Prof.Dr. M.Mehdi ERGÜZEL,… Yalova cennetinde edebiyat sohbeti davetine ancak böyle bir hüzün engel olabilirdi.
Son Müfreze' ye Dair..
Yalova Belediyesinin hizmetleri ve şahsiyetiyle unutulamayan başkanlarından Yakup Bilgin Koçal Bey, edebi mahiyetteki ikinci eseri olan Son Müfreze'yi lütfedip bir ay kadar önce bana gönderdiğinde, alışmadığım bedeni-sıhhi sıkıntılar içindeydim ve canımı sıkan tetkik sonuçlarını henüz öğrenmiştim.
Yalova cennetinde edebiyat sohbeti davetine ancak böyle bir hüzün engel olabilirdi. Aynı günün akşamı kendilerini aradım. Bu nazik davete icabetin benim için bir zevk olduğunu ifade ettim, memnun oldular. Kadim arkadaşlarımla kurduğumuz üçlüyü Yalova üçlü dörtlüsü ve Eskişehir kadrosuyla zenginleştiren aşinalık meydana gelmiş oldu.
Önce Yakup Bey'i bütün sadelik ve samimiyetimle tebrik ediyorum.
" Mühendisten ve politikacıdan has bir roman yazarı olur muymuş?" sorusuna parmak ısırtarak mütevazı tebessümünü sayfalara yayarak zarif bir cevap verdiler.
Elime postacı/ kargocunun tutuşturduğu Son Müfreze'yi günde yüzer sayfadan üç günde okudum, Beğenmesem okuyamazdım.
Alanımla ilgili yarım okunmuş kitapların bazıları sırada bekliyor..
Eseri çize çize okudum, adetimdir.
Şunu söylemeliyim ki;
Yakup Bey'in edebiyat, sanat ve roman ilgisi ve yazmaya merakı yeni olamaz. Kökleri küçük yaşlarına kadar uzanıyor olmalı..
Kendisine neler okutulduğunu ve sonraki yıllarda iradesiyle hangi istikametlerde hangi yazarlarla ve kitaplarla hemhal olduğunu bilemem.
Mansur kitabı ile ilgili değerlendirme sohbetimizde daha ihtiyatlı ve biraz da heves kırıcı tespitlerim vardı. Geçici bir heves sanmış, amatörce bulmuştum. Sanki kendim bir hikaye yazabilmişim gibi. Fakat bu çalışma tabiri caizse 'kalfalık' sınırlarını zorluyor ve üstadane özellikler arz ediyor.
Siyaset alemi, bir değerli mensubunu kaybederse yazık mı olur bilemem. Niye at başı gitmesin ki?
Kitabımız 300 sayfa ve 22 bölüm.. Bölümlerin her birinin adları da var.
Eser Mondros sonrası , çoğu tasfiye edilen ordudan izinli olarak köyüne, evine dönen Osmanlı subayı milli hassasiyeti yüksek Rasim'in Mart 1920'de Yalova Burhaniye' de çizilen portresi ve çevre tasvirleriyle başlıyor:
'Burhaniyeli Rasim, sabah ezanı ile uyanmış, bağdaş kurarak oturduğu sedirden, düşünceli gözlerle pencereye bakıyordu.'
Devam eden sayfalarda, Burhaniye'den Yalova'ya nice köyler, yollar, ormanlar, Ermeni, Rum yerleşim yerleri, Karadenizli, Çerkez, Abaza, Gürcü, Muhacir köyleri.. Ve canlı bir Osmanlı coğrafyasını İstanbul'un işgali karşısında vatan tutmuş tablolarını seyrediyoruz.
Kartal, Pendik, Tuzla kıyıları Yalova sırtlarından görünüyor.
Sonra diğer şahıslar arz-ı endam ediyor, bize kendilerini tanıtıyorlar:
"O geceyi uykusuz geçirenlerden biri de Abdulkadir'di.."
Bölüm 2'de Mehmet görünüyor sahnede :
Ermeni çeteci Kevork'un canını sıkan "Mehmet isimli genç on sekizinde ancak vardı." Ve eserin sonuna kadar bu Mehmet son sayfada dahi dramlarıyla karşımıza çıkacaktır.
3.Bölümde roman; bana nedense Papa Eftim'in torunu, Selçuk Erenerol'un kızı Sevgi hanımı düşündüren, çağrıştıran bir hanım kahramana kavuşur, hasretlerle kitabın sonuna kadar bizi meşgul eder.
