50 yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri…

16 Aralık 1972 / KAYIP ANAHTAR Onunlaydı düzenim. Çevirdiğim vakit huzur kapılarının kilitli demirlerini onunla, bir hesapta olmayışlık dikilemezdi tepeme... Adımlarımda ürkek bir rahatlık, işlerimde saat tik tak'ları gibi aksamayan bir intizam vardı. İç huzuru denen, geniş gönül açlığı vardı benliğimin her köşesinde... İki mi desem, üç mü desem, tahminen üç az kere hadise ile yolları kaybettim. O en rahatlık ve güvenle yürüdüğüm yolları...Ne diye, niye? Ayaklarımın anahtarını yitirmişim. Ve kararmıştı yollar...O aydınlık anahtar kim bilir hangi derin, kör ve insafsız kuyunun karnındaydı? Sonra oldu olan...Düştüm karanlık, dönemeçli, takır tukur yollara... Tam bin kaç günüm savruldu ve vardım ucu görünmez bir başlangıca...Tereddüt denilen şeytan kıkır kıkır gülüyor, zıp zıp dönüyordu zihnimde...Ve her şeyden sonra yine kendimi unutmadım. Hep kendimle olduğumu nihayet kavramış kendimden kaçmamağa karar vermiştim. 26 Aralık 1972 / TASAVVURLARLA EL ELE İrademi mahkemeye verdim. Sigaya çektim, davacı olarak... Dedim ki vicdanıma: Tabiilikten uzaklaşmaya, yerli yersiz konuşmaya, rasgele davranışlar, gayesiz tavırlar sergileyerek iradesinden yan çizmeğe, sonu tatsızlıkla biten iddia ve münakaşalarla girip sinirli seslerle kendisinden beklenmeyen gariplikler yapmaya kendini kaptırır oldu. Şikayetçiyim... Haddi bildirile ve kulağı büküle! Vicdan, can kulağıyla dinledikten sonra, düşündü ve olgun bir sesle: İnsandaki nefis, daima suç işleyen bir mahkumdur. İrade onu zararsız bir hale getirmek için didinen yahut çalışan bir emniyet merkezidir. Bu irade polisi, nefs suç işlediğinde yakalayıp hapsetmezse, öteki şımarır ve azar, bir ayrık otu gibi şahsiyet tarlasını sarar, onda yeşerecek taze karakter filizlerine imkan vermez, kaba ve şirret hüviyeti ile onu hırpalar, tüketir. Bu yüzden nefse taviz vermemeli, irade polisi her an uyanık bulundurulmalı. Bu kereye mahsus olmak üzere nefse karşı tedbirsiz bulunduğu için, sadece disiplin cezasına çarptırılan irade polisi, aynı suçtan karşımıza çıktığı takdirde ağır cezayla yargılanacaktır! Allah, nefsine karşı müsamahakar davranan bütün irade sahiplerini uyanık bulundura... Ve celse kapandı... Nefs baş eğik, gözler fırıldak, içten pazarlıklı tavırlarla sıyrılıp, kendi hücresinde, irade polisini kandıracak planlar kurmağa koyulurken; iradenin mümessili iradi güç silkinip kendine dönmüş, insani şahsiyete yönelmiş, her zararlı faaliyete karşı dimdik duruyor, vazifeyi ihmalden bir daha mahcubiyete uğramamak için söz veriyordu. Bütün kontrol erlerini dört bir yana saldı. Aksatmadan nöbette ve tetikte bulunma emri verdi. Terakki başbuğunun kapısını açarak onun eşiğinde nöbete durdu... LOKMAN LABORATUVARI'NDA YENİ BİR İŞE GİRMENİN ZEVKİ / Ocak- 1973 Mezuniyetime 5-6 ay kala Kabaklı Hoca'nın da tavsiye ve kefil olmasıyla bir işe girmek nasip oldu.Lokman Laboratuvarı İlaç ve Gıda Sanayii sahibi Tevfik Hacıbeyoğlu "Temiz süt emmiş güvendiği bir talebesini kendi müessesesinin yayın işlerini yürütmek üzere tavsiye etmesini istemiş." Hoca da sağ olsun, beni gönderdi Ocak 1973 itibariyle sigortalı olarak İncirli'den Bahçelievler'e dönen kavşaktaki geniş arazı ve binaların bulunduğu