50 yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…
1968-73 ARASI ÇAPA GÜNLERİNDEN RESİMLER./ Mayıs 1973
Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık sınıfına 1968'in Eylül ortalarında gelmiştik. Giriş katında sağdaki 23 kişilik ilk sınıf bizimdi : 6 Edebiyat/A. Hepimiz Anadolu'daki Öğretmen Okullarından seçilerek gelen çalışkan ve zeki memleket evlatlaydık. Bütün derdimiz, okumak, öğrenmek ve başarılı olmaktı fakat birkaç hafta sonra başka dertler de olduğunu öğrenmeye başladık. Üst sınıftakiler arasında gruplaşmalar, ayrılıklar, kavgalar, gürültüler, hatta cana kasteden gerilimler yaşanıyormuş ve bu haller Fakülteler ve Üniversiteler boyu yayılıyor, tehlike kol geziyormuş. Biz uslu akıllı çocuklardık. Öyle sağdan soldan anlamazdık. Anlar gibiydik de "önce okul önce istikbal" diyorduk. Uzak duruyorduk. Ancak bela adım adım sinsi sinsi geliyordu. Yine kulak asmadık. Hazırlık Sınıfını bitirdik, Fakülteyi kazandık, bölümlerimiz belli oldu, artık hür birer adamdık, keyfimize diyecek yoktu ama okulda da huzur yoktu. Sopalaşmalarla başlayan dalaşmaların bazıları silaha, bombaya dönüşünce dehşete kapıldık. Kardeş kardeşi vurur muydu ? 27 Mayıs gibi bir tezgaha mı geliyorduk yoksa? Birbirimize sorduk: Devlet neredeydi? Devlet hem var hem yoktu. O zaman biz vardık. Safımızı ortaya koyduk, çocuk değildik artık. Devlete sahip çıkmanın adı milli olmaktı. Herkes yurtseverlikte rengarenkti, fraksiyonlardan ve liderlerden geçilmiyordu. Sanki Amerika'yı yeniden keşfediyorlardı. Mücadele Birliğinin beyin takımı, namazlı niyazlı ağabeyler, gözü kara çatık kaşlı, yan bakanlarla kavga için bahane arayan, Cuma namazını kaçırmayan ülkücü dayıbeylerimiz, beynelmilel sosyalizme kanat çırpan entel zeki Anadolu çocukları bir çatı altındaydı. Bu arada nur camiasının risalelerinden baş kaldıramayan ricat ehlinden tutun, Süleymancıları sevimli bulan ama ses yükseltemeyenler mi dersin, sosyetik takılan futbolcu kılıklılar mı dersin, manken ve defile heveslisi gezginler mi dersin, sureti haktan görünüp iç cebindeki "bölücülük bildiri"sine yatkın kafalı "Türk" sözünden rahatsız olan millet evlatları mı dersin. Velhasılı bizim Çapa "Kırkambar" değilse de ona yakındı ama yine "sağduyu ve milli asabiyet" hakimdi. Kimse bir diğerini kolay kolay beğenmiyor ama yine herkes birbirine saygı duyuyordu. Çünkü hepsi zeki, torpilsiz, kayırmasız Anadolu çocuklarıydı. İşte biz asıl bu "adalet" duygumuzu yeniden inşa etmek zorundayız.Bar gazino meraklıları arasında gününü gün eden ehli keyif takımına kadar ne ararsan bulunurdu, derde devadan gayrı. Ancak zamanla Sosyal Demokrat takılanlar, yani FKF'liler, hakimiyet kavgasını kaybetti ve okulu terk ettiler. Çapa, Mücadelecilerle Ülkücülerin ve güya tarafsızların mekanı olarak kaldı. Gidenler gelmezken biz de Fakültelere ve derslerimize giremez olduk. İşin şakası yoktu. Gün geçmiyordu ki olay çıkmasın. Yemek dönüşü Kızlar Yatakhanesinin -güya solcularının- pencerelerinden üzerimize bardaklar, sürahiler atılıyordu. Bu görgüsüzlük onlara yakışmıyordu. Kantinde otururken bahçeden silah sesleri geliyordu. Yıllar sonra CHP'den milletvekili olan Salman Kaya'nın kurşunlar sıkarak ortalığı velveleye verdiğini duyuyor, nasıl korunacağımızın hesabını yapıyorduk. Bir başka günün akşamı İTÜ'lü solcuların bombalarla okulu bastığını duyuyor, kantin katında marşlar söyleyerek nasıl tedbir alacağımızı düşünürken bazen de sabıkalı Sarı Binanın arkasındaki yüksek duvardan atlayıp Ördek Kasap Mahallesinin sokaklarında kurtuluş arıyorduk. Neden sonra Polis geliyor, bizimkiler de protesto için Millet Caddesinin trafiğini kesiyordu. Gece dersleri de bir taraftan devam ediyordu. Hepsi rahmetli olmuş hocalarımız; M.Kaplan, A.Kabaklı, İ.Kafesoğlu, A. Karahan, F.K Timurtaş, M.Ergin.. muntazaman geliyorlardı. Bunlarla yetinmeyip konferanslara, konserlere, tiyatrolara, toplantılara, mitinglere, yürüyüşlere de katılıyorduk. Bu ne rahatlık ve cesaretti ? Sonunda olan oldu. Okul kapatıldı. Zaten Fakültelerde de huzur yoktu. Her gün bir bildiri dağıtılıyordu. Eylem içinde bilinçleniyorduk ki anlatmakla bitmez. Şimdilik bunlarla yetineyim. Azıcık konu değiştireyim efendim. Allah o günleri bir daha kimseye yaşatmasın.
10 Haziran 1973, Ortaköy / ÇIRPINAN RUH
Dün gece rüyamda canımdan oldum. Daha doğrusu yok edildim. Saldırılara karşı direniyor, başaramıyordum fakat yine de yok olmak, yenilmek istemiyordum. Beni ortadan kaldırmak isteyene doğru vücudum ayaklanıyor üzerine çullanıyor fakat bir türlü o belayı yenemiyordu. Uzattığım hücum elleri, hep boşlukta kalıyordu. tıpkı hayalet gibi... Görülen fakat bir türlü elle hissedilemeyen varlık gibi boşuna yıkılışımı önlemeye çalışıyordum. Çırpınış, kaçma arzusu, ölümden korkan, hayata bağlanan insani hallerim hep telaşlıydılar. Sonra uyanır gibi oldum. Bir süre uyanıklıkla uyku arası gerçeği keşfedemedim, kendimi sadece ruh zannediyor, dünyayla alakasız, bedence hareketsiz ve cansız bir vaziyette olduğuma vahmediyordum. Gözlerimi açar gibi oldum. Karanlık... Ürktüm, ürperdim. Bir süre kımıldayamadım. Sonra hayatıma ait çeşitli hatıraların tazyiki altında ezilerek sağ tarafıma zor döndüm. Sabahın altısına doğru Arif gelip uyandırmış. Gözlerimi açıp tekrar kapamışım. 7.5' a doğru Remzi uyandırdı. Ondan sonra tekrar uyumuşum. Saat 9.5 da garip ruh burkuntuları içinde uyandım ve kalktım. Yatakhanede Turgut'la ikimizden başka kimse yok. O da akşam erken yatmasına rağmen hala kalkmamıştı. Uyandırdım. Baş ağrısından ve uykusuzluktan şikayet etti. Zihnini kemiren düşünceler yüzünden o da uyuyamamış. Ben de Ramazan'da böyle uykusuz geceler geçirmiştim. Sabahlara kadar... Düşüne düşüne, dik tepelere çıkar gibi sabahı beklerdim!... Rüyalarım beni kıskacına fena alıyor. Kaçıyorum, kovalanıyorum. Mezarında kımıldanan, canlanan ölüyü dışarı çıkmasın diye elimle yere bastırıyorum. Pencerelerden atlıyor, karanlık odalarda dolaşıyor, imtihanlara çekiliyor, basit bir kelimeyi tahtaya bir türlü doğru yazamıyor, ayak seslerim kulaklarımda yankılanıyor. Acaba bütün bunlar, şuuraltının belirtileri mi, düşüncelerimin zihnimde isyanı mı ? Vicdan azaplarım, hatalarım, çilelerim, ümitlerim, hasretlerim, arzularım, korkularım hep birbirine karışmış, değişik hallerde acayip mekanlarda, tuhaf kisveli tanıdıklarım arasında rüya şeklinde mi kendini gösteriyor ? Yoksa bunların geleceğimle bir ilgisi mi var ? Gelecekte başıma geleceklerin sembolik habercileri mi bu rüyalar? Her şeyde bir hayır vardır. Hayatı severim. Ölümden ürkerim ama akacak kanın damarda durmayacağına, kısaca kadere imanım var. Allah hayra tebdil eylesin. Rüyalarda olanın zıddı çıkarmış: "Ömrüm uzamış." tır inşallah.
