50 yıl önceki bir üniversiteli gencin devran ile söyleşmeleri...
6 Kasım 1972 / ŞEYH YAHYA EFENDİ CAMİ-İ ŞERÎFİ'NDE SON TERAVİH
Yalnız başıma okuldan çıkıp yakınlarda büyük bir camide son Teravih namazını kılmak üzere Beşiktaş yoluna koyulmuştum. Yıldız parkına yaklaşırken şerefesi ışıklı bir minare gördüm ve yukarı, ona doğru yöneldim. Fakat yukarda yol kapalı ve karanlıktı. Gördüğüm şerefe de solumda yol olmayan kısımda kalıyordu. Sağda eve benzeyen taş bir binanın duvarında bir ok işaretli tabelanın üzerinde "Şeyh Yahya Efendi Camii ve Türbesi" yazılıydı. O sırada benim biraz önümden yan tarafta ilerleyen iki kişi de o tarafa dönmüştü. Ben de tabelanın gösterdiği tarafa doğru yürüdüm. Bende bazan bilinen şeyler üzerinde dahi tereddütlü haller hasıl olur. Tereddütü üzerimden atarak düzgün parke taşlı yokuş yola doğru yürüdüm ve caminin yan taraflarda kavuklu-kitabeli mezar taşları bulunan bahçesine girdim. Biraz ilerde tek bir çeşme vardı. Orada abdest aldım ve içeri girdim. Camiin uhrevi sessizliği o kadar içimi sardı ki ferahladım. Ayakkabılarımı orada numara uzatarak dizen küçük çocuğa verdim ve çoraplarımı giyerek içeri girdim. O kadar tatlı, sükunetli bir süsü vardı ki içerinin, sağ yan taraftaki kafes içindeki ışıklı beyaz türbeye doğru ayaklarım adeta kendisi gitti. Türbenin kareli parmaklıklar arkasında ışıklı, yeşil bir güzellik süzülüyordu. Mescit ve türbe içiçe. Dünyada yaşayanlarla ahrettekileri, ince bir perde ayırıyor gibi.Birilerinin beden ve ruhu dünyadayken diğerlerinin sadece toprakla kaynaşmış bedeni hareketsizce dünyadalar. Ve ben "Üç gulhü bir elham" okuduktan sonra yukarı yönelmiş avuçlarımı yüzüme sürdüm. Sonra ancak iki sıra olmuş safların biraz arkasında bağdaş kurarak camii seyre koyuldum. Bu arada pardesümü astım. Ortada küçük ve sade süslü bir kubbe yanlarda yeşilli kırmızılı avizeler, ışıklar. Duvarlar; ak- yeşil, mihrab sade ve çıkıntısı fazlaca yuvarlak ve beyaz. Mihrabın iki tarafında Kabe resimleri ve ortadaki küçük tabloda bir kalb şeklinin içerisinde eski yazıyla Allah yazılı. Yani "Kalbimizde Allah olmalı" Birkaç dakika sonra camii dolmağa başladı ve sağ tarafta minberin arkasından beyaz cübbeli, sarıklı bir hoca mihraba ilerledi oturdu. Sakalının karası akından fazlacaydı. Yahut akı karasıyla yarış halindeydi. Olgunluk görünüşü. Hoca rahleyi önüne aldıktan sonra yine aynı hafif sesle konuşmağa başladı. Duyabilmek için yaklaşan birkaç kişiyle birlikte ben de yaklaştım. Konuştu. Güzel ve sakin, iddiasız ve doğru konuştu. "Hakikat acı fakat sonu tatlıdır." dedi. Acı hakikatlerden kaçmamamızı öğütledi. Sonra siyah cübbeli genç bir imam geldi ezandan sonra namaz başladı. Ben ikinci safta ve imamın arkasındaki beyaz cübbeli; akı karasıyla yarışan sakalıyla, sakin duran hocanın tam arkasındaydım. Halılar, yeşil halılar, temiz ve mütevazı halılar üzerinde gönüllerimiz Mevla'da, yönümüz Kıble'de namaza durduk. "Durdum divana, uydum Kur'an'a" / "Yönüm kıble, kıblem Kabe" "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsı namazının ilk dört rik'at sünnetine, Allahü Ekber !" İçim rahat ve yatsı da teravih de bitti. Bütün duaları en iyi şekilde işittim. Dua ve tesbihten sonra imam ve hocası karşılıklı dualar okudular. Ak cübbeli ihtiyar, Yunus'tan bir de manzum ilahi okudu. Ve ben bu esnada göz pınarlarıma mani olamadım. En samimi hislerimle fakiri, yetimi, dinimin bugünkü durumunu, milletimi, ümmetimi, anamı, bilhassa babamı -şimdi bile onu yazarken tüylerim ürperiyor- sevdiğimi, sevdiklerimi düşünerek sessiz duygulandım, dalgalandım, duruldum.. Ilık yaşlar yanaklarımdan süzülürken başım eğik önde sağ taraftaki haylice ihtiyar bir mü'minin sarsılarak iç çektiğini hissettim. Hoca bu ibadetin Ramazana münhasır kalmayıp sonra da devam etmesi dileğiyle "el fatiha" dedi. Ve cemaat duadan sonra yeni hislere mahzun ayağa kalkıp kapıya ve türbe parmaklığına yöneldiler. Türbenin üstünde ve yan taraflarda kadınlar için namaz kılma yerleri vardı. Parmaklıkla gizli olan bu yerden ara sıra ince çocuk sesleri geliyordu. Yukarıda daha sağda müstakil bir bölüm olarak müezzin yeri vardı. Çıkış yerinde bir sandık ve üzerinde "Cami için bağış kutusu" yazılı. Gönlünden kopan kutuya para atıyor. Diğer camilerdeki gibi makbuzlar, bağrışmalar falan yok. Kadınların çıkış ve giriş kapıları ayrı.Cami bir ev gibiydi sanki. Biz o evin sadece mescit kısmına girdik. Aşağı inen merdiven yanlarda insana evindeymiş hissini veren görüntüler diğer camilerdeki gibi kemer olmayan düz pencereler ve koyu yeşil perdeleri. Namazdan sonra çıkıp az ışıklı yolda inerken yavaş yavaş inerken bayram namazını da orda kılmağa karar verdim. Ve karanlık caddenin yüksek duvarı altındaki kaldırımdan canavar taşıtların seken ışıkları altında Ortaköy çarşısının bol ışıklı, çok çok gürültülü, aslında ruhça karanlık kargaşalığı arasına daldım. Birkaç vitrin seyrettim, birkaç arkadaşa rastladım. Okula geldim, kantine baktım ve sınıfa çıktım. Radyodan türkü, şarkı dinlerken bunları yazdım. İlk haftanın çalışma planı taslağını takvime tesbit ettim ve dergi okumak üzere kalemi kapağına göndererek defteri katlayıp çantaya koymayı düşünürken flüoresans lambasından biri hala göz kırpıyordu. Tüketemiyor kendini. Tükenecek. Zira her şeyin sonu var.
8 Kasım 1972 Saat 19:59 / BAYRAM HÜZNÜ
Dün gece erken yatmama rağmen bir türlü uyuyamadım. İyice zihnimin yorulup sustuğu vakit yatağa girişimin üzerinden 4-5 saat geçmiş olmalıydı. Sabahleyin 5'i çeyrek geçe akşam bana kendisini kaldırmamı söyleyen İhsan uyandırdı. Bayram namazı için hamama gidip banyo yaptıktan sonra birlikte son teravihi kıldığım camie gittik. Mabed dolmuş, yer azalmıştı. Yukarda bir yere çıkıp sabah namazını kıldıktan sonra hatibin bayram namazına kadar süren sohbetini dinledik. Çok temiz bir Türkçe ve temiz bir eda ile zihinlere serinlik gönderen bu konuşmadan yeni şeyler öğrendim. Yahut bildiğim şeyleri pekiştirdim. Yeni bir hava içinde dinledim. İnsanın düşmana karşı savaşının cihad-ı asgar (küçük cihad) olduğu, asıl savaşın insanın kendi nefisine karşı olduğunu söyledi. Bu savaş ise cihad-ı ekber (büyük cihad) idi. Kendini yönetemeyen, nefsine hükümran olamayan bir insan başkalarına karşı nasıl zafer kazanabilirdi? Ve hatırıma getiremediğim -uykusuzluktan dolayı- nice güzel öğütler.Ferahlık içinde namazdan çıktık. Hava çok güzeldi. Yukarı çıktım. Bayram kıyafetlerimi giyindim. Kendime çeki düzen verdim. Yemeğe indim. Hemen herkes vardı. Bazılarıyla bayramlaşamadım. Gözlerim bayramlaştı. Kantinde geniş bir milliyetçiler elipsi mehter dinleyerek bayramlaşıyor ve daire her yeni gelenle genişliyordu. Ben de dahil oldum. Yarım saat sonra ayrılarak Beşiktaş'a, annemin amcasının kızı çocukluk arkadaşım Ferdane ve eşini ziyaret ettim. Mümkün olduğu kadar samimi göründüm. Konuştuk. Şekerlerini yeyip kahvelerini içtikten sonra ayrıldım. İçim ferahtı ve fakat izahı buraya güç sığacak tarihi bir hüzün eksilmiyordu gönlümden. Ve sonra Bahçelievler'e gittim. Bayramlaştım. Yeni misafirler geldi. Konuştuk. Öğle yemeğini yeyip namaz kıldıktan sonra 3. ve son ziyaret için Taksim yoluyla 3 saat bekleme ve zahmetten sonra Gültepe'ye gittim. Baba tarafından akrabam Melek Ablalara, Kazım Beylere. Hoş karşıladılar. Misafirler vardı. Yeniler geldi. Tanıştık, konuştuk. Hepsi de ortaokul öğretmeniydiler. Kazım bey ilkokuldan iki yıl öğretmenim ve müdürümdü. Ve hem de akrabam. Beni çok korur ve şefkat gösterirdi. Müzik dersine girerdi liselere. Sesi çok güzeldi. Değişmiş, saçları dökülmüş. Şen şakrak fakat şahsiyetli, ciddi ve zevk sahibi bir insan olmuş. Hele Melek Abla, o melek tebessümlü hanım, evinin hanımı.Onunla babaannelerimiz kardeşti. 11-12 yıl önce ben ilkokulda iken küçücük bir çocuk olan kızları Vildan da annesine benzemiş, büyümüş, güzel bir liseli hanım kız olmuş. Gözleri, yüzü aynı annesi. Bir de erkek çocukları var: Sinan. Ben onlara giderken o zamanlar kucakta ufacık bir bebekti. .. Sakin, sessiz, uslu çocuklar. Huy itibariyle beni andırıyorlar. Kazım Bey, musikişinas da aynı zamanda. Diğerleri de öyle. Ud, keman ve ikisi kadın 4 sesle fasıl geçtiler. Bildiklerime ben de katıldım. Ama çekinerek. İkram ettikleri çayla pastayı hicaptan güçlükle bitirebildim. 7 haberlerinden sonra izin isteyip hepsiyle ayrı ayrı el sıkışıp Melek Ablamın elini öperek ayrıldım. Bana "Bunu saymayız yavrum, yine gel" derkenki müşfik sesi ta içerimde ürpertiler uyandırdı. Bir anne, bir abla sesi, Müslüman, aydın bir ev hanımının kibar bir Türk hatununun sesi. Ah, Yarabbim ne kadar içliyim. Ne kadar utangaç, titrek ve alınganım. Şimdi yüreciğim, küskün, sessiz figan ediyor.
SON SINIF GERGİNLİKLERİ.Aralık 1972
Ortaköy'de merkezden uzaklaştırıldığımız, yatılı liseden bozma binadayız. Bizi buraya göndermeden önce Çapa'daki okulu kapatmışlar, milli derneklerin sahiplenmesiyle erkekler Fatih'teki otellere, kızlar da galiba uygun yurtlara yerleştirilmişti Devr-i Süleyman'dı. Kabaklı Hoca, Ergun Göze ve Tarık Buğra, derdimizi anlatan yazılar kaleme alsalar da gafil yönetim ilerde en az iki yüz tanesi akademisyen, siyasetçi ve bakan olacak bu gençleri korumadığı gibi sindirmeye çalışıyordu. Zavallılar ! Türk'e zavallılık yakışmıyor. ONLARIN DEDELERİ HANGİ PINARLARDAN İÇMİŞ, HANGİ HAVALARI TENEFFÜS ETMİŞLERDİ Kİ ? Bilemem, Allah bilir. Artık mezun olma günleri yaklaşıyor. 5-6 ay sonra inşallah Edebiyat Öğretmeni olacağım. Bakalım kaderim beni nerelere savuracak. Hayırlısı olsun. Günler geçmek bilmiyor yahut su gibi geçiyor. Okumam gereken onlarca makale, 40'a yakın kitap masamda sırasını bekliyor. Ara sıra değerli arkadaşlarım ziyaretimize geliyor Turgut'la paylaştığımız koca sınıf büyüklüğündeki odaya. Yan odada Sıtkı TURAN ve arkadaşları var. İki oda ötede hemşehrim İhsan Doğru ve Yaşar Öztürk, karşı odaların birinde Adem Alper'le arkadaşı. Birkaç ay sonra biz yokuz, sonrakiler var. Birkaç gün önce dergi yazılarını hazırlarken Necmettin Hacıeminoğlu hocamızın Bağdat'tan gönderdiği, Türkiye Edebiyat Cemiyetinn Posta Kutusundan (PK2) aldığımız, içinde el yazısıyla bir hikaye çıkan zarfı açmıştım : "Kapıldım Gidiyorum" başlığı ve devamı sanki Çapa'daki beni anlatıyordu. Hoca'dan 20 yıl sonra tabii: "Ahmet elinde tahta bavuluyla mavi çinili Çapa'daki binanın merdivenlerinden çıkarken daha deniz görmemiş fakir bir Anadolu çocuğuydu."
1969-72'ARASINDA ANKARA'DA, İSTANBUL'DA, BURSA'DA KATILDIĞIM; BAZI KARŞILAMALAR, YÜRÜYÜŞLER; MİTİNGLER, ÖNEMLİ TOPLANTI ve ZİYARETLERDEN HATIRLAMALAR./ Aralık 1972
Fakülteye başladığım Kasım 1969'dan itibaren hareketli bir öğrencilik ve gençlik dönemine girmiştim. 17 yaşındaydım. 1969'un Kasım ortaları olmalı. Sınıf arkadaşlarımdan Tarsuslu Kamil TİKEN, "Hadi seninle hemşehrim Erol KILINÇ'a gidelim" dedi. Gittik, tanıştık. İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı idi. Ocağın açılış toplantısı için Albay (Türkeş ) in geleceğini, Yeşilköy Hava Alanına gideceklerini söyleyerek bizi de davet etti. Otobüse bindik, gittik. Herhalde 40 kişi kadardık. İkişer sıralı düzenli bir karşılama heyetinin arasından geçen Albay, gençlere tek tek atfınazar ederek selamladı ve bekleyen arabasına bindi, Ülkü Ocağı binası yönünde Cağaloğlu'na gitti. Biz de aynı yoldan oraya ulaştık. Ocak, o zamanki Milliyet Gazetesi binasının tam karşısında, halıcıların üstünde, küçük salonlu bir apartman dairesiydi. Hepimize oturacak yer yok. Köşedeki masada ayakta duran Albay Türkeş, sade bir selam faslından sonra hepimize tek tek göz gezdirdi. Kalabalığın arasındaki bizden yaşlıca birinin kim olduğunu sorması üzerine Sakin Öner "Arkadaşımız, ağabeyimizdir.." dedi. "Askerce, futbolcu gibi uygun tarzda vaziyet alın, çömelin, oturun." dedi, kendisi oturmadan konuşmaya başladı. Bir, iki saat kadar dinledik. Çıt yok. Güzel ve etkili konuşuyordu, tarihten ibretlik hikayelerle günümüz meselelerine göndermeler yapıyordu. Sonunda tavsiyelerde bulundu. Yaşadığımız problemlerde danışacağımız kişinin As. Dr. Alev ARIK Bey olduğunu belirterek yanındaki genç ve vakur edalı şahsı tanıttı ve toplantı dağıldı.Rahmetli'yi ilk görüşüm, İstanbul Ülkü Ocağı Şubesinin bu açılış günüydü. Sonra farklı zamanlarda İstanbul'da üç (1970, 1971, 1972, 1985) , Ankara'da bir defa 1974'te görüşme ve kendisini dinleme imkanımız oldu. O sıralarda Fakülteden sınıf arkadaşım rahmetli Sedat YENİGÜN'le aramız iyiydi, kimyalarımız uyuşuyordu. Kibar, arkadaş canlısı, konuşkan, dindar ve edebiyat zevki olan güler yüzlü bir gençti. Benden bir, iki yaş büyüktü. "Hadi seninle MTTB'ye gidelim, Kadir MISIRLIOĞLU'nu dinleyelim." dedi, gittik. Dar, uzun bir yan salonda iki saat kadar bu Karadeniz insanı tavırlı, kıvırcık saçı alnındaki terlere karışan adamı dinledik. Anlattıklarından başım döndü, kafamda soru işaretleri belirdi, etkilendim. Doğrusu güzel konuşuyordu. Fakat sonraki okumalarım, tanımalarım ve dinlemelerim onun o gün anlattıklarını çook gerilerde bıraktı. Bir başka hafta yine Sedat'la MTTB'de zamanın ünlü şairi Necip Fazıl'ı dinlemeye gittik. Sözleri sert, tepeden bakan bu adamı o zaman pek de beğenmemiştim. Yıllar içinde neredeyse 40'a yakın kitabını okudum. 1983 Şubat'ında Kısakürek'in Erenköy'deki köşk bahçesindeki evinde Kabaklı Hoca'nın yanıbaşında Vakıf adına görevli gelen, dinleyen birkaç kişiden biriydim ve gün boyu rahmetli Prof. Ayhan Songar'ın o zaman için zor bulunan aletleriyle video çekimleri yaptık, ses kayıtları alındı. Prof. Süleyman Yalçın da oradaydı. Rahmetli Necip Fazıl 80'indeydi ve çok zekice cevaplar veriyor, pırıl pırıl bir üslupla konuşuyordu. "Şiirde erişilmez seviye Yunus'tadır." diyordu. Aynı günün akşamına doğru yakın semtteki o zaman 99 yaşındaki Celal BAYAR'a da bir-iki saatliğine uğrandı, eli öpüldü. Kendisinden İlk Meclis'teki dava arkadaşlarından Mahmet AKİF'le ilgili hatıraları dinlendi. O sıralarda beyin takımı Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda olan Milli Mücadele Birliği'nin de tesiri altındaydım. Haftalık "Yeniden Milli Mücadele Mecmuası"nın ilk 40 sayısını, titizlikle takip ettim. Fakat temayüllerim ve mizacım beni "Türkçü-Turancı-İslami" istikamete çekiyordu. TMTF (Türk Milli Talebe Federasyonu) Kültür Müdürü rahmetli annemin amcası (60 öncesinin Demokrat Parti Amasya İl Başkanı) oğlu Recai YILDIZ'la bu gruplaşmaları sık sık konuşurduk. Federasyon'un Kültür Müdürüydü, onunla Türk Gençliği Dergisi'ni birkaç sayı çıkardık. İlk şiirim, Malazgirt Rüyası orada 900. yıl anısına yayınlanmıştı. Şehit haberlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda hepimiz huzursuzduk. 1000'e yakın öğrenci dörde, beşe bölünmüştü, herkes birbiriyle ihtilaflıydı, kimse diğerini beğenmiyor, itham ediyor, birbirine şüphe ile bakıyordu.. Ankara'da şehit edilen Süleyman ÖZMEN'in naşını İstanbul TMTF'den biraz aşağıdaki MTTB'ye ve Sultanahmet'teki anası evinin önüne götürdükten sonra tekbirlerle vatanın bağrına uğurladık. Birkaç ay sonra 1970'in 8 Haziran'ında İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde bizim bölüm koridorunda çapraz ateşle şehit edilen Yusuf İMAMOĞLU'nu yine aynı yerde bir gece Federasyon binasında bekledikten sonra Sirkeci'den araba vapuruyla memleketi Bursa'ya götürdük. Rahmetiyle bir hafta evvel Çapa'da tanışmıştık. Vapur güvertesinden babasının kalabalığa hitabı unutulur gibi değildi :"Bir Yusuf'um gitti, bin Yusuf'um geldi." Biz de arkadaşım Turgut GÜLER'le Bursa'ya gittik. Kızılay Öğrenci Yurdu'nda o gece onu nöbetlerle, Fatihalarla bekledik, Ulu Cami'de namazını kıldık, tarihi mezarlıkta defnettik. Hocam Dr. Mertol TULUM'la yan yanaydık. O haftalarda Ankara'da "9 Işık Yürüyüşü" ne katılışım, yakın günlerde İstanbul'da Mücadele Birliği'nin "Fetih Haftası'da yer alışım, Patrikhane Orta Kapı önündeki protestomuz, "Milletim Uyan" yürüyüşünde elimde pankartla tavır alışım ve yine Ankara'da "Tandoğan'dan Kurtuluş"a doğru yapılan tehlikeli ama cesurane kaş çatıklığımız hep "Çankaya Yolundayız balam, Asya'nın Bozkurtları / Gönüllerde aynı ülkü, Tanrı Korusun Türk'ü" diye başlayan marşlar eşliğindeki genç heyecanlarımızdandı ama biz heyecanla yetinmeyen, elinden kitap, dergi, gazete eksik olmayan bir nesildik. "Altaylardan Tuna'ya" şenliklerini kaçırmaz, gitmeyi vazife addederdik. Bizim için "eylem içinde bilinçlenme" buydu fakat şuurdu. Namazda gözümüz, ezanda kulağımız vardı, alnımız da secdelerdeydi.Hemşehrim Dursun ÖNKUZU'nun şehadet haberi de bu günlerde gelmişti. Şimdilik bunları yazmakla yetinmiş olayım. Duygulandım ve üzüldüm. Çapa'da olup bitenler ayrı bir yazının konusudur.