Bizim zamanımızda öğretmenler öğrendiğinizden emin olmadıkça pek öyle yüksek notlar vermezlerdi.

Ara tatilin gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu çocuklar. Okul ve yoğun dersler, ardı arkası kesilmeyen ve artık insaf dedirten ödevler epey yormuştu onları. Şimdi tatil zamanıydı. Zaten okullarda neredeyse takdir veya teşekkürsüz karne de kalmadığına göre gezip eğlenmek, güzel bir tatil yapmak ana sütü gibi helaldi onlara. Bizim zamanımızda öğretmenler öğrendiğinizden emin olmadıkça pek öyle yüksek notlar vermezlerdi. Birçok öğrenci başarısız sayılır, sınıf tekrarı yapardı. Bir üst sınıfa geçmek deveye hendek atlatmak gibi bir şeydi. Yani o günkü öğretmenler ve sistem mi çok disiplinliydi, yoksa bugünkü çocuklar mı çok zeki bilemiyorum. Kızım takdirname ve karnesinden önce bir tomar kâğıt göstererek geldi yanıma. Herhalde bunlar da onur veya başka ödül belgeleridir düşüncesiyle; "- Hadi iyisin gene!" Dedim kızıma. "-Baba ne diyorsun sen, ödev bunlar, ödev!" Demesin mi? Belli ki, canı sıkılmıştı tatilde bile ödev verildiği için... Hâlbuki Milli Eğitim Bakanı daha iki gün önce tatilde ödev vermemeleri için öğretmenleri uyarmamış mıydı? Hayır, kızım tatilde asla ödev yapmayacaksın. Niçin diye soran olursa Bakan´ın genelgesini hatırlatırsın. Bu kadar stres yeter. İlk desteği benden almanın rahatlığı ve sevinci ile babacığım İstanbul´a ne zaman gidiyoruz derken yerinde duramıyordu. Kuzeni Deniz´i çok özlemişti. İstanbul demek, deniz demekti onun için. Ve tabii ki, içine gün ışığında girip, kapısından ancak akşam karanlığında çıkabildiğimiz AVM´ ler de büyük şehirlerin çekim merkezleri artık. Günün nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Cazip ve davetkâr vitrinleri, hepsi birbirinden güzel modelleri ve hiç bitmeyen kampanyaları ile adeta esir oluyorsunuz bu modern sitelere. Oysa benim çocukluğumda İstanbul demek; camiler, müzeler, saraylar demekti. Babam yaz tatillerinde terzi dükkânına kumaş almaya giderken mutlaka bizi de götürürdü. Belki o yıllarda İstanbul´un nüfusu henüz bir milyon bile değildi. Buna rağmen geniş caddelerdeki araç trafiğini şaşkınlıkla izler, hele araçların akşam olunca gözleri kamaştıran farları bir ışık seli olup rüyalarıma akardı. Düşünün ki, o yıllarda Uzunköprü´de köylere çalışan sadece üç minibüs vardı ve Austin markalı olan bizimdi. Diğer köylere ulaşım traktörlerle veya at arabalarıyla yapılıyordu. Genelde Sirkeci´deki otellerin birinde kalırdık. Toptan kumaş satılan Mahmut Paşa Çarşısı´na ve Kapalı Çarşı´ya yakındı orası. Otelin penceresinden aşağıya sarkarak boynuzlu troleybüslerin geçişini seyreder, geç saatlere kadar uyumazdım. Gülhane Parkı ve Hayvanat Bahçesi unutamadığım yerlerdi. Eminönü´nden Harem´e giden arabalı vapurların simsiyah, katmerli dumanları hala gözümün önündedir. Güvercinleri ile ünlü Yeni cami ve ağır vasıtalar geçince dubaların üzerinde salıncak gibi sallanan Galata köprüsünü asla unutamam. Hisar´ların ve Boğaziçi´nin büyüsü, Cennetin bir parçası mı acaba dedirten Emirgan bahçeleri, İstanbul´ un fethine tanıklık eden Üsküdar? Ah Üsküdar, fakir Üsküdar, seni bir başka severim. Daha Adaları saymadım, Haliç