BİR MEKTUBA GÖNDERİLMEMİŞ BİR CEVAP./ 20 Temmuz 1973
Muhterem babama, anneme ve kıymetli kardeşlerime, selam, saygı ve sevgilerimi sunar, sıhhat ve afiyetler dilerim. Gönderdiğiniz iki mektubu da aldım. Ve hemen cevabını yazıyorum. Zaten ben de iki gün evvel size mektup yazmış fakat bir türlü postaya verememiştim. Çünkü yazdığım ve yazacağım şeyler tam değildi, zihnimi kesin olarak meselelere toplayamıyordum. Siz gideli hemen hemen iki hafta oluyor. Benim de iki haftadır canım sıkılıyor. Sizi darılttım mı acaba diye üzülüyordum. Geçenki kısa mektubunuzu alınca bir tuhaf oldum. Bu şekilde yazmakta belki haklısınız. Çünkü ailenin bir ferdi olarak fikrimi söyledim. Söylememeli, susmalıydım. Bir daha söylemem. Siz benim kusuruma bakmayın. Gelelim diğer meselelere: "Paran olmazsa kimseden hayır yok, paran yoksa ahraz olursun, sağ gözün sol göze faydası yokmuş. Paran olursa avukat olursun, herkes sana akıl danışır".. gibi şeyler yazmışsınız. Çok üzüldüm. Acaba yanlış mı okudum diye bir kere bir kere daha, birkaç kere okudum. Evet bunları yazmışsınız. Benim para denen şeyle aram hiç iyi değildir. O para denen şeyi hiç sevmem. İnsanları birbirine düşürdüğü için paradan nefret ederim. Bütün insanlar aynı değildir. Kimisi para için şekilden şekile girer, kimisi ise paradan kaçar, aza kanaat eder, kendi sakin ve sağlıklı hayatını yaşar. Ben de böyle olmak isteyenlerden biriyim. Daha hayata atılmadım. Sen bakma Turgut'la konuşurken söylediklerimize. Hepsi şaka idi. Bizim Lokman meselesine gelince; iyi, hoş ama herkes kendi menfaatini düşünüyor. Bana şöyle yapacağız böyle yapacağız deniliyor ama bütün bunlar bir kerede ve kısa zamanda olacak şeyler değil. Uzun zaman kafa yormak ve saç ağartmak lazım. Benim böyle bir şeye hiçbir zaman niyetim yok. Elimde Allah'a şükür bir fakülte diplomam ve lise öğretmenliği gibi rahat ve zevkli bir mesleğim ve istikbalim var. Ben ticaret yapacak, renkten renge girecek karakterde bir insan olamam. Ben bu işe girerken sadece harçlık çıkarmak ve bir tecrübe kazanmak için girdim. İlk zamanlarda pek vaktimi almıyordu. Diyeceksiniz ki istedin de ben para göndermedim mi? Gönderdiniz, sağ olunuz. Aziz devletim de var olsun,beni yedi yılyatılı okutarak bu günlere getirdi. Ben her zaman söylüyorum. Buradayken de söyledim. Tekrar selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, hayırlı işler dilerim. Oğlunuz.