yerde, ailem dışında bir başkasının yanında ilk işime başlamış oldum. Haziran 73'ki mezuniyetimden sonra yazın çalışmaya devam ettim. Tevfik Bey beni bırakmak niyetinde değildi. Beni müesseseye kazanmak istiyor. Zamanla Fransa'ya göndererek ihtisas yaptıracağını vaad ediyordu. Çekirdekten yetişmiş, çalışkan, disiplinli, milliyetçi, Müslüman bir üslup içinde yaşayan zengin bir adamdı, Bayburtlu idi. Beni evine, aile efradıyla yemeğe götürüyor, yakınlığını her vesileyle gösteriyor, çalışmalarımı beğeniyordu. Özel odam bile vardı. Tahsis ettiği arabayla matbaaya gidebiliyor, birlikte çıkardığımız Lokman Postası ve Lokman Hekim Dergisini yurt sathında bütün eczacı ve doktorlara yayarak idealindeki "Milli İlaç Sanayii" nin alt yapısını hazırlamak istiyordı. "Lokman Hekim" adıyla bir roman bile ısmarlayıp bastırmıştık ama benim gözüm öğretmenlikteydi. Kimsenin emrine girmek niyetinde değildim: devletin, milletin adamı olmak istiyordum. Onun personeline belki haklı olarak titiz ve bazan sert tavrı beni ürkütmüştü. Bana ne kadar müşfik tavırlı olsa da o günlerde ticari kafam olmadığını, olamayacağını anlamıştım. Ben idealist ve fikriyatçı, mücerret bir kafa yapısına sahiptim. Sürekli okuyan yazan bir gençtim. İki oğlu, iki kızı ve damadının arasında 7. yahut 8. olmaktansa sınıfta birinci adam olmak, memleket evlatlarının hocası olmak bana daha cazip ve idealistçe geliyordu. Asla pişman olmamalıydım. Zengin olmak gibi bir derdim yoktu. Bakalım Mevla görelim neyler ? 17 Mart 1973 / İstanbul- Ortaköy / ÖĞRETMENLİĞE İLK ADIMLAR Bugün Kabataş Erkek Lisesi'nde staja başladım. Oktay Tuncer, stajdaki rehber öğretmenim. Kısaya yakın orta boylu, yuvarlak yüzlü, saçları önden ortaya doğru hafifçe dökülmüş ve simasına daha olgun bir hava vermiş. Efendi, kibar ve kültürlü, bu uyanık davranışlı genç öğretmenden, bakalım 15 gün süre ile neler öğreneceğim? İlk ders lise birinci sınıfta oldu. Hoca ile birlikte, konuşarak sınıfa geldik, ben saygıyı ihmal etmemek ve tavırlarımda anormallik, tuhaflık, acemilik yapmamak için yarım adam arkada sınıftan içeri girdim, kapıyı kapadım. Arka sıralarda tek oturan bir delikanlının yanına gittim. Oktay Bey beni takdim etti. Belki bir gün kendilerine öğretmen olarak gelebileceğime dair de bir espri yaptı. Derse başladı. Önce çok kısa olarak eski dersleri öğrencilere sormak suretiyle tekrar etti ve tazeledi. Öğrenciler hayli çalışkanlar ve soruları pek cevapsız bırakmıyorlar. Ama bunda öğretmenin çok büyük payı olduğunu tahmin ediyorum. Öğretmen onların seviyesine göre ders işlemekte gayet maharetli. Bizim o sıralardayken ismini dahi bilmediğimiz edebi şahsiyetlerle ilgili bilgileri, talebelerine öğretmiş. Gayet tatlı bir hava içerisinde ders devam etti ve ben zilin çalma vaktinin çabuk geldiğini zannedecek kadar, derse kendimi kaptırdım. Tevfik Fikret'in bir şiirini işledi. Önce şiiri, yarısını birine, diğer yarısını ötekine olmak üzere iki öğrenciye okuttu. Sonra teker teker, hemen herkese sorular yönelterek şiiri açıklattırdı. Öğretmende dikkatimi çeken en önemli üstünlük; öğrenciye iyi davranması ve düşündürücü, bilgileri tazeleyici sorular sorabilmesi.Bu tarzda ders anlatma alışkanlığını edinebilmesi için herhalde epeyi tecrübeleri, kendi şahsiyetinin imbiğinden geçirmesi icab etmiştir. Zil çaldığı zaman da konu hemen hemen tamamlanmış gibiydi. Bana gülümseyerek kapıya yöneldi. Ben de top oynamaktan kendini üşüterek sesi kısılmış, derste bir türlü konuşamayan sıra arkadaşıma; öğretmenlerinin çok değerli olduğunu, ondan layıkıyla faydalanmalarını söyleyerek sınıftan çıktım. Dışarda Oktay Bey'i tebrik ettim. Kendisinin tecrübesinden faydalanma imkanlarını iyi değerlendireceğimi söyledim. O da ders işlerken en önemli meselenin talebenin seviyesine inmek olduğunu, bu başarıldığı takdirde meselenin yarısının halledilebileceğini ilave etti. Evet aynı fikirdeydim. Talebeyi belli bir ciddiyetin arkasından anlamaya çalışmak ve sevmek kadar onun anlayabileceği tarzda ders anlatmanın da mühim rolü vardır. Derste "define" yerine "gömü", "mazi" yerine "geçmiş", "giriş" yerine "serim" demesini ben pek yadırgamadım. Dilde ılıman olmal fikri bana da uygun gelmeye başladı. Ancak bu suretle orta bulunabilir. Taviz vererek, taviz alınır. Oktay bey derste çok müsamahakar davranıyordu. İyi ders işliyor, sınıfı başarı ile yönetiyor, bir şeyler öğretebiliyordu. Ben bile unuttuğum bazı bilgileri tazelemiş oldum. Mesela "Kelile ve Dimne"nin Beydaba'nın eseri olduğunu unutmuştum ve Divan şiirinde atasözlerini şiir içinde kullanmaya "irsal-i mesel" denildiğini bilmiyordum. Bu bilgileri lise 1 talebesinin zihnine nakşeden öğretmen, gerçekten takdire değer. Acaba Tevfik Fikret'e gösterdiği müsamahayı diğer şairlerimize de gösteriyor mu? Bunu da samimiyetimiz arttıkça öğreneceğim. Pazartesi günü de bir derse gireceğim Lise ikinci sınıfta. Derste "eğitim üzerine bir tartışma" yapılacak. Ben de ders sonlarına doğru kısaca kendi fikirlerimi beyan ederek derse katılırım herhalde. Yavaş yavaş pasifliğin kabuğunu çatlatmalı; değil mi ya? İLK DERS !... Ortaköy, 27 Mart 1973 Bugün Kabataş Erkek Lisesi'nde ilk dersi verdim. 6 Fen D sınıfına...Ziya Gökalp'in hayatı, fikirleri, sanatı ve eserleri ile "Vatan" şiirinin incelenmesi...Dersi anlatırken "heyecanlanırım" diye çok endişe ediyordum. Fakat Oktay Tuncer Bey, beni sınıfla baş başa bırakıp, arka sıralara çekilince, vaktin gelip çattığını, "ya bu deveyi güdeceğimi, ya bu diyardan gideceğimi" anlayarak heyecanlarımı dizginledim. Kısa bir giriş ve hocaya teşekkürden sonra derse başladım. Önce hafif, çok kısa bir heyecan anı geçirdimse de sonra açıldım ve rahat rahat, vakti göz önünden kaçırmadan anlattım, anlattım...Sınıftan çıt çıkmıyordu. Şiirin açıklanmasına geçtim. Önce şiiri kendim okudum. sonra bir öğrenciye okuttum. Yabancı kelimeleri açıklattırdım. Bilhassa "Boşo" hakkında bir kaç kişinin fikrini aldım, kendim de izah ettim. Şiir boyunca 15-20 dakika karşılıklı sorular sorup cevaplar aldım, açıklamalar yaptım. Garip bir vaziyet doğmadı. Dersten çok zevk aldım. Zil çaldığı zaman ders de bitmişti. Oktay Bey, gülümseyerek kapıya yaklaştı. Öğretmenler odasına giderken dersin umumiyetle iyi olduğunu, talebenin can kulağıyla dinleyip notlar almasının dikkatini çektiğini ilave etti. Bana kahve ısmarladı. Öğretmenler odasında bir süre sohbet ettik. Çeşitli fikir adamları ve edebiyatçılar hakkındaki fikirlerini sordum ve kendisinin nihayet bir şair olduğu ortaya çıktı. Yeditepe dergisinde uzun zamandan beri şiirler yazdığını anlattı. Bir de, şiir kitabı varmış. Yapılan bir değerlendirmede en iyi şairler arasında ismi geçiyormuş. Şaka yollu incelemem için imtihan kağıdı verip vermiyeceğini sordum. Elime bir tomar kağıt tutuşturdu; kompozisyon dersine ait...Montaigne'nin bir sözünün açıklanması: "Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayan okçudan daha başarılı sayılmaz..." Bu sözün deneme yahut sohbet tarzında açıklanması istenmiş onları inceliyorum. Öğretmenlik ne zevkli ve iyiymiş... 23 Nisan 1973 Pazartesi Saat 22.45 / ARAYIŞ Düşündüğünü yapamamak kadar üzücü ne var acaba? İnsanın hareketlerini kelepçeleyen hisler mizaçla mı ilgili, yoksa insanlardan çekinmekle mi? Deli her şeyi yapar. Zincirlerini koparmıştır. Akıllı niye yapamaz ? Niye hep hapistir o ? İhtimaller arasındaki gerçeği yakalamayı nasıl başarmalı? Hep bekleyiş, hep sabır, hem ümit hem hazırcılık, pasiflik ve dervişlik... Hani atılış, yalvarış, rahat geziş, gülümseyiş ve konuşmalarda hür oluş?... Ben neyin esiriyim? Kime ne yaptım? Ne yapmalıydım? Ve cevabı şöyle düşündüm: 21 yaşındasın, gençsin, hayatla direkt olarak temasa gelmedin. Gençlik gerginlikleri içinde halleniyorsun, kızıyor, güceniyor, kararlar veriyor, uymuyor, tekrar başıboşluğun ve kargaşalığın kucağına düşüyorsun. Kendinden memnun değilsin. Hatalarından ve ihmallerinden dolayı kendini suçlu ve zayıf buluyorsun. Dar bir çember içindesin, gerçeklerden uzak, hayalperest ve heyecanlısın. Aç gözlerini mantığa! Medeni ve soğukkanlı ol, söylenmesi gerekeni sonraya bırakma, heyecan yaşlarını geçirdiğini kabul et ve aklına dön... 27 Nisan 1973 / KARALAMA En yavaş gözlerde bile arzu dolu / İhtirastan uzak bir Allah'ın kulu / Yok hiçbir yerde aramayın.. / İnsanların belli olmuyor sağı solu. Kendimleyim. Hala arıyorum. Aramanın sonu var mı ki? Olmalı mı? Çeke çeke ıstırap yüklü ağları zihnimin denizinden, bir türlü sonunu getiremedim. Kendimi aşmam lazım. Genişlemem, taşmam lazım. Arşı atlayıp, sidreye ulaşmam. Maverada neler olup bittiğini, meleklerin kanatlarını hissetmem lazım. Ama hala yerdeyim...Ev acaba ne alemde? Annem ne durumda ? Niçin mektup yazmıyorlar? Ne olacak? Ne olursa ne olur ? Hazır mıyım, hesapta olmayan sürprizlere... Hislerimi ne zaman fikrimin emrine vereceğim ? Karar denilen yer nerede? 9 Mayıs 1973 / SÖZ ! İrademi yerinde kullanacağıma, vakti boş yere sarfetmeyeceğime, kendime yeterince güveneceğime, romantiklikten, alınganlıktan uzaklaşacağıma, yüz çizgilerimi yumuşatacağıma, plansız hareket etmeyeceğime, düşüncelerimden, ideallerimden ve ferdi hayatımdan ve gerginliklerimden kimseye bahsetmeyeceğime, tereddüt ve çekingenlik denen çocukluk hastalıklarından uzaklaşacağıma, sıhhatimi ihmal etmeyeceğime, yatma zamanını gece yarısından sonraya bırakmayacağıma, kendime üzüntüler icad etmeyeceğime, ihmalciliği yeneceğime, realiteye mümkün mertebe yaklaşacağıma, kalb kırmayacağıma, şakaları azaltacağıma, tesir altında kalmayacağıma, başkasının hususi şikayetlerine mümkün mertebe az vakit ayıracağıma, yazarken, düşünürken; yok yere huzursuzluklara kapılmayacağıma, her hususta hafızamı uyanık tutup gerektiğinde kullanacağıma ve tereddütlerden silkineceğime SÖZ VERİYORUM... 