Bir gün uyandığınızda, yıllardır yanında yattığınız kişiyi hiç tanımadığınız hissine kapıldınız mı?

Yüzü aynı, uyku şekli aynı, elleri aynı ama ruhu uzak.

Sanki zaman, ikinizin arasına görünmez bir tül perde çekmiş gibi.

Görüntü bulanık.

Halbuki ne heyecanlarla buluşmuş, her fırsatta koklaşmış ve artık ayrı kalamayacağınıza karar verip evlenerek aşkınızı taçlandırmıştınız.

Aşk, birlikte yaşama dönüşmüştü. Ortak alışkanlıklar, birlikte kahve içmek, akşam rutini, tanıdık jestler her ikinizde de aidiyet ve istikrar hissi yaratmıştı.

Öngörülebilirlik ise yaşamı kontrol hissi vererek kaygılarınızı azaltmıştı.

Ancak sözler ve beklentiler üzerine inşa ettiğiniz evliliğinizin, bedenlerinizden önce yaşlandığını fark edemediniz.

Evliliğin başında birbiriniz hakkındaki kanaatlerinizi kalıplara sokarak dondurucuya koymuştunuz.

Geçen zaman içerisindeki fiziksel, ruhsal ve bedensel değişikliklerin farkına bile varmadınız: ne kendinizin ne de hayat arkadaşınızın..

Yıllar geldi geçti, çocuklar büyüyüp yuvadan uçtu, sorumluluklar azaldı ve hayatın düzenli sessizliği içinde adlandırması zor, rahatsız edici bir gerçek ortaya çıktı sanki.

O yanında uyandığınız adamı artık sevmediğinizi fark ettiniz.

Çoğu şey itici gelmeye başladı: aynı ses tonu, aynı tür konuşmalar, aynı dalgın bakışlar.

Kadın, kocasının her şeye nasıl tepki vereceğini ezberlemiştir artık; nelere sinirlendiğini, nelerden mutlu olduğunu, nelerin dikkatini dağıttığını, neleri görmezden geldiğini...

Eskiden rahatlatıcı olan bu öngörülebilirlik, durgunluğun aynası haline gelmiş ve aşk, zamanla çiçek açmayan kaktüse dönüşmüştür.

Bir zamanlar güvenlik ve arkadaşlık anlamına gelen o adam, bugün tahammül edilemez bir yük gibidir artık.

Bu nefret değildir. Yakın zamanda yaşanan bir kırgınlık da değildir.

Hiç söylenmemiş hayal kırıklıklarının doğurduğu “psikolojik yorgunluk”tur.

Yıllardır bastırılmış duyguları, önemsenmediği fark edilen davranışları ve değişen arzuları kaydeden zihnin, hayatın gürültüsü azaldığında yüksek tonda konuşmaya başlamasıdır tetikçi.

Ok yaydan çıkmıştır.

Buna rağmen kadınlar aynı yerde kalırlar. Ama aşk için değil; belki alışkanlık, belki korku, belki konfor alanı belki de suçluluk duygusundan.

Kadın susar, günlük işlerini yapar. Gerektiğinde gülümser ama içten içe uzaktan tanıdığı birisinin yanında yaşadığını hisseder. Artık büyülenme yoktur. Sadece alışkanlıklara dönüşmüş davranışlar vardır.

Dışarıdan bakıldığında çift istikrarlı görünür. Büyük kavgalar yoktur. Drama yoktur. Ama bu barışın işareti değildir. Bastırma ya da inkardır.

Bu noktada birçok kadın adlandıramadıkları şeyler hissetmeye başlar; sebepsiz bir ıstırap, sürekli bir tahriş, uykusuzluk, hiç yoktan ortaya çıkan bir küçümseme, özellikle kocasına karşı.

Yıllar boyunca kimliğini başkalarının ihtiyaçları etrafında şekillendirdiğini anlayan ve şimdi iç sesini dinleyen kadın duyduklarından korkar.

Bu ”bastırılmış olanın geri dönüşü”dür.

Duygusal hayatta kalma mücadelesidir.

Bilinçaltının telafi talep etmesidir.

Yüzlerce küçük vazgeçişin ardından büyük vazgeçiş ve yaşamı yeniden tanımlama zamanı gelmiştir.

Kadının iç sesi yükselir :

· Hayatımı başkaları için yaşamak sadakat değil kendimi yok etmektir. Hala geç değil. Hala kendim olmak için zamanım var.

Ve ;

Yolu rastgele yürürsen ömür olur,

Denginle yürürsen şiir olur.” gerçeğinin ışığında, kendine doğru attığı her adım, geç kalınmış bile olsa, gerçek bir özgürlükle taçlanır.

Çünkü özgürlük, bir vazgeçiştir…

Yaşamınız “şiir” olsun diliyorum…

21 ŞUBAT 2026 - Çorlu