Şahsiyetli bir Türk Ortodoks'u bir babanın'nın kültürlü, iyi yetişmiş kızı Sevgi, has "Muhammed Oğuz" mayalı Mehmed'i iyice kendine bağlar ve mesafeli asil duygulanışlar o ateşli, kanlı, zalim günlerin esere çeşni veren tarafı olur.
Ben yazarımızın her bölüm başında ve ara bölümlerde kelimelerle çizdiği tabloları çok beğendim ve ne hikmetse Rahmetli M. Niyazi Özdemir'in hikaye ve romanlarını hatırladım. Bilhassa 22 yaşımda gittiğim menfada okuduğum Varolmak Kavgası'nın beni üzen ve düşündüren sayfaları zihnime üşüştü.
Hep aynı dertler çileler, acılar, mücadeleler..
Yakup Bilgin Bey, şahısları konuştururken seviyeyi muhafaza ediyor. Fikri meselelerde mübalağa etmiyor. Cümleler kısa, orta, uzun dengesi içinde mutedil bir ölçüde gidiyor. İfade hataları yok denilse yeridir. Belli ki titiz davranılmış.
Bir diğer önemli nokta :
Yazar belgesel bir roman kaleme almış. Babası, dedesi ve aile hatıraları dışında kaynaklara da yönelmiş, okumuş, tarihi mahalli bilgilere uzanmış. Devrin şartlarını, tezatlarını, zaaflarını sayfasına sindirmiş.
Milli Mücadele yıllarının Anadolu'dan İstanbul'a doğru Yalova etrafında ne zorluklarla yaşandığını kah Turgut Özakman'ın kitaplarını kah bilim adamı tarihçilerin eserlerini takip etmiş bir kalemden okuyorsunuz.
Zülfüyare dokunsa bile kimseyi kırmıyor, birilerini başka birilerinin aleyhine tercih etmek, küçüklüğüne asla düşmüyor. Çünkü edebi eserler mesaj verseler bile kışkırtıcı ve kırıcı olmazlar. Ümitsizlik telkin edemezler.
Birleştirici ve ümitvar bir üslup kullanmaya, nutuk atmamaya dikkat ederler.
Koçal Bey, bence bu inceliği biliyor.
Bir de mühendis olmasının yanı sıra tefekküre, felsefeye hikmete yatkınlığı var.
Kitapta yer yer sandım ki Sait Başer 'beyin o zamanki dedelerinden biri gizli gizli araya girip konuşuyor. Ömrümüz vefa ederse belki roman değil ama bu güzel ve seviyeli hayatımızın hikayesini yazmak isterdim.
Düşünmekten uykuları kaçan Sait Bey'i, pratik zekası ve tavizsiz demokrat kültüre dayalı Türkçülüğü ile İsa Kocakaplan Bey'i, bir dergahın pire en yakın müstakbel ve güler yüzlü mürşit adayı Şeker Şemsettin'i ve devletimizin mütebessim ciddiyetine kapıları açık, zengin gönüllü, müsamahakar Yakup Bilgin Bey'i farklı halleriyle anlatmak isterdim. Onlar muradına ererken ben de kerevetine çıkmayı düşünürdüm.
Bu şarkı burada bitmez Yakup Bey, roman sayısı on olmadan vazgeçmeyin. Kim bilir başka neler planladınız?
Yalova şanslıdır ve bence bu şansını kullanmalıdır. Kendilerini bilir, haklın sesine karşı çıkılmaz.
Yakup Bey, tevazu ile sesini duyuruyor. Biz mesajı aldık.
Tanpınar nasıl Beş Şehir'i yazarken diğer " Yüzlerce Şehir Sesleniyor Birbirine" diyen Yahya Kemal'den ilham almışsa, "Hem bu toprakla bugün bizde kalan her yerde. Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde" nice roman konuları vardır da her biri bir Yakup Koçal'ın mütevazı"Bilgin"liğini ve hassas kalemini beklemektedir.
Tebriklerimi tekrar ile Yalova üdeba ve ümerasına muhabbetlerimi arz ediyorum efendim.
***
23 MART 2013'ten can sıkıcı bir hatıra.4
Üzülüyorum, geriliyorum, kaşlarım çatılıyor.
Diyarbakır'da 2013'ün 21 Mart'ında, Asya ve Ortadoğu milletlerinin de ortak eğlencesi Türk Bayramı Yeni Gün/ Nevruz'da Türk bayrağı bulundurulmadığına, inanamadım...
Devletimiz neredeydi ve ne kadar da sabırlıydı... ne demekti bu?
Üzülüyorum, geriliyorum, kaşlarım çatılıyor...
Düşünüyorum:
1920' de, İstanbul'un haçlı sürüleriyle işgaline meydan okuyan, yabancı bayrakların asıldığı, sultan Fatih'in Peygamber müjdeli diyarında, esarete meydan okuyan ve "Kara bir gün" yazısıyla kendi idam hükmünü eliyle imzalayan 93 yıl öncesinin Diyarbakırlı yiğidi Süleyman Nazif'ini hatırlıyorum, yine kaşlarım çatılıyor..
İlk Türkçe sözlüğümüz Divanü Lugati't-Türk'ü sahaflar çarşısında keşfeden, kaybolmasın diye aylarca yanından ayırmayan, yine Diyarbakır'ın has evlatlarından Ali Emiri Efendi'yi hatırlıyorum. Günümüzü düşünüyorum. Gayriihtiyari gene kaşlarım çatılıyor...
Önemli bir Diyarbakırlı daha bana kendini hatırlatıyor."Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak" üçlü terkibini, aslında Türk renkleri olan kırmızı-yeşil-mavi/sarı sembolleriyle veren mütefekkir Diyarbakırlı Ziya Gökalp'i hatırlıyorum. Tebessümlerim dudaklarımda donuyor. Günümüzde olanlara yine kaşlarım çatılıyor..
1940'larda Türkçenin en güzel ve romantik şiirlerini yazan Diyarbakır'ın has evlatlarından Cahit Sıtkı Tarancı'ya günün ilk ışıklarıyla gülümserken aklım karışıyor, yine kaşlarım çatılıyor.
Bir zamanlar Türkçeyi musikiyle renklendiren, nağmelerin saltanatını derleme ve besteleriyle yayan Diyarbakır'ın sanatkar evlatlarından Celal Güzelses'in de kaşlarının çatılmakta olduğunu düşünmeden edemiyorum...
Osmanlı harem hayatının ilmi gerçeklerini eserleriyle dünyaya gösteren çalışkan Diyarbakırlı Prof. Dr. A. Akgündüz'ün de bütün iyimserliğine rağmen bu gelişmelerden rahatsız olabileceğini sanıyorum..
Kaşlarımın çatıklığına, hafızamdan inerek gönlüme yayılan, Arif Nihat Asya'nın "Bayraksız olamam" şiirinin mısraları eşlik ediyor..
Orhan Şaik Gökyay'ın "Bu vatan kimin ?" sorusunu kendime bir daha soruyorum...
Beni en iyi anlayan ve anlatan yine Akif oluyor :
"Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celal ?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal..."
Allah, sonumuzu hayr eyleye...
***
Vefatının 5.yılında bulunduğumuz Rahmetli Feyzi HALICI'nın TÜRK EDEBİYATI DERGİSİnde Temmuz 1988'de ön iç kapakta renkli olarak yayınlanan çok beğendiğim o zaman koyduğu başlıkla GÖNÜL ÜSTÜNE şiirini sağlığında kendisinin de bulunduğu bir programda okumuş ve kısaca tahlile çalışmıştım.Ruhu şad olsun.Şiiri arz ediyorum.
Zamanı Çağrışan Güzel
Feyzi Halıcı
Zamanı çağrışan güzel
Sular bitmez akmağınan
Güzelliğin mi eksilir
Bir göz ile bakmağınan...
Sevgidir bedene düşer
Ataşsız yemek mi pişer
Gönül ziyade mi yaşar
Gam yükünü çekmeğinen...
Dostlar durmaz gel ederler
Bir kapıya kul ederler
Mutluluğu bal ederler
Acı soğan, ekmeğinen...
Dumanlı olur yüceler
Geçer bu yoldan niceler
Güne erişir geceler
Bir çırayı yakmağınan...
Donatır gönül burcunu
Akça sevda güvercini
Sevenler vurur harcını
Zaman adlı tokmağınan...
Göğe ersen bir başına
Değmez damla gözyaşına
Dönersin mezar taşına
Gönül evi yıkmağınan...
Düş mü, yalan mı, sahi mi
Gönül bir boş sürahi mi
Uğru olmaz can tohumu
Bir bedene ekmeğinen...
Yedi dağın bürümceği
Şekle durur bir çiçeği
Giyinirsin bin gerçeği
Gözün yaşı dökmeğinen...