Prof.Dr. M.Mehdi ERGÜZEL

". Buralarının benim doğduğum, çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim mahalleler olduğunu söylemeliyim. Yalnız benim değil, babamın ve annemin aileleri de bu taraflardandır. Bugün üst üstte yığılmış binalar arasında tabii yapısı kaybolan şehri, böyle bir kır manzarası gibi tarlaları, yamaçları, dere yataklarıyla ve epey teferruatıyla anlatışım bundandır. Bu topografiyi görebilmek için en az yarım asır ve daha önceki İstanbul'u yaşamak gerekir. Yarım asır bir insan hayatı içinde uzun bir süredir ama bir şehrin, tarihi bir metropolün kronolojisinde çok kısa bir zaman parçasıdır." Prof.Dr. Orhan Okay Rahmetli Orhan Okay Hocamızın, "Bir Başka İstanbul" kitabını okumanızı tavsiye ederim. Haddimi aşmamaya dikkat ederek; bir zamanlar, mesafeli bir yakınlık içinde bulunduğumuz Hocadan ve bu değerli kitabının bendeki intibalarından bahsetmek istiyorum. Orhan Bey'i, Kaplan Hocanın ilk ve makbul talebelerinden biri olarak bilir yazılarını okurduk. Onu ilk defa, galiba 1983 yazı sonlarında, Fatih'te bir sinema salonunda (Renk Sineması olmalı..) o yılın Mayıs'ında kaybettiğimiz Necip Fazıl'la ilgili bir konferansta görmüş ve dinlemiştim. Sakin, dikkatli, derinlere bakan, ciddi bir ilim ve kültür adamının karşısındaydık. Yıllar geçti, on yıl sonra, 1993 yazının başlarında Erzurum'daki Hocayı benim için önemli bir konuda telefonla aradım, kendimi ve meseleyi arz ettim. Kelimeleri seçerek konuşan kibar ve dikkatli ses, bir ay kadar sonra İstanbul'a tatil için döneceğini, o zaman görüşmek üzere kendisini aramamı bekleyeceğini belirtti. Fatih, Kıztaşı'ndaki evinde o yaz bir öğle sonrası bu güler yüzlü, mütevazı, az ve iddiasız konuşan "Erzurum'un İstanbullu Hocası"yla ilk defa müşerref oluyordum. Sanki yıllardır tanışıyor gibiydik. Aramızda bir nesil vardı ve ben de onun gibi (ondan 20 yıl sonra) Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda okuyanlardan biri olmanın hazzını yaşıyordum. Onun hocalarının ve arkadaşlarının bazıları benim de hocalarım olmuştu. O gün kendisiyle Türk Edebiyatı Dergisi için "Eğitim ve Dil" üzerine mülakat yaptık. O sıralarda benim Sakarya Üniversitesi'ne intisabım konusundaki desteğini de bu vesileyle şükranla yad ediyorum. Bir yıl sonra yazın yine görüştük, dergide sohbet ettik, Fatih'e doğru yürüdük. Bize, kendi şahsiyetini yapan tabii sükuneti içinde yolumuz üzerindeki binalardan, 1950'ler öncesinden ve sonra görülen değişmelerden bahsetti. 1995 yılının yazı ise, Prof.Dr. Orhan Okay'ın Erzurum'daki kırk yıllık hocalığının nihayete erişi, yuvaya kesin dönüş tarihi oldu. Emekli olmamıştı ama İstanbul'a yakın yeni bir üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün kuruluşuna katılıyordu. Sakarya Üniversitesi'nde Prof.Dr. Osman Nedim Tuna'nın emekli olmasından sonra bölüm başkanlığımıza Prof.Dr. Orhan Okay Bey geliyordu. Rahmetli Osman Nedim Bey de sözleşmeli olarak görevine devam edecekti. Serdivan'daki ilk binamızda küçük bir odada yılların hocaları Okay ve Tuna, üç tarihçi arkadaş, Zikri bey ve benimle birlikte yedi kişi dört masanın etrafında çok zevkli sohbetlere şahit olduk, bardaklarca çaylar içtik.Çay bahaneydi. Bölümün kuruluşunda her iki hocanın da yardımcılığını yaptım ve farklı mizaçtaki bu iki değerli ilim adamından kendimce dersler almaya çalıştım. O yıl ilk lisans öğrencilerimizi aldık. Bir taraftan da hem dil, hem edebiyat alanında yüksek lisans ve doktora programları yürütülüyordu. Hocaların yetiştirdiği gençler, şimdi Sakarya'da ve diğer merkezlerde vazife başındadır. Orhan Bey için İstanbul'dan her hafta gidip gelmenin zorlukları oluyordu. Görev yaptığımız müessesenin idari düzeni maddi ve bilhassa manevi itibarı tatmin edecek, kadir bilecek seviyede bulunmuyordu. Lojman ve misafirhane imkanları sınırlıydı. Elektrik Kurumu ve Vagon Sanayiinin sosyal tesislerinden faydalanmaya çalışıyorduk. Okay Hoca, ertesi yılın sonuna doğru emekli olmaya karar verdi.Bütün ısrarlarımıza rağmen kararını değiştirmedi. İstanbul'da birkaç dönem Fatih Üniversitesi'nde dersler verdi. Diyanet İslam Ansiklopedisinin hazırlandığı Bağlarbaşındaki sohbetlerinden, ne yazık ki, mahrumuz. Zaman zaman Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı'ndaki aruz derslerini dinlediğimiz oldu. Gazetedeki yazılarıyla, Türk Edebiyatı'ndaki "Kaplan'dan Mektuplar" ve hatıralarıyla adeta yanıbaşında gibiydik. Bir gün M. Nuri Yardım Bey aradı. Hocanın yazı hayatının 50. yılı münasebetiyle bir program yapıyoruz, dediler. Programı sunmak benim için zevk oldu. Orada Erzurum'dan talebeleri, arkadaşları, yakından tanıyanları, intibalarını, hatıralarını anlattılar. "Edebiyatımıza Hayat Verenler"den biri olarak ebediyete akıp giden yıllar, Orhan Okay Hoca'nın, inşallah, yazdığı diğer eserleri bizim de okuyacağımız zamanlar olur. Kendisi gibi rahmetli olan muhterem eşinin ifadesiyle evlerinin "Orhan Okay İmparatorluğu" bölümü olan üst kattaki on beş bin kitabın bulunduğu huzur mekanındaki sohbetlerinde kimbilir "Bir Başka İstanbul"da yazılmayanların niceleri konuşulmuştur... BİR BAŞKA İSTANBUL.Hoca'nın son kitaplarından biridir. Bu kitaptaki yazıların bir kısmı daha önce gazetede çıkmıştı. 2002 sonunda da ilavelerle düzenlenerek önsöz ve 41 yazıdan meydana gelen bir eser halinde yayınlandı.1930'lardan 2000'e doğru 70 yılın İstanbul'una ferdi hayatından bakışlar var bu yazıların sıcaklığında. Okay Hoca'nın çocukluk yıllarından başlayan, Balat'taki evlerinden Sahhaflar'a, Beyazıt'tan Üsküdar Çengeköy'e kadar uzanan hatıralarla baş başasınız:"Benim yaşadığım semt bir başka İstanbul'du. Bu kitap o yerlerin, o yıllarda hafızamda kalabilmiş fotoğraf karelerinden ibarettir." diye tanıttığı kitabını birkaç günde okudum. Kah üzüldüm gözlerim dolarak, o günlerde yaşamayı istedim; kah sevindim, İstanbul bütün ihmallere ve tahribata rağmen hala güzeldir, diye düşündüm. Bu kitapta anlatılanlar ve benzerleri bize nasıl bir İstanbul'dan nerelere geldiğimiz canlı tablolarıyla doludur. O zamanki çocukların dünyası, oyunları, büyüklerin hayatı, savaş sonrası yaşanan fukaralık.. Farklı dinlere ve milliyetlere mensup insanların bir arada, aynı mahallede komşulukları, gayrimüslimlerin ticari hayattaki başarıları, müslümanların iddiasız ve sade hayatları, seyyar satıcılar, helvacılar, Hafız'ın aktar dükkanı, Yahudi Levi'nin eczanesi, Rum evleri, On yedinci İlkokul'a başlanıldığı gün duyulan heyecan ve korku.Kitabın sayfaları arasında o yıllarda çekilmiş siyah beyaz resimler; nineler, dedeler, dayılar, amcalar, Naciye öğretmenler, ablalar, teyzeler. Bugün büyük şehir çocuklarının mahrum olduğu bir yığın renk ve güzellik. Orta halli bir İstanbul ailesinin yaşadığı sade güzellikler. Bir taraftan Malatya Arapkir'e, diğer taraftan, güler yüzlü babaannesi itibarıyle Bulgaristan-Lofça'ya uzanan annesinin babası cihetiyle Erzurumlara dayanan tam bir Osmanlı bakıyyesi bir yuvada yaşanılmış hatıralar, açıla açıla bütün İstanbul'a doğru renklenerek