25 Mayıs 1973 Cuma - Ortaköy / HAYATIN TADI Bir kaç dakika evvel ağrı ve sızılar içinde kalakaldım. Telaşa düştüm. Vehimler etrafımı sardı. Hayat canlılığını kaybetti. Sanki her taraf -ay tutulmuş gibi- söndü. Bahçede çiçekler soldu. Ağaçlar kımıldamaz, kuşlar ötmez oldu. Bir an kendimi yatakta ağır hasta yahut ameliyat masasında hissettim. Bıçak, neşter, kesen, koparan, yakan aletler, asitler, tentürdiyotlu pamuklar... Kan sıcak sıcak, yerinden atılmış insanın hayat cevheri...Sonra öldüğümü farzettim. Bir gariplik çöktü içime. Yapayalnız kaldım. Ölen yalnızdır. Tıpkı bataklığa saplanan insanı diğerlerinin kurtaramamasına benzer bir hal. Hele gençken ölmek. Geleceğe ait hayaller taşıdığımız yaşlarda.. Tasavvurların tadıyla mest olunan zamanlarda. Yunus Emre veya halkımız, yiğit iken, genç iken ölmeyi yeşil ekini biçmeye veya ham meyvayı dalından koparmaya benzetir. Ölümü asude bahar ülkesi sayan rindane tavır henüz genç yaşımın tecrübeleri arasına girmediği için dünyayı daha çok seviyorum. Buna benzer bir hal de üç sene evvel mide rahatsızlığı geçirirken olmuştu. O zamanlar insanı ve hayatı anlayışım daha saf ve acemiceydi. Fakat aynı ölüm endişesi ile epeyi sarsılmıştım. Azrail'i bekliyordum ümitsizce... Fakat ölmedim. Ölüm, insan beklediği zaman gelmiyor. Ölüm, mevt, ne zor. Şükürler olsun Allah'ım, verdiğin hayat nimetine. 6 Haziran 1973 / SESSİZ DÜŞÜNCELER Değişik insanları tanıdıkça ve dinledikçe hayat hakkında daha geniş düşünüyor; uzun senelerden beri görmediğim tanıdık ve yakınlarımla tekrar görüştükçe kendimi seneler içinde değerlendirme fırsatını buluyorum. İnsanlar binbir türlü, hepsinin dünyaları ayrı, şekilleri yüzleri, konuşma tarzları birbirinden farklı...Fakat bana öyle geliyor ki, insanların hepsi tek şeyde müşterek: Menfaatta... Maddi veya manevi olsun, her bir insan, kendi yarasına dokunan hallere karşı tam bir horoz tavrında...Neden bu hırs? Bu hırstan kendini kurtarmış olan var mıdır? Muhakkak vardır ama çok az. Gene büyük kalabalık, ihtiras ve biraz daha fazla mala sahip olma duygusu içinde itişip kakışıyor. İnsanı tanımalı... Hayatı anlamak ve ilerde şaşkınlığa düşmemek için... Her insan ayrı bir alem... Çocuğundan ihtiyarına kadar... İki üç gündür misafir sıfatıyla gittiğim akrabalarda ne yeni dünyalar seyr ettim, dinledim. Bir yanda dillerinden bal misali, tatlı sözler dökülen küçük çocuklar diğer yanda hayatın tecrübesiyle olgun, hoş sohbet ihtiyarlar... Daha çok şeyler öğreneceğime kanaat getirdim. Okulla hayat birbirinden ayrı dünyalar; göl ile deniz gibi... Biri sınırlı diğeri ömür boyu uçsuz bucaksız...Geniş yürekle nice yıllar bu denizde dalgalarla boğuşacağız kim bilebilir ?... 15 Ocak 1973 / YENİ Mİ, DEĞİL Mİ? Düşüncelerimin yükünü, şimdilik kalemim kaldıracak güçte değil...Bir satır daha indiremeyecek kadar moralim bozuk ve zihnim karışık... Halbuki bugün bayram ve üstelik yaş günüm. 21. yaşıma adım atışımın ilk günü. Radyoda da türküler ard arda...Bende de üzüntü üst üste...İlk defa mı oluyor bu haller? Yeni mi? Ne gezer... Bir kalın tabakanın üzerine eklenen yeni bir kambur, bu günkü halim. Ne olacak öyleyse? Susmayı isteyeceğim ağzımdan ve uzuvlarımdan... Gönlüme, zihnime ve kalemime izin vereceğim. Dıştan susup, içten konuşacağım. Hayli gergin ve tecrübesiz olan asabımı yumuşatıp düzeltebilmek için rekabet ve hınçlarımı bir çöp gibi atmalıyım öteye... Bana lazım olan hoşgörü ve sineye çekmeyi bilmektir. Aksi halde kendimi düzeltmeden başka insanlara tesir etmek zorunda kalacağım yıllarda tökezleyebilirim. 1 Şubat 1973 / HAYAL Mİ, RÜYA MI ? Bir kaç gündür hep rüyalarımla yaşamağa başladım. Acaba kalbimin görüntüsü olan rüyaları yalnız ben mi görüyorum? Başkası da görmüyor mu? Elbette görüyor. O kadar ki, görmemekten şikayet ettiğim rüyalar, bir haftadan beri uykularımın tatlı-sert misafiri oldu. Ayrılamaz oldum rüyalarımdan... Ne güzel şey... Hep devam etse ne iyi olur. Ama içten içe de bu hal ürketiyor beni.Tanpınar'ın dediği gibi : "Çırpınan bir ruhum artık Bin hasretle delik deşik..." İsmail Hami'nin müstearı Rabia Hatun misali "Men ta senin yanında bile hasretem sana..".Rüya işte bu!.. Uyanıkken olmayanlar rüyada oluyor. Senelerce dilimin ucuna gelip de bir türlü söz biçimi veremediğim haller rüyamda gerçek oluyor. Anlatıyorum... Aman Allah'ım nasıl da unuttum, o kadar rüyayı? Sanki uzun bir zaman geçmiş aradan...Ne hoş rüyalar... Tatlı, mest edici... Bedenimin karışmadığı sadece sohbet ve karşılıklı sözleşmelerin, söyleşmelerin katıldığı rüyalar... İşin garip tarafı, rüyalar gecesinde kapanan gözlerime gizli bir alem halinde sızıyor, ehline malum arayan fakat bulamayan hallerle rüya bendeki eski gözleri bulamıyor. Ben var mıyım artık? Nerde o geçen yılki gözlerim? Açık renk elbiselerin simsiyah öksüzlüğüne ağıt düzen dikiş makineleri... Türkan Şoray' ın filminden Emirgan'a, Harbiye'den Taksim'e 41A numaralı otobüsün ikinci sırasında gözüm penceredeyken, tükenen nazarım. Darılacağız hayata, uzun bir yalanın arkasından, barışmak için uzun zaman geçecekse, hemen darılalım çocuk.Çocuk ağlamasından hoşlanmayanın hayattan, çekeceği var öyleyse... 2 Şubat 1973 / KENDİME SİTEMLER, SERZENİŞLER. Tam iki bin beş yüz yirmi iki günden beri çilen dolmadı. Halbuki dervişlerin bile çileleri kırk gündür. Ben kaç dervişlik ederim ki, bu kadar eziyete müstahak gördünüz beni ey yıllar ?... Ben yarım derviş bile olamadım. Zira yana yana hala pişemedim. Hala çiğ, hala diriyim... Ruhum pürüzlerle dolu...O pürüzleri düzeltecek merhameti göstermedin ey zaman-ı bi-vefa. Dertlere derman nazarını gözümden esirgedin. Kalemim tutuluyor. Tir tir titriyorum. Demek, ruhumun bu öksüzlüğü sendenmiş ey devran!. Çaresizlik dedikleri, melek kanadıyla tokatlanıp baygın rüyalar aleminde uyuklamak böyle oluyormuş...Ne olacak bunun sonu? Ya istiklal ya ölüm! Hakikaten böyle olacak...Ya tereddütlerden vazgeçeceğim ve güya hürriyetimi tesadüflerin esaretinden kurtaracağım - ki bu biraz zor- ya da yana yana rahmet-i Rahmana visal edeceğim -Türkçe tabirle uçmağa gideceğim- bu ihtimal ise ensemde alev alev tehdit ediyor beni...Biçareliğin eşiğinde "ayağımda zincir, boynumda kement" boşluğa düşmemek için Tanrının ihsanını ve rahmetmesini bekliyorum... Daha ne kadar sürecek bu? Yetmez mi göz göre göre, iç aynalar boyunca kendi tükenişimi seyretmem ? Kederin en şedit cinsi olan acılarla karalar bağladım. Bunu Kaf Dağı'ndaki Anka bile hissediyor.. Berrak bir gölde su arayan kuğu sanıyorum kendimi... Kendimi bulamıyorum..."Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler"/ "Hoşça bak zatına kim, zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen"/ "Bir şulesi var ki şem-i canın / Fanusuna sığmaz asumanın" Sığamıyorum hiç bir yerlere... Coşmak, koşmak, kırıp dökmek, acizliğimi her tarafa haykırmak, Fuzuli'nin kasidesindeki "başını taştan taşa vuran avare sular" misali, bazen köpürmek, bazen de ruh olmak, meleklerle kol kola semada sonsuzluğu gözetlemek, hiç olmazsa insanca değil de melekçe uçmak, adeta onlarla uçuşmak istiyorum... İnsan gibi davranınca tuhaflık ve gariplikler de yapmak da geçiyor içimden... Ama melek kötülüğü bilmez. Muti ve hayrandır o sadece... Rıza gösterir, sanki diz çöker, el bağlar, boyun büker... Ruhumun ebedi vahyini dile getirir...Anladım dindirmez bu içimdeki sızıyı zaman ve zamanlar. Bir sızı ki, bir susuzluk ki ölmeden kanamazsın. Ölüme benzeyen bu ağrıyı nerede dindirmek isterdim ? Bilemem. Kaderimin pençesindeyim. Heyhat! Darılmak mı? Ne kelime...Niçin ama? Yahya Kemal'le Tanpınar gibi... O delikanlılara şimdi hak vermeye başlıyorum galiba...Eğri taraflarım doğruluyor."Güvercin uçuverdi, kanadın açıverdi." Allah bana sabır versin.İnsafın o yerde namı yok mu? Ben yine "hayalimdeki ben" kalmağa razıyım. Ne vardı biraz kendimle "ben" olmayı deneyebilseydim, uçardım uçar. "Ve her şeyden ve her şeyden sonra.Bu eller miydi Allah'a açılan." demeseydi Dağlarca, şiiri neye benzerdi ? 4 Şubat 1973 / TAZELENME Kendimi kontrol altında tutmak, vazifelerimin belki de en büyüğü. Zira, bu sayede hayatımın engellerini aşabilirim. Heyecanlarıma fazla kapılıp velveleli, karışık, gereksiz, küçük hareketlerle ömrümü harcamak iyi bir şey değil. Cesaretle irademi olgunlaştırmalı, sabırla kaderimin emrindeki yarınlara hazırlıklı olmalı, çalışma ve tevekkülü el ele vermiş iki dost edip şahsiyet binamı sağlıklı tutmalıyım. Gösteriş, tatmin, moral kırıklığı bahanesi gibi iradeyi ve aklı zayıf düşürmeğe matuf ruh hallerinden kendimi uzaklaştırmalıyım. Şakacılık, ters tavırlar, enterasan tabirlerle fikir denen planlı düşünceleri birbirine karıştırmamalıyım. Yani fikrin ve şakanın yerini bilmeliyim.Efendi tavırlar, olgun konuşmalar, az ve öz sohbetler.Vazifem olan işleri parçalara bölüp tasnif edip, teker teker her birini hal yoluna koymalıyım. Toplu yerlerde sakin ve fakat uyanık kibar ve fakat ciddi, dinleyen ve fakat aynı zamanda konuşan insan olmalıyım. 23 Şubat 1973 / KENDİNE İTİMAT İnsanlar, yaradılışları icabı çeşitli menfaatlar için kendi kendilerini bile kandırmaya çalışırlar. İşte, büyük küçülmelerden biri de, bu olsa gerektir. Kendisi ile mutabakat ve anlaşma halinde olamayan bir insan, sağlam adımlarla ilerleyemez. Şüphelerin sisi yolunu gizler ve gerçeği görmesine engel olur. Bir kimse şahsına ait hatalı tavır ve gözlerini gizlemeye veya yok farzetmeye değil, kendine itiraf edip düzeltmeye çalışmalıdır. "Dünyanın bu yalanlığı içinde hiç olmazsa ebediyetle müjdeli ruhumla dost olmalıyım." demelidir insan. Dünya hayatı ve malı geçici. Ebedi olan Allah'tan insana armağan edilmiş olan ruhtur. Yoksa; bir yel esimi kadar gelip geçecek olan ömürler peşinde, ihtirasların eteğine tutunup sürüklenenler, zamanın dayağından sonra ayrıldıklarında şaşırmaya bile vakit bulamayacaklar.Zira ruhu alan dünyayı geçmiştir.