25-26 Ağustos 1973 / Ankara'da Öğretmenlik Kuralarını Çekiyoruz
Ağustos sonunda Ankara Namık Kemal Ortaokulu'nda kuralarımızı çektik. Bana kurada Kütahya Kız İlköğretmen Okulu Stajyer Edebiyat Öğretmenliği çıkmıştı. Çok sevindim ve gururlandım, dualar ettim. Artık Devletimizin kanatları altında Türkiye Cumhuriyeti'nin Bir Lise edebiyat Öğretmeniydim. Bundan büyük saadet mi olurdu ? Öğretmen olmuştum. Ankara'dan bilet alıp Kütahya'yı görmeye gittim. Şehrin o zamanki merkezi bölümündeki "Çinili Vazo"ya yakın bir otelde kaldım, ertesi gün okulu tanıdım, bilgi aldım ve "Bakanlık Kararnamesi"nin gelebileceği bir hafta sonra tekrar gelip vazife başı yapmak için hazırlanmak niyetiyle İstanbul'a döndüm. Kararım karardı. Benden iyi öğretmen olurdu. Benden tüccar olmazdı. Dedemin sülale adı "Karahocaoğulları" idi. Aslıma çektiğimi düşündüm.
KÜTAHYA GÜNLERİ.. EYLÜL 1973 - AĞUSTOS 1974
1973'ün 6 Eylül'ü, benim için tarihi bir gündür. O gün kararnamemi tebellüğ eder etmez, resmen Edebiyat Öğretmenliğim başlamıştı ve muhasebe servisinde bana maaşımı ödemişlerdi: 1102 lira, İstanbul'dan geliş yolluğum da verilmişti. Cebimde yüce devletimin ve aziz milletimin parasıyla sımsıcaktım. Kimden duymuşlarsa kapıda son sınıf öğrencilerimden birkaç kişi beni "hoşgeldiniz"le selamladılar. O grupta 6 Ede.B'den yiğit tavırlı, esmer, uzunca boylu biri dersln birinde sırasına göreyim diye "9IŞIK" kitabı koyan, Nihal'i hatırlıyorum. Sınıfın başkanı Ali Haydar Özlüer ile arkadaş gibiydik. O sınıfların not defterlerini hala saklıyorum. Hepsini hatırlıyorum. 6Ede.A'da İsmail Eskici ve arkadaşları hepsi derslerimde bana karşı ne kadar saygılı ve kibardılar. Beş yıl önce Tokat İlköğretmen Okulu'nda kendisinden yüksek notlar aldığım öğretmenim Mehmet Bural Bey ile burada aynı sınıflara derse giriyorduk. Teneffüslerde benim elimde Ortadoğu Gazetesi onun elinde Cumhuriyet.Ben toy delikanlı 21 yaşımdayım. O ise okul okul gezmiş bir tecrübeli eğitimci.. Ne günlermiş, anlatmakla bitmez. Sonra olanlar oldu.. Ben de yeni tecrübeler kazanmağa başladım. Kısmetse anlatırım.
Kütahya, 15 Nisan 1974 / BAŞLAYIŞ ve BİTİŞ.
