların şiirlerine koşturur, onların mısralarında ferahlar dinlenirim. Necip Fazıl: "Kimseler beni anlamaz madem / Öp beni alnımdan, sen öp seccadem" diyor, Allah'a sığınıyor. En gerçek sığınak o. Gölgeler, renkler, şekiller, çizgiler, arzular, nefisler aleminde bedene rağmen bedenden tecerrüt ederek (soyunarak ) yaşamak zor ve zevkli olmalı. "Meçhule gider burada beklediğin her yol" demeli ve "tayy-ı zaman ve mekan"etmeli, perdeleri açmalı. Allah'ım bizi olduğumuz gibi kabul et! Kerimsin, rahimsin, affedicisin.