O dönemlerde okula başlama yaşı 7 idi...
Eylül ayında 6. yaşını dolduran çocukların okula kaydı yapılıyordu.
Trakya´nın gelişmiş Pomak köylerinden birinde yaşayan Emine, daha yeni 6 yaşına basmıştı, yazı yazmayı öyle çok seviyordu ki kendince çizerek yaptığı şekillere harflermiş gibi bakardı.
Emine´nin ailesinde yer sofrasında yemek yenirdi. Bazen eline çatalı alır tahta sofraya harfler çizmeye çalışırdı, annesi her yakaladığında sofrayı tahrip ettiği için onu azarlardı.
Bunu öyle çok yapmıştı ki sonunda, adının baş harfini öğretmişti ağabeyi ona, o da bu harfi sofraya yemek yediği çatalıyla kazımıştı. Yemek vakti geldiğinde ayaklarını sofranın altına uzatır çatalla kazıdığı yeri kendi önüne çevirirdi. Bir anlamda sofradaki yeri belli diye de kendini özel hissederdi.
Okulların açıldığı bir Eylül sabahı Emine yer yatağında gözlerini açtı, çocuk kalbi hızla çarpmaya başladı. Gün yeni aydınlanıyordu heyecanını nasıl yatıştıracağını bilemeden yatağından fırladı.
Ayakucuna yatağının üstüne serdiği siyah önlüğe ve beyaz yakasına baktı, minicik eliyle okşadı. Sonra yanında duran ayakkabısını düzeltti.
Hep beklediği gündü, önceden komşu çocuğuyla anlaşmıştı. Çünkü Komşusunun oğlu Can´ı okula babası götürecekti, okula kaydını yaptırmaya giderken de onlarla gitmişti?
Can´ın kaydının yapıldığı o gün ?Benim de kaydımı yapın!? Diyerek annesinin kimlikleri sakladığı yeri bildiğinden kendininkini yanına almış ve idarede bulunan öğretmene uzatmıştı. Öğretmen kimliğe baktı ?Senin yaşın daha küçük bir daha ki seneye okula başlayabilirsin ? dediğinde Emine boynunu büktü , başı yerde omuzlarını silkti, "Olsun ben yine de okula başlayacağım" diye mırıldandı.
Okula gitmek istiyordu bu engelleyemediği isteğini anne babasına söylediğinde onlarda ona 1 yıl daha beklemesi gerektiğini yasaların bunu zorunlu kıldığını ona anlatmıştı, ama ısrarla anlamak istemiyor bu durumu kabul etmiyordu. Ona göre boyu yeterince uzamıştı onun boyunda olan arkadaşları okula başlıyordu o da gidebilirdi. Hiç yaramazlık yapmazsa derslerini aksatmazsa onu okulda bırakacaklarına inanıyordu.
Bütün bu içindekileri annesine de anlatmış annesi üzülmesine daha fazla kayıtsız kalamayıp ona geçen yıl İlkokulu bitiren komşu kızının önlüğünü yakasını ve çantasını almıştı. Önlüğün rengi biraz solmuştu ama olsun ziyanı yoktu. Köy pazarından bir çift yeni ayakkabı da alınmıştı Emine´ye. Bir numara büyük almıştı seneye de giyer diye.
İşte Emine o sabah okula başlama aşkıyla uyanmıştı. Evlerinin avlusundaki çeşmede yüzünü yıkadı, gidip önlüğünü giydi, önlüğünün üzerine beyaz yakasını taktı, annesini uyandırıp saçını örmesini istedi. Saçı beline kadar uzundu, iki pelik ördü annesi ona birde önündeki kısa saçları gözüne gelip rahatsız etmesin diye, başının üstünde minik bir kuyruk yaptı elindeki don lastiğiyle sıkarak, kuyruğun adı da ?Çuçul? du. Köydeki çocukların çocuğunun Çuçul´u vardı. Koşarlarken Çuçul açık bir yelpaze gibi sallanırdı komik görünürdü çocuklar İbikleri varmış gibi.
Çantasını eline aldı avludan çıkıp, (Avlu: Bir yapının içinde bulunduğu,duvarlarla çevrili üstü açık alan.) sokak kapısının dibinde Can´ın babasıyla gelmesini beklerken dış seslere kulak verdi.
Köyde ağırlar, evlerin avlularında yer alıyordu, hatta bazıları evlerle altlı üstlüydü. Bunun nedeni hayvanların ısıttığı havanın yükselerek üst kattaki evi ısıtmasıydı.
İnek böğürtüleri geliyordu komşu ağırlardan, köpek havlamalarına karışan. Bir de sokağın karşısında komşusunun devasa büyüklükte bir Akasya ağacı vardı. Üzerine tünemiş bir kaç guguk kuşu birbirleriyle düet yaparcasına sabah melodilerini ?Gu-guuuk!? luyordu.
Sabahın erken saati olduğundan hava pusluydu, derin bir nefes çekti içine Emine, ayak parmaklarının üzerinde yükselip durdu, heyecanını dindirmeye çalışırcasına... İki avlu öteden komşusu göründü, oğlu Can´ın elinden tutmuş geliyorlardı. Emine onlara koştu neşeyle: ?- Mahmut abi!? Dedi komşusuna, ?-Babama söyledim, okula sizinle geleceğim. Hadi hızlı yürüyelim geç kalmayalım! ? Dedi.
Can´ın babası: ?-Dur sakin ol daha vakit var!? Dedi gülümseyerek oğlunun elinden tuttuğundan emin olmak ister gibi, avcuna sığdırdığı minicik ele baktı.
Emine onları hayranlıkla bakıyordu, keşke onunda babası elinden tutsaydı ve birlikte gitseydiler, diye iç geçirdi.
Okulun bahçesine geldiklerinde, başını omuzlarının üzerinde dik tutarsa; olduğundan daha büyük görüneceğini düşündü. 1. Sınıfa başlayacağına herkesin inanmasını istiyordu. Bu düşünce ona güç verdi.
Okulun kapısındaki uzun boylu adam, daha sonra onun okulun hizmetlisi olduğunu öğrendiği Kamil efendi elinde okulun ziliyle belirdi. Kolunu uzatabildiği en yüksek noktaya uzatarak zili çalmaya başladı.
Zil sesini duyan bütün öğrenciler, sınıf - sınıf sıraya dizildiler. Emine de kendine komşusunun oğlu Can´ın yanında yer buldu.
Son sınıflardan bir kız öğrenci okulun kapısına geçerek tüm öğrencilerin karşısında andımızı okumaya başlarlar:
"Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. ?Ne mutlu Türküm diyene!?
Emine de içindeki milli duyguların coşkusuyla katılır, Ant okunurken, kendini bu topluluğa ait hisseder, içi kabarır gururla.
Sırayla sınıflarına girer öğrenciler, Emine heyecan içinde girdiği kapıdan bakar hayal eder. Tahtaya tebeşirle yazılar yazacak, bir zemin üzerinde, fasulye tanelerini birleştirerek onlardan harfler, harflerden kelimeler ve sonrasında da cümleler oluşturacaktı.
Sınıfın içine doğru ilerler, gözüne kestirdiği bir sıraya geçer oturur. Sınıfı baştan sona gözden geçirirken bazı çocukların durgunluğunu, bazılarının aşırı şımarıklığını, birbirinin üst başını çekiştirenlerini izler. İçlerinden birinin annesinin elini bırakmadan sınıfta oturduğunu görür. Ona çok şaşırır çünkü bu çocuk sınıftan çıkmak istemektedir ve annesinin gözünün içine bakarak ağlar ?Gidelim buradan, evimize gidelim? diyerek.
Emine gördüğüne inanamaz, ?-Ne garip! Çocuk okulu istemiyor. Okul sevilmez mi?? Diye içinden söylenirken çocuğu yadırgar.
Öğretmenlerden biri sınıfın kapısında belirir, sınıfta bir telaş furyası, bir vızıltı çınlaması kopar, öğretmen sınıfa seslenir: ?Çocuklar yerlerinize oturun!? Herkesin oturduğundan emin olduktan sonra kendini tanıtır. Sonrada elinde bir liste, herkesten kendini tanıtmasını ister, bunu yaparlarken de ayağa kalkmalarını söyler. Adını söyleyeni listenin üzerinde işaretler ve birtakım notlar alır.
Sıra Emine´ye geldiğinde o da ayağa kalkar, tüm sınıfa döne döne bakar, sanki tüm sınıf biraz sonra mahcup olacağını biliyormuş gibi gelir ona. Kısık bir ses tonuyla adını söyler. Öğretmen anlamaz
?-Yavrucuğum biraz daha yüksek sesle söyler misin??
?-Eeee Emine benim adım? Ve ardından soyadını söyler. Öğretmen elindeki listede adını göremez.
?-Bir daha söyler misin?? Emine daha kısık bir ses tonuyla tekrar adını söyler.
Komşusunun oğlu Can oturduğu yerden şımarık bir edayla öğretmene seslenir. ?Öğretmenim onun okula kaydı yok, yaşı daha küçük bugün benimle geldi sınıftan çıkmayacağını söylüyor? der, Emine´ ye muzipçe bakarak.
Ertesi gün ve diğer günlerde Emine okula gelmeye devam eder.
Teneffüslerde elinde hece tablosu tekrar yapar, hece hece, kazır kafasına kelimeleri ve her matematik dersi öncesi sınıfın penceresine dayalı duran, dev abaküsteki sarı ? siyah makaraları tane tane ayırarak içinden sayar, toplama çıkarma yapar. Öğretmen soru sorduğunda, ayağa kalkınca mahcup olmayı hiç istemez o nedenle de Emine hep ön hazırlık yapar derslere girmeden önce.
En keyif aldığı ders; ahşap zemini bezir yağıyla boyanmış sınıfta herkesin bez torbasından çıkardığı kuru fasulyelerini döküp, onlardan harfler dizerek heceler oluşturmak, heceleri kelimelere, kelimeleri de cümlelere dönüştürmekti.
Parmak uçları simsiyah olur, yağlı zeminin kiri kalıp gibi parmaklarına sıvanırdı. Bu durumdan pek hoşnut olmasa da öğrenmenin hazzına varmasına engel olmazdı.
Her seferinde yeni bir hece öğrenirken, derin düşünmenin etkisine girer, harflerin sihirli dünyasına mistik bir yolculuk yapıyor gibi hissederdi.
Sömestr sonrası çalışkan öğrencilerinin yakalarına sınıfın ortasında seremoni eşliğinde fiyonk şeklinde kırmızı kurdele takılıyordu. Bu çok onur verici bir ödüldü onlar için. Onlar sınıfın çalışkan en popüler öğrencileri olurlardı.
Öğretmeni sık sık sınıfın en çalışkan öğrencisinin Emine olduğunu söyler onu örnek gösterirdi. Durum böyle olduğu halde ona neden kırmızı kurdele takılmadığına anlam veremez yine de bunu öğretmenine saygısızlık olur, kaygısından soramazdı.
Tabi bunun nedeni Emine´nin okula kaydının olmamasıydı daha hala o misafir öğrenciydi.
Karnelerin verilmesine 10 gün gibi kısa bir süre kalmıştı.
Emine, o gün, avucunda tuttuğu, öğretmen ister de, ona fiyonk yaparak yakasına takar diye sakladığı kurdeleyi, yakasına takamamanın verdiği ezikliği içinde hissederek, öğretmenine uzatır.
?Bana takmayacağınız belli, bunu alın, karne gününe kadar okumayı söken diğer arkadaşlarıma takın!?
Bu durum karşısında öğretmeni ne diyeceğini bilemez, Emine´nin gözlerinin içine bakar, dolu doludur gözleri, dokunsalar ağlayacak gibi.
Öğretmeni o anı, Emine´nin gözlerini, unutamaz! İlk fırsatta okul idaresinden bir toplantı talebinde bulunur.
Okulun İdarecileri Emine ?nin bir yıl boyunca sarf ettiği çabanın, başarının, heba olmasına razı olmazlar. İlçe Milli Eğitimle irtibata geçerler, Emine´nin kaydının yapılabilmesi için bir formül bulunur.
Sonrasında Emine ?nin babası okula çağrılır, ondan Emine´nin nüfusuyla gelmesi istenir. Geldiğinde kendisine durum anlatılır ve Emine´nin okula kayıt olur.
Karnelerin dağıtılacağı gün gelir ve herkese sırasıyla karnelerin verileceği söylenir.
Öğretmenleri kucağında karnelerle sınıfa girer karneleri masanın üstüne bırakır, içlerinden bir tanesi, rulo şekline getirilmiş, üzerinde kırmızı kurdeleli fiyonguyla dikkat çeker.
Öğretmen sınıfa hitaben kısa bir konuşma yapar. Sınıfın 1.sini açıklayacağını söylerken kendi de heyecanlıdır:
?Emine! Sınıfın 1. si sensin gel karneni al?
Sınıfta bir uğultu kopar, arkadaşları onun adını slogan gibi hep bir ağızdan tekrar tekrar söylerler.
Emine! Emine! Emine! Alkışlar durmak bilmiyor.
Alkışlar dinince öğretmen elinde tuttuğu kırmızı kurdeleli karneyi Emine´ye uzatır.
?Yakana takamadığım kurdeleyi karnene taktım? Emine´ nin gözleri buğuludur, mahcup gibi ağlamaklıdır ve öğretmeni eğilir, şefkatle sarılır, yanaklarından öperek kutlar. 05.02.2018
Nurcan BALIBEY