Öğretmen oldum ! Altı buçuk aydan beri İç Batı Anadolu'nun çiniler diyarı Kütahya'da kaderimin getirdiği şehirdeyim. Okulumdan 150-200 metre arka tarafta sevimli bir küçücük evin alt katında 4 odalık mekanımda, masa başında tesadüfen karıştırdığım eski defterlerde o zamanki heyecanımı yeniden yaşamak istedim. Güzel şey; heyecan...Bazı yaşlardan sonra insanı bırakan bu pırıltılı ruh hali bende biraz gölgelenmiş gibi...Belki bana öyle geliyor. Öğretmenlik zor. Hele mesuliyetini omuzlarında duyanlar için. Arzuladığı gibi netice alamıyanlar için. Daha üçüncü ayda müfettiş karşısına geçip sanık sandalyesine oturanlar için. Mevlana'nın 700. Şeb-i Arus törenlerinin küçük bir örneğini okulda uygulamaya çalışan, Akif'in vefat yıldönümünde öğrencileriyle program yapan Kültür-Edebiyat Kolu rehber öğretmeni olup da diğer çalışmaları engellenen benim gibi acemi idealistler için.14 Ekim seçimlerinin getirdiği CHP-MSP Koalisyonunun getirdiği güya "özgürlükçü, devrimci (!)" laik-Müslüman görüntülü "insanca -hakça" mütesettir-dekolte düzeninde; rahat hareketten çekinenler için...
Kütahya, 13 Ağustos 1974 / KÜTAHYA'DAN YOZGAT'A YOL GİDER.
Bu başlığı yazdıktan sonra, kalem elimde, bir süre bekledim. İçimde isyan ve sakinlik, bir diğerini yenmek isteyen iki cengaver gibi boy gösterdiler. Ağırbaşlı olanı idareyi eline aldı ve ilerledim... Bir yıla yakın zamandır Kütahya Kız İlköğretmen Okulu'nda Edebiyat Öğretmeni idim. Çiçeği burnunda, heyecanlı, samimi, on beş yıl boyunca öğrendiklerini Türk çocuklarına öğretmenin heyecanı içinde yaşayan, genç bir fakülte mezunu...Türk dili ve Edebiyatı bölümünde tam dört yıl, büyük bir aşk ile kendi kültürümüzü, öz dilimizi ve başlangıcından bugüne; değişerek gelişerek devam eden iki bin yıl öncelerine uzanan edebiyatımızı, sanatımızı öğretmiş ve tanımıştık hocalarımızın rehberliğinde..
17 Ağustus 1974 / GÖÇ PSİKOLOJİSİ
"İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık / Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık..." F. Nafiz Çamlıbel
Alışılan, hele sevgi ile bağlanılan yerlerden ve insanlardan ayrılmak hiç kolay değil... Henüz ayrılmama yirmi, yirmi beş gün kalsa bile, yüreğimi çevreleyen öksüz çocuk ürpertisi, bütün saltanatıyla üzüntü atmosferine attı beni. Nasıl alışacağım diye hesaplarını yaptığım, "öğretmenlik büyüsü" o derece bağladı ki sınıflara kalbimi; ayrılmak aklıma bile gelmez oldu... Bir zamanlar öğrenciyken, ortaokulda bize üç yıl Türkçe dersine giren öğretmenimizi uğurlamak talihsizliğine uğradık. Öğretmenlikten idari bir göreve tayin olmuştu. Çok severdi bizi ve sevdirmişti kendini. Gideceği görev 50 km uzaklıkta bir saatlik yakın bir yerde olduğu halde sanki gurbete veya askere gidiyormuş gibi onu hüzünle uğurladık. Yaptığı ağlamaklı veda konuşmasında biz de hıçkırıklarımızı tutamamıştık. Aynı hüzün var içimde, halbuki daha ayrılmadım... O öğretmenimize okul adına çiçek vermeyi ve birlikte çektirip çerçevelettiğimiz resmi kısa bir konuşma ile vermeye beni seçmişti arkadaşlarım...O saat gelince sesim o kadar titremişti ki, elimde buket ve çerçeveyi vermekte biraz daha gecikseydim her halde hocamın boynuna sarılıp ağlayacaktım. Sevgi, yegane sermayemiz. Onu kaybetme tehlikesi veya bizdeki tahammül gücünü dumura uğratıyor. Birkaç hafta sonra gidiyorum, gönderiliyorum Yozgat'ın ilçesi Çekerek'e. Buna "sürgün" deniliyor. Vatanda sürgün mü olur Allah'ın gafilleri ? Koalisyon ortağı MSP'nin Genel Merkez yönetimi yüzümüze bile bakmadı. Kütahya gazeteleri ve milli kuruluşlar bu yanlış kararın geri alınmasını istese bile kimsenin umurunda değildi. Tam da Kıbrıs Harekatı günleri yaşanırken Türkiye'nin her yerinde Milliyetçi Öğretmenler tasfiye ediliyor, sindirilmeye çalışılıyordu. Bizim derdimiz ise Yavru Vatan Kıbrıs'tı. Hayalimde öğrencilerim, kardeşim, arkadaşım, bacım gibi sevdiğim öğrencilerim.Türk'ün edebiyatını, güzelim dilini elimden geldiğince, dilim döndüğünce tanıtmaya çalıştığım öğrencilerim. Her biri gözümün önünde, sıralarında beni dinliyorlar... Yarabbim!
