Prof.Dr.M.Mehdi ERGÜZEL Milli edebiyat veya TÜRK’ e doğru
Son zamanlarda birçok fikir ve ilim erbabının ortak kanaati şudur: "Bugün Turan vardır ve yarına hazırlanmaktadır." Ben de rahmetli H.Nihal ATSIZ'ın hasretlerini temsil eden romanına isim yaptığı "Bozkurtlar"ın dirilip doğrulduğu, kendine döndüğü, üzerindeki atalet toprağından silkinerek toparlanmaya başladığı, mütebessim ve iyimser bir tavır alışla fakat meselenin önemine binaen ciddiyetle kaşlarını çatarak "Türk'e Doğru" yeniden "Büyük Yürüyüş"üne kararlı bir inanç ve üslupla yöneldiğine inanıyorum.
Hafızalarımızı tazelediğimiz, düne dair tecrübelerimizi hatırladığımız zaman anlarız ki, milliliğini kaybetmekte olan fikir ve edebiyat hareketleri, cemiyetin ruhundan doğan diriltici ve uyandırıcı nefhalarla yeniden doğarlar.
110 yıl evvel yola çıkan "Genç Kalemler"in "Milli Edebiyat" idealleri, arada yetişen 5-6 neslin yaşadığı inkıtalar ve talihsizliklere rağmen hala diridir. Türk'e has Milli Edebiyatın o zaman atılan fikri tohumları, kurumamış ve çürümemiş, her ihmal, sendeleyiş ve düşüşten sonra tekrar canlanarak filiz vermeye devam etmiştir. Ancak problemler çoktur. Aşılması gereken engeller, idrak edilmeyi bekleyen milli ve Turani meseleler vardır. Akıllı ve stratejik davranılması, ilm-i siyasetin inceliklerine göre, hassas hukuk ölçüleri içinde, ekonomik, kültürel, siyasi, edebi ve ilmi mahiyette planlamalarla Türklüğün bahtının bir daha kararmamacasına, ebediyyen açılması yolunda sağlam ve sonuç alıcı çalışmalara girilmesi şarttır. Türkiye, tarihi hatıralarla bağlı bulunduğu kendi sınırları dışındaki Türklerin, eşit özelliklerde ve duruşta tabii bir üyesi, öz kardaşıdır. Hiçbir akraba topluluğa, devlet haline gelenlere yahut "muhtar" statüde olanlara karşı, ayırıcı, menfi bakışımız olamaz. Çünkü her birinin bir diğerine göre farklı, kendine has meziyetleri ve zenginlikleri vardır.
YENİ TURAN'A DOĞRU.
"Hangi Turan?" suali yönelecekse, cevaplar muhteliftir. İlk cevabım, "Kültür Turanı" olacaktır. Bu ifadeyi 2004 Eylül'ünde bir görevle bulunduğumuz Romanya-Köstence'deki Üniversite öğrenci ve mensuplarına hitaben yaptığım bir kısa sohbette kullanmış, bunu duyunca "Hocam ne diyorsunuz ?" fısıltısıyla gerilip yadırgayan arkadaşımı; "Ben kimseyi rahatsız edecek yanlış bir söz sarf etmedim." diye yatıştırmış, kültürel ve tarihi yakınlığı olanların birbirleriyle "dilde-fikirde-işte birlik" tavrının insani ve demokratik bir üslup içinde yürüyeceğini belirtmiştim.. Milletler ve devletler arasında sanatta, siyasette, sporda, ekonomide iş birliği yapılması kadar tabii ne olabilir ? Yeter ki gücünüz, samimiyetiniz ve kararlılığınız olsun. Mademki ihtiyar dünyamız "global bir köy"e dönmüştür, "ebedi dostlukların ve ebedi düşmanlıkların olamayacağı" bu ezeli ıstıraplarla yaralı alemdeki huzur arayışlarına milli-insani ölçülerde yaklaşılmasına, ilmin ve hukukun rehberliğinde, karşılıklı menfaatleri koruyarak atılacak yeni adımlara daima ihtiyaç vardır.
"Hangi Turan ?" Elbette Halide Edib'in eserine verdiği adla, "Yeni Turan". Edebiyatta, sanatta, sporda, modada, müzikte, sosyal hayatın binbir alanında yakınlıklar, müsabakalar, gidiş gelişler, tanınmalar, sosyal hareketlilikler; toplulukları daima birbirine sempati ve hoşgörü duygularıyla yaklaştırıp ısındırmış, barışçı temayülleri desteklemiştir.
"Yeni Turan" a doğru yönelirken "Yeniden Milli Edebiyat"ı filizlendirmek, meselenin can alıcı noktasıdır."Yiğit düştüğü yerden kalkar" demişler. Kökleri tarihin derinliklerine inen Türk Milletinde 21.asrın ufkuna has yeniden bir milli edebiyat kurmanın fikri-felsefi temelleri vardır. Bu değerler, milletimizin asli cevherinde mevcuttur. Dilimizde ve hayatımızın her safhasında yaşamaktadır. Ancak bu idealin, geçen asrın başında milli hayatımızın fikriyatını yazıya geçiren ve bir iddia halinde yüksek sesle ifade eden Z. Gökalp ve Ö. Seyfettin'in şahsında bayraklanışı, yüz yıllık kısa bir maziye sahiptir. Büyük devletler, imparatorluklar kurmuş, medeniyyetler yaşatmış bir milletin ufku için tatmin edici ve tamamlanmış sayılmayan, çeşitli bakımlardan eleştirilen bir görüşler manzumesi olarak kalmıştır. Kendisini bizzat tanıyıp dinlediğimiz, okuduğumuz rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör'ün kitap ve makaleleri bu bakımdan tekrar okunacak değerde çalışmalardır.
Geçen yıl vefatının 100. yılında rahmetle andığımız Ömer Seyfettin'in henüz 27 yaşında iken kaleme aldığı "Yeni Lisan" makalesini, yaşım ilerledikçe, tecrübem ve bilgim arttıkça bu yaşın iki mislini de aşarak dedelik çağına geldiğimde, ihtisas alanım olması itibariyle, eksik bulmaya hatta zaman zaman "aceleci ve acemice" sıfatlarıyla eleştirmeye başlamıştım. "Milli bir edebiyat vücuda getirmek için evvela milli bir lisan ister." diyen Ö. Seyfettin Bey, çok beğendiğim hikayeciliğindeki -hala aşılamamış- bütün ustalık ve başarısına rağmen, dil konusunda sanki biraz yanılıyor gibiydi. Geçen zaman içinde, heyecan kırılmaları yaşanmıştır. Buna rağmen "Milli Edebiyat Hareketi" ses getirmiş, başarılı olmuş, Cumhuriyet dönemi edebiyatımız üzerinde müspet tesirler icra etmiştir.
Türkçesini ve milli hassasiyetlerini çok sevdiğim o zamanın genç Ömer Seyfettin'ine-hayalen- sormaya başladım: "O zamana kadarki edebiyatımız milli değil miydi ? Fuzuli, Baki, Karacaoğlan, Yunus Emre... kimindi ? Bunları sahipsiz mi bırakacaktık ? Kutadgu Bilig, Dede Korkut, Divan-ı Hikmet, Muhammediye, Mevlid. gibi dünya çapında klasiklerimiz milli değil miydi ?"
Sorular uzadı gitti. Milliliğin ölçüsü neydi ? Her devrin edebiyatı, o zamanın şartlarına ve yazar-şair üslubuna göre söylenmiş ve kaleme alınmış değil miydi ? Dildeki değişmeler, halkın ve aydınların farklı tutumları, her kültürde olagelen haller sayılamaz mıydı ? Aydınlar yetişme tarzları itibariyle niye biraz farklı olmasındı ? Dilin kurallarını ve söz varlığını korumak ayrı, zenginleşmesini ve ifade kudretini artırmak ayrı meseleler değil miydi ? Ö. Seyfettin ve arkadaşlarının eserlerindeki Türkçe en az bin yılın birikimiydi ve onda Köktürk Yazıtlarının sesi ve hatırası kadar, Yunus Emre'nin, Aşık Paşa'nın, Şeyhülislam Yahya'nın mısralarından ve hikmetlerinden de izler vardı, hiçbirini feda edemez, yok sayamazdık. Bu millet ve onun asırlar içinde yetişmiş aydınlarının bugünkü varisleri olan biz , belki bir milyona doğru yönelen söz varlığını, ifade servetini, yanıltıcı ve daraltıcı bir anlayışla 20-30 bin kelime dağarcığına hapsedemezdik. Millilik, dile baskı ve yasaklar koymadan; konularda ve muhtevada Türk üslubunun, hayat tarzının eserlere yansıması olarak düşünülebilirdi. 27-36 yaşları arasında Türk hikaye sanatına eşsiz örnekler kazandıran , samimi, milli hassasiyetleri yüksek bir Ömer Seyfettin ve 40-48 yaşlarında fikri planda Türkçülüğün tefekkürünü yaşayan, sistem kurmaya çalışan Gökalp'in durduğu yerde tenkitsiz durulacaksa aradan yüz yıl niçin geçmiştir ? Erol Güngör'ün bilim adamı objektifliği içinde, ehliyetle, incitmeden değerlendirip tenkide tabi tuttuğu Gökalp'in dil, kültür, musiki ve mimariye dair yaptığı ve yorumladığı konular, erbabınca malumdur. Yazıldığında yeteri kadar tartışılmamış ve olgunlaşmamış ama ufuk açtığına, yol gösterdiğine emin olduğumuz Ziya Bey'in bilinen ve hepimizce altı çizilerek okunan görüşlerinin geliştirilmeye açık olduğu bellidir. Fikri ve edebi planda, 1911'lerde, 24'lerde kalınamayacağı aşikardır. Her mesele, zenginleştirilerek tekrar tekrar ele alındıkça, tezlerin, makalelerin kıymet kazanacağı şüphesizdir. Hepimiz, Gökalp ve arkadaşlarının eserlerini okuduk, okuttuk ve okutmaktayız. Onlarla fikir ve ideal birliğimiz vardır. Ancak, Tanpınar'ın "Dil sadece atmakla kurulmaz. Atmak, çerçeveyi daraltmaktır. Kurmak ise o dille ifade edilecek dünya ve insanın peşinde koşmaktır." diye yaptığı değerlendirmeler ile sonraki bazı ilim ve fikir adamlarının bu istikametteki görüşleri bize daha mantıklı, ileri ve doğru gelmektedir. Elbette ondan öncekiler de bizimdi ve milli idiler. Sadece Veysi ve Nergisi'ye bakarak yorum yapılmaz. Derviş Kocasını dinleyelim ve hak verelim : "Yunus ne hoş demişsin , bal ü şeker yemişsin." "Cümle şair, dost bahçesi bülbülü, Yunus Emre anda dürraçlana."
YENİDEN.
Yeniden bir milli edebiyat, zaten hep milli olan, her şeyiyle, hatasıyla-sevabıyla bizim olan önceki asırların üzerinde yükselir. Yeniden milli edebiyat yenileyici, tekrar dirilip toparlanan, silkinen bir edebiyat olacaktır. Günümüz Türkçesiyle, Türkiye ve dışındaki Turan Türkçeleriyle yeni Cengiz Dağcılar, Çolpanlar, Aytmayovlar, Avezoflar, Abaylar, Zekeriyalar, Şehriyarlar, Vahapzadeler, Gaspıralılar, Akifler, Yahya Kemaller, Arif Nihatlar, Atsızlar. yetiştirmeye devam edecektir. Ancak bir bocalama ve duraklama dönemi yaşandığını söylemeye dilim varmıyor. Sanki sesler kısık gibidir. Bir duygulu şiirde "Biz kısık sesleriz." denebilir ama "Şairleri haykırmayan bir millet .." içinde, " Ben Türkçenin ezeli bir aşığıyım, hepimiz öyle değil miyiz ?" sualini kim soracaktır ? İnsan ruhunun derinliklerine inen hikayeci, romancı ve şairler nasıl yetişecektir ? Aksini düşünmek bile istemem.
Çağın gerektirdiği metinler ortaya konulmalı, Türkçe ve edebiyat dersleri kadar tarih ve felsefe etrafındaki müfredat da geliştirilerek, çocuk ve gençlerimiz, hikmetli, zekice, milli mefahirimizden gelen, zengin Türklük aleminin, insanımızı binbir güzellik ve rengiyle anlatan eserlerine açılmalı ve alıştırılmalıdır. İnternetin zalimliğine ve seviyesizliğine kurban edecek çocuklarımız yoktur, olmamalıdır. Edebi seviye daima yüksek tutulmalı, pragmatik, sıradan, hafif, günü kurtaran şirinlikler terk edilmelidir.
Yeniden Milli Edebiyat, kendimizi yeniden gözden geçirmeyi, çerçöpten arınmayı, milli ve evrensel klasikleri okumayı, sahiplenmeyi, yorumlamayı, kalem ve üslup sahibi genç ve yetişkin aydınlar hazırlamayı gerektirir. Milli Eğitim programları birkaç kişinin ufkuna teslim edilemez. Sık sık Şuralar yapılması şarttır. İstişaresiz gelişme olmaz. Bu işlerin en yakışacağı yer 2023 vizyonuna da uygun düşecek TÜRKİYE ÖĞRETMEN AKADEMİSİ'dir.
Dünün öncü ideal ve fikir adamlarının bugünkü çocukları veya öğrencileri, birkaç adım öne çıkmalı, yazmalı, konuşmalı, fikirlerini yaymalı, düşündürmeli, teklifler getirmeli, projeler sunmalı, kavgasız ama tavizsiz bir "Yeniden Milli Edebiyat Hareketi"ni yarışmalarla, vakıf ve üniversite imkanlarıyla diri tutmalıdırlar.
Netice olarak; tanıyıp dinlemekle müftehir olduğum rahmetli Prof.Dr.Tahsin Banguoğlu'nun olgunluk dönemi eseri, adı güzel kitabını hatırlatıyorum : KENDİMİZE GELECEĞİZ. Kendimizden uzaklaştıkça tekrar kendimize gelebilmek, aslımıza rücu etmek, bizim tarihi karakterimizdir. Vefatının 20. yılında rahmetle andığımız sevgili hocam Ahmet KABAKLI'nın çok beğendiğim tavsifiyle "Muhammed Oğuz Oğulları", bir milyon kelimeye doğru uzanan asil ve zengin Turan Türkçesiyle sadece 300 milyonluk Türk Dünyasına değil, bütün insanlığa da ümit ve sevgi tohumları saçacak, yeniden bir milli edebiyat vücuda getirecektir inşallah.