DOSTUM KAPLUMBAĞA

Burası  baharda ılık rüzgarların ıslığının dağlara çarparak yankı yaptığı, güneşin beslediği güzel yurdumun güzel bir tatil köyü. Yaşını almış bir insanın çocuk sevinciyle, güneş doğarken öten horozun sesiyle ağaç evde uyandım. Menteşesi paslı ahşap kapıyı gıcırdatarak açtım. Dışarı çıktım.  Gözlerimin gördüğü  inanılmaz derecede, ürkütücü heybetiyle bir o kadar da güzel, şefkatli kollarını açmış denizin minik bebesi gibi koynuna sokulmuş, küçük koyu koruyan Baba dağı gördüm. Ohh ! Sonunda doğanın kucağında olacağım, tüm kederimi geride bırakarak burada sevinçle neşeyle dalacağım istediğim aleme. Hayalimde kendime yeni dünyalar kuracağım.  Kuş seslerinden oluşan orkestra eşliğinde kelebeklerin dansıyla oyalanacağım. Gözümü daha da ilerilere görebildiği notaya kadar dikerek gördüm ki bu dağlar birden fazla. Öyle bir kollarını açmışlar ki büyülendim hazla. Sonra, gözlerimi uzaklardan ayırıp yakın çevrede gezindim. Aşağıda ki çimleri gözüme kestirdim. İki tarafı zakkum çiçekleriyle süslü patikadan ilerleyip denizin mavisinden ayırt edilemeyen havuzun suyu berrak, yüzeyine yansıyan gökyüzünün resmini tablo gibi seyrettim. Gökyüzü derin maviliğinde, bulutlar ak pak.  Köyün içinde onlarca ağaç evde, tatil için gelmiş herkes uyuyordu. Köyde öten  horozun sesi  olmasa, ben de uyuyor olacaktım. İyi ki uyanmışım dedim, kollarımı açıp şöyle bir gerindim. Temiz havayı ciğerlerime çektim. Seke seke sessizce mırıldandığım şarkı eşliğinde, kara çimle kaplı alana geldim. Etrafımda kelebekler uçuşuyor, ağaç yaprakları dallarına konmuş kuşların melodisiyle dans eder gibi, kelebeklerle yarışıyor. ? Tırıs tırıs bir ses geldi misafir oldu kulağıma. Şöyle bakındım etrafıma. Aaa! O da ne? Sürüngenler sınıfının kemiksi kabuklu, muhtemelen doğada karşılaşacağı olası tehlikelerden kendini koruması için pençe gibi parmak bacaklı. Zırh gibi kabuğunun önündeki delikten uzattı kafasını, göz kapaklarını kapatıp açtı gülümseyerek bebek gibi dişsiz ağzıyla selamlaştı. O tatlı bebek ağızdan, çıkan selama kayıtsız kalamadım. Büktüm dizlerimi oturdum yanına,kalakaldım. ?Günaydın,? dedim ona. Benim adım Fatma iyi ki rastladım sana. Herkes uykuda yalnızım burada. Çok Uzaklardan geldim buralar yabancı bana. Sen bilirsin buraları anlatır mısın bana?? dedim. Arkamda duran ağacın gövdesine dayadım sırtımı, uzattım bacaklarımı. Kaplumbağa gagaya benzeyen başını uzattı yüzüme baktı. ?Anlatırım tabi ki.?dedi. ?Gezip görmek istersen, yüzlerce yıl önceden Likya yolu denilen şu baktığında görülen dağlar, dağların eteğine gizlenmiş zümrüt mücevher gibi  minik minik  koylardan, patikalardan geçersin işaretlerle haritalanmış parkurda  rotayı takip edersin. Doğa inanılmaz güzelliğini, Akdeniz´in ve Antik Likya döneminin gizemini sunar parkur boyunca. El değmemiş küçük koyları görür. Çok fazla insanın yaşamadığı dağ ve ova köylerinden geçersin. Bu yaşadığım yerler eskiden daha güzeldi, turizme açıldığından beri, güzelliğini yitirdi, İnsanoğlu zalimce bencilliğini sergiledi. Bu canım topraklara ilk tohumlar düştüğünde güneş ısıttı, yağmurlar suladı meyveler yetişti. Bolluk ve bereket içinde insan doğada çocuk gibiydi. Doğa onu korudu besledi büyüttü. Toprak, su ve gökyüzü birdi, kardeşti, altın çağındaydı yeryüzü. Atalarım söylerdi. Atalarımdan bazıları  iki yüz elli yıl kadar yaşardı.?dedi. Hüzünlüydü buraları anlatırken arada başını yukarı uzatıp gözlerindeki acıyı gizleyemeden karşı dağa baktı. ?Bırak istersen anlatma hüzün veriyor bu sana,? desem. ?Tamam, anlattıkların için teşekkür ederim. Ama şimdi asıl sen bana kendini anlat neden bu kadar hüzünlü bakıyorsun?? Diyemedim. Dostum, anlatmaya devam etti. Yaşının verdiği olgunluk ve bilgelikle onu dinlemek keyifliydi. ?Bundan yıllar yıllar önce altın çağındaymış yeryüzü sonra insanlar, ?bu ağaç benim.? demiş. Toprakları sahiplenmiş. Konuştukları dil tekmiş sonra, değişmiş farklı diller türemiş. İnsanlar arasına ayrımcılık girmiş. Birbirlerini anlamaz olmuşlar. Savaşlar başlamış. Yakılan yıkılan yerlerde sular kirlenmiş, ağaçlar  kesilmiş. Kuraklık olmuş. Yeryüzü karanlık çağa geçmiş.  Bu gün hala devam ediyor. Ama yaşadığımız şu anda yeni bir zaman bizi bekliyor. Bitkiler ve su bütün dünyanın kütüphanesi. Bilgi! Her yerde. Suyun, rüzgarın hafızası var. Yeni altın çağ getirecek olanlar, yeryüzüne kazınmış olan bilgiyi, nasıl okuyacaklarını keşfetmiş olanlardır.? dedi. Karşı dağı işaret etti. ? Bak karşı dağa taşınan ve artık orada yaşamaya karar veren oğlum Tostos bilginin peşinden gitti. Tostos genç tabi çok geziyor, çok şey gözlemliyor, inceliyor, öğreniyor.? dedi. Derken de yine gözünde aynı hüzünle baktı öyle derin derin. ?Nedir senin derdin? Cennette yaşıyorsun.? dedim. ?Yiyeceğin otların envaı çeşidi burada. Havalar soğuduğunda kendini göm toprağa. En çok üç dört ay uyur, güneş doğayı ısıtır uyanırsın.?  Dostum kaplumbağa: ? Bak şu  karşı koyun, ucundaki  dağın tepesinde dizili delikanlı çamları görüyor musun? ? ? Evet görüyorum? ? Nasıl da itiş kakış birbirlerinden göremedikleri doğal güzelliklerin keyfine ermek için dallarını açmışlar birbirlerini dürtüp duruyorlar. En önde başını denize uzatmış olanın, işte onun altında yaşıyor benim oğlum. Gençken gider gelirdim oralardaki otlardan yer, manzarayı seyreder sonra da sessiz sakin bu yere dönerdim. Artık yaşlandım gidemez oldum. Ben çok yoruldum. Çocuğumu özler dururum. Olsun!.. O, bilginin peşinde bununla avunurum? ? Eee haklısın özlenmez mi?  Bilmez miyim özlemi! ? dedim. ? Bak! Hüznü bir kenara bırak şimdi? Şu dalından sarkan koca salkım salkım muza bak. Sonra çamların, söğütlerin, portakal ağaçlarının, narın, dudun bir de selvi vardı ya bahçede yüzme havuzunun dibinde şanslısın işte. Bu bahçede doğa tüm cömertliğiyle seninle.? dedim. Dostum Kaplumbağa, ön ayağını kaldırıp hafifçe o bebek ağzı ve  gülen gözleriyle baktı,. ? Ne oldu neden gülüyorsun?? dedim. ?Zakkumları  atladın zakkumları.? dedi. Benimle alay etti. ?Onlar buranın süsü, baharın müjdecisi. Bak renklerine beyaz, sarı, pembe, fuşya elbiseli. Doğru söylüyorsun dostum Kaplumbağa, öyle şeker ki renkleri, kökü zehirmiş kim der ki? ? dedim. Sonra ikimiz birlikte baktık. Bulutlara küme küme, yığın yığın, pamuk pamuk. Gökyüzü maviliğini denize vermiş yine. Dağların az yeşili, çepe çevre sarmış gibi denizi, yer yer kayalık, çorak ağaçsız bir yüzü. Sordum : ?Nedir bunun sebebi? ? Dostum kaplumbağa hüzünle cevap verdi. ?Buralara insanoğlu ayak bastı. ?Ateş yakmak yasaktı? Tabelası vardı okudu. Umurunda olmadı. Keyfi için yaktı ateşi uyudu. Rüzgar çıktı yangın sardı. O yanan dağların içinde akrabalarım da vardı. Çok az sayıda kurtulanlar oldu.? ? Evet, anlıyorum şimdi! Buraya gelirken rastladım birine. Çatlak patlak kabuğu, kapkara zift rengi, yavaştan da yavaş ilerledi. Bekledim! Yolun karşısına geçti. Demek kapkara lığının yangındı sebebi. Üzülme! Dostum.. Yeryüzüne kazınmış bilgiyi arıyor insanoğlu. Yeni nesillere nakş etmek için, çevre bilincini yerleştirmek için, eğitimler veriyor, eğitimler alıyor.? dedim. Ona karşı öyle mahcup öyle eziktim. Verdiği bilgi ve gösterdiği dostluk için yüzüne bakamadan teşekkür ettim. Nurcan BALIBEY /18 .06. 2018