17 Ağustos 1974 Cumartesi / BURADA YARIM BIRAKILMIŞ MEKTUP.
Muhterem Hocam,
Sıhhat ve afiyette olmanız temennisi ile önce selam ve saygılarımı sunar, ellerinizden öperim. Şu anda Kütahya'dayım. Evde, yolda, çarşıda kendime laf anlatamamaktayım. Bir sene boyunca alıştığım öğrencilerimden ayrılmak düşüncesi o kadar ağır gelmeye başladı ki tahmin edemezsiniz. İçinde bulunduğum keder havası beni bir öksüz haline koydu burada. Buradan gönderileceğimi öğrendiğim günden bu yana henüz yirmi gün geçti. Başlangıçta pek tesiri altında kalmadım. Hatta kalacakmışım gibi yalancı bir rahatsızlık içinde idim. Fakat meselenin aslı, resmi tarafı okulda daktilo edilmiş, imza bekliyordu. Buradan ayrılacaktım. Bir yıl boyunca ilk heyecanını tattığım öğretmenliğim bir darbe yemişti. Hele anam, bacım, kardeşim gibi alıştığım öğrencilerim. Hepsinin yüzleri bende, dikkatle fakat yumuşak bir yüzle dinliyor hepsi...
15 Ocak 1973 / YENİ Mİ, DEĞİL Mİ?
Düşüncelerimin yükünü, şimdilik kalemim kaldıracak güçte değil...Bir satır daha indiremeyecek kadar moralim bozuk ve zihnim karışık... Halbuki bugün bayram ve üstelik yaş günüm. 21. yaşıma adım atışımın ilk günü. Radyoda da türküler ard arda...Bende de üzüntü üst üste...İlk defa mı oluyor bu haller? Yeni mi? Ne gezer... Bir kalın tabakanın üzerine eklenen yeni bir kambur, bu günkü halim. Ne olacak öyleyse? Susmayı isteyeceğim ağzımdan ve uzuvlarımdan... Gönlüme, zihnime ve kalemime izin vereceğim. Dıştan susup, içten konuşacağım. Hayli gergin ve tecrübesiz olan asabımı yumuşatıp düzeltebilmek için rekabet ve hınçlarımı bir çöp gibi atmalıyım öteye... Bana lazım olan hoşgörü ve sineye çekmeyi bilmektir. Aksi halde kendimi düzeltmeden başka insanlara tesir etmek zorunda kalacağım yıllarda tökezleyebilirim.
1 Şubat 1973 / HAYAL Mİ, RÜYA MI ?
Bir kaç gündür hep rüyalarımla yaşamağa başladım. Acaba kalbimin görüntüsü olan rüyaları yalnız ben mi görüyorum? Başkası da görmüyor mu? Elbette görüyor. O kadar ki, görmemekten şikayet ettiğim rüyalar, bir haftadan beri uykularımın tatlı-sert misafiri oldu. Ayrılamaz oldum rüyalarımdan... Ne güzel şey... Hep devam etse ne iyi olur. Ama içten içe de bu hal ürketiyor beni.Tanpınar'ın dediği gibi : "Çırpınan bir ruhum artık Bin hasretle delik deşik..." İsmail Hami'nin müstearı Rabia Hatun misali "Men ta senin yanında bile hasretem sana..".Rüya işte bu!.. Uyanıkken olmayanlar rüyada oluyor. Senelerce dilimin ucuna gelip de bir türlü söz biçimi veremediğim haller rüyamda gerçek oluyor. Anlatıyorum... Aman Allah'ım nasıl da unuttum, o kadar rüyayı? Sanki uzun bir zaman geçmiş aradan...Ne hoş rüyalar... Tatlı, mest edici... Bedenimin karışmadığı sadece sohbet ve karşılıklı sözleşmelerin, söyleşmelerin katıldığı rüyalar... İşin garip tarafı, rüyalar gecesinde kapanan gözlerime gizli bir alem halinde sızıyor, ehline malum arayan fakat bulamayan hallerle rüya bendeki eski gözleri bulamıyor. Ben var mıyım artık? Nerde o geçen yılki gözlerim? Açık renk elbiselerin simsiyah öksüzlüğüne ağıt düzen dikiş makineleri... Türkan Şoray' ın filminden Emirgan'a, Harbiye'den Taksim'e 41A numaralı otobüsün ikinci sırasında gözüm penceredeyken, tükenen nazarım. Darılacağız hayata, uzun bir yalanın arkasından, barışmak için uzun zaman geçecekse, hemen darılalım çocuk.Çocuk ağlamasından hoşlanmayanın hayattan, çekeceği var öyleyse...
2 Şubat 1973 / KENDİME SİTEMLER, SERZENİŞLER.
Tam iki bin beş yüz yirmi iki günden beri çilen dolmadı. Halbuki dervişlerin bile çileleri kırk gündür. Ben kaç dervişlik ederim ki, bu kadar eziyete müstahak gördünüz beni ey yıllar ?... Ben yarım derviş bile olamadım. Zira yana yana hala pişemedim. Hala çiğ, hala diriyim... Ruhum pürüzlerle dolu...O pürüzleri düzeltecek merhameti göstermedin ey zaman-ı bi-vefa. Dertlere derman nazarını gözümden esirgedin. Kalemim tutuluyor. Tir tir titriyorum. Demek, ruhumun bu öksüzlüğü sendenmiş ey devran!. Çaresizlik dedikleri, melek kanadıyla tokatlanıp baygın rüyalar aleminde uyuklamak böyle oluyormuş...Ne olacak bunun sonu? Ya istiklal ya ölüm! Hakikaten böyle olacak...Ya tereddütlerden vazgeçeceğim ve güya hürriyetimi tesadüflerin esaretinden kurtaracağım - ki bu biraz zor- ya da yana yana rahmet-i Rahmana visal edeceğim -Türkçe tabirle uçmağa gideceğim- bu ihtimal ise ensemde alev alev tehdit ediyor beni...Biçareliğin eşiğinde "ayağımda zincir, boynumda kement" boşluğa düşmemek için Tanrının ihsanını ve rahmetmesini bekliyorum... Daha ne kadar sürecek bu? Yetmez mi göz göre göre, iç aynalar boyunca kendi tükenişimi seyretmem ? Kederin en şedit cinsi olan acılarla karalar bağladım. Bunu Kaf Dağı'ndaki Anka bile hissediyor.. Berrak bir gölde su arayan kuğu sanıyorum kendimi... Kendimi bulamıyorum..."Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler"/ "Hoşça bak zatına kim, zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen"/ "Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın" Sığamıyorum hiç bir yerlere... Coşmak, koşmak, kırıp dökmek, acizliğimi her tarafa haykırmak, Fuzuli'nin kasidesindeki "başını taştan taşa vuran avare sular" misali, bazen köpürmek, bazen de ruh olmak, meleklerle kol kola semada sonsuzluğu gözetlemek, hiç olmazsa insanca değil de melekçe uçmak, adeta onlarla uçuşmak istiyorum... İnsan gibi davranınca tuhaflık ve gariplikler de yapmak da geçiyor içimden... Ama melek kötülüğü bilmez. Muti ve hayrandır o sadece... Rıza gösterir, sanki diz çöker, el bağlar, boyun büker... Ruhumun ebedi vahyini dile getirir...Anladım dindirmez bu içimdeki sızıyı zaman ve zamanlar. Bir sızı ki, bir susuzluk ki ölmeden kanamazsın. Ölüme benzeyen bu ağrıyı nerede dindirmek isterdim ? Bilemem. Kaderimin pençesindeyim. Heyhat! Darılmak mı? Ne kelime...Niçin ama? Yahya Kemal'le Tanpınar gibi... O delikanlılara şimdi hak vermeye başlıyorum galiba...Eğri taraflarım doğruluyor."Güvercin uçuverdi, kanadın açıverdi." Allah bana sabır versin.İnsafın o yerde namı yok mu? Ben yine "hayalimdeki ben" kalmağa razıyım. Ne vardı biraz kendimle "ben" olmayı deneyebilseydim, uçardım uçar. "Ve her şeyden ve her şeyden sonra.Bu eller miydi Allah'a açılan." demeseydi Dağlarca, şiiri neye benzerdi ?
4 Şubat 1973 / TAZELENME
Kendimi kontrol altında tutmak, vazifelerimin belki de en büyüğü. Zira, bu sayede hayatımın engellerini aşabilirim. Heyecanlarıma fazla kapılıp velveleli, karışık, gereksiz, küçük hareketlerle ömrümü harcamak iyi bir şey değil. Cesaretle irademi olgunlaştırmalı, sabırla kaderimin emrindeki yarınlara hazırlıklı olmalı, çalışma ve tevekkülü el ele vermiş iki dost edip şahsiyet binamı sağlıklı tutmalıyım. Gösteriş, tatmin, moral kırıklığı bahanesi gibi iradeyi ve aklı zayıf düşürmeğe matuf ruh hallerinden kendimi uzaklaştırmalıyım. Şakacılık, ters tavırlar, enterasan tabirlerle fikir denen planlı düşünceleri birbirine karıştırmamalıyım. Yani fikrin ve şakanın yerini bilmeliyim.Efendi tavırlar, olgun konuşmalar, az ve öz sohbetler.Vazifem olan işleri parçalara bölüp tasnif edip, teker teker her birini hal yoluna koymalıyım. Toplu yerlerde sakin ve fakat uyanık kibar ve fakat ciddi, dinleyen ve fakat aynı zamanda konuşan insan olmalıyım.
23 Şubat 1973 / KENDİNE İTİMAT
İnsanlar, yaradılışları icabı çeşitli menfaatlar için kendi kendilerini bile kandırmaya çalışırlar. İşte, büyük küçülmelerden biri de, bu olsa gerektir. Kendisi ile mutabakat ve anlaşma halinde olamayan bir insan, sağlam adımlarla ilerleyemez. Şüphelerin sisi yolunu gizler ve gerçeği görmesine engel olur. Bir kimse şahsına ait hatalı tavır ve gözlerini gizlemeye veya yok farzetmeye değil, kendine itiraf edip düzeltmeye çalışmalıdır. "Dünyanın bu yalanlığı içinde hiç olmazsa ebediyetle müjdeli ruhumla dost olmalıyım." demelidir insan. Dünya hayatı ve malı geçici. Ebedi olan Allah'tan insana armağan edilmiş olan ruhtur. Yoksa; bir yel esimi kadar gelip geçecek olan ömürler peşinde, ihtirasların eteğine tutunup sürüklenenler, zamanın dayağından sonra ayrıldıklarında şaşırmaya bile vakit bulamayacaklar.Zira ruhu alan dünyayı geçmiştir.