genişliyor. O zamanın İstanbul'u nasıldı? İnsanlar nasıl yaşardı? Mesela okul yıllarından bahsedilirken: "İstanbul Yahudilerinin en fakirleri Balat'ta oturmasına rağmen, okulumuza gelenlerin kıyafetleri düzgündü. Bizlerden farklı olarak, istisnasız, sırtlarında taşıdıkları çantaları, dizlerine kadar yün pantalon, ayaklarında uzun ekose yün çoraplarıyla hemen hepsinin uzaktan Yahudi oldukları anlaşılırdı."gibi 1940'lar İstanbul'undan canlı ve düşündürücü sahneler sunulur. Türkler için de ekmeğin karne ile alındığı zamanlardan bahsedilir. Güya savaşa girmemiştik. Ama: "Fakir bir ülkeydik. Fakirliğimizin bile farkında olmayacak, mukayese yapamayacak kadar. Ben ilkokulu bitirinceye kadar mahallemizin en zengini olduğumuzu zannederdim. Bir çok evde elektrik ve su yoktu.. Bakmayın bazılarının o yıllarda bir Türk lirasının bir dolar karşılığı olduğu masalına. O zaman ben de (polis) babamın maaşının kırk beş lira olduğunu çok iyi hatırladığımı söylerim." Okay Hoca, kitabında bizi dünkü Türkiye ile bugünkü arasında kıyas yapmaya da götürüyor. Çünkü İstanbul, Türkiye demektir.Şimdiki çocuklar hangi şarkılarla büyüyor? O zamanlar nasıldı? Bizi, "Dün güzeldi bugün kötüdür." kavşağında bırakmıyor. Her devrin insanı kendi çağını benimser. Ama dünün güzellikleri kaybolmamalı bugünün getirdikleriyle zenginleşmeli noktasında "hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan" değerlere dikkat çekiyor. Komşu ziyaretleri nerede kalmıştır? Kırlar ve mesireler sadece birer hatıra mıdır? "Servinin tepesine yuva yapan çaylaklar"a ne olmuştur? Tarlalar, dutluklar, marul bahçeleri .. her semtin kendine özel şöhreti olan yemeği, sebzesi, meyvası vardır." Kandil gecelerinin evlerdeki kokusu "Doğrusunu söyleyeyim bana bilmediğim Cennet bahçelerinin kokusu gibi gelirdi. Kandillere ait çöreklerin, büyük ziyaretlerinin, el öpmelerin, musafahaların dini bir müeyyidesi yoksa da bunları Müslüman Türk'ün hayatından koparmak mümkün değildir.".O yılların ilk teknik aletleri, antikalar, ilk radyo; sinemalar, kart postallar, cızırtılı plaklar, gaz lambaları, yangınlar, zelzelelerle yanan ve yıkılan bir dünyadan arta kalanlar. "Nagehan varılan ol ulu şarda, taş u toprağ arasında kendisi dahi ol şar ile yapılan" nice binlerle çocuk Anadolu'dan Rumeli'ye giden yolda İstanbul'u 550 yıl has durak eylediler, nesilden nesile armağan bıraktılar. Ta ki Peygamber müjdesi unutulmaya. Orhan Okay Hoca'nın mekanı cennet olsun, kitapları okunsun, hatıraları yaşasın, yetiştirdiği talebeleri ve biz manevi evlatları onun ruhuna Fatihalar gönderiyor, güzel kitabından tablo gibi rengarenk bir bölümü dikkatlerinize sunuyoruz : "Buraları, eski saray harabeleri, "dişleri düşmüş sırıtan" surları Ceneviz yapıları ile Bizans'ın olduğu kadar ahşap zengin konakları, fakir kulubeleri, demir parmaklıkları arasında isli mum artıklarının sarktığı türbeleri, mahalle mezarlıkları, mescitleri, ellerinde kovaları, ayaklarında tıngırdayan takunyaları, su sırası bekleyen kadınların çevrelediği çeşmeleriyle bir müslüman Türk semti; kiliseleri, havraları, az-çok birbirinden ayrılmış sokaklarında yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi, Rus Yahudisi, Bulgar gibi gayri Müslim ekalliyetleri, Acem dediğimiz Azerileri, Selanikli, Arnavut, Kırım ve Romanya Tatarları, Girit göçmenleri, surlara yaslanan derme çatma izbelerinde ızgaramaşa yapıp satan çingeneleriyle de Osmanlı'nın dinler ve ırklar mozayiğini temsil eden canlı bir halita idi."