var, Piyer Loti var. Ben büyüdüm, İstanbul da büyüdü. İstanbul benden hızlı büyüdü. Keşki büyümeseydi be! Yedi tepe, oldu şimdi yetmiş yedi tepe... Her tepede bir AVM. Yağmurlu bir günde sisler içinde kaybolmuş Fethi Paşa Korusu´na gittik. Ecdadım ne kadar zevk sahibiymiş diyorsunuz korunun içindeki tarihi köşkü görünce. Sonradan görme müteahhitlerin, rantı yaşamlarının amentüsü yapan türedi zenginlerin elinden kaçını kurtarabildik acaba bu köşklerin, bu güzelim tarihi değerlerimizin? Lokantanın penceresinden ışıkları sulara vuran Boğaziçi vapurlarını seyre daldı çocuklar. Nasıl da mutluydular. İstanbul bu işte... Nerden baksan, nereye baksan güzel! Dönüşte bir sürpriz daha yaptı Rizeli Avukat bacanağım, Ataşehir´ e uzattı yolu. Ataşehir´ de Water Garden´da Nancy Sinetra´nın söylediği romantizm dolu Bang Bang şarkısı eşliğinde ışık ve suyun dansını, birbirine serenatını izledik büyülenircesine. Kim düşündüyse gerçekten güzel olmuş. Çarşının merdivenle çıkılan ikinci katında Nostalji Sokağı tabelasını çakmışlar beton duvara. Yer beton, duvarlar beton. Yeşili kovan, betona koşan İstanbul! Sandalyeleri de tahtadan yapılmış bir tahta masaya oturduk hep beraber. Nescafe, cappuccıno,espresso,mocha yerine toprağımın ürünü Menengiç kahvesi istedik garsondan. Bir çeşit Türk kahvesi... Sütlü kahve tadında baharatlı bir lezzet... Daha önce içmediğimiz için bir deneyelim dedik. Ertesi gün Kadıköy´den karşıya geçtim. Hava birden soğumuş, tek tük kar atmaya başlamıştı. Üniversite yıllarım geldi aklıma. Divan Yolu´ndan Türk Ocağı şubesine gittim. Hava ne kadar soğuk olursa olsun Ocak´larda har olur yanarız biz. Ama aksilik Ocak kapalıydı. Bu sefer gerçekten üşüdüm. Ocağın kadim başkanı Cezmi ağabeyden bir çay ve bir sohbet alacağım var şimdi. Bahçede birçok makber var. Büyük Türkçü Ziya Gökalp´ in mezarı başında durup Fatihalar gönderdim hepsinin ruhuna. Marmaray´la gelmiştim, nostalji yapacağım ya, vapurla döneyim dedim. Sultan Ahmet´te Türk Edebiyatı Vakfına uğramadan olur mu? Yeni yayınlara baktım bir süre. Elime alıp sevdim kitapları uzun uzun. Vapurda okurum diye bir dergi alıp çıktım. Gülhane ?nin oraya gelmiştim ki bir kar fırtınası ve insafsız bir rüzgârla neye uğradığımı şaşırdım. Hava zaten çok soğuk ve insanın yüzüne savrularak bir kamçı gibi çarpan sert kar taneleri. Şemsiyeyi tersine çeviren asi rüzgâr Eminönü´ndeki Kadıköy vapuruna kadar götürdü beni. Canhıraş dalgaların öfkesi rıhtımdaki bekleme salonunun camlarında patlıyordu. Yarım saat beklediğimiz vapur geldiğinde nispeten hafiflemişti rüzgâr. Kadıköy tarafları batmak üzere olan güneşin solgun ışıklarıyla hala aydınlıktı. Öyle olur bazen; İstanbul´un her semtinde farklı mevsimler, bambaşka duygular yaşarsınız. Vapur dalgaları köpürte, köpürte yanaştı iskeleye. Kapılar açılır açılmaz salondakiler akın etti vapura. Sıcacıktı vapurun içi. Bir anda doluverdi koltuklar. Gözlükleri buğulanan sakallarına ak düşmüş adam kaşkolüyle camları silerken, arkamdaki kanepede oturan bayanlar kahkahalarla besledikleri koyu bir sohbete başlamışlardı bile. Okuduğum makalenin sonlarına gelmiştim ki bir müzik başladı arka taraflarda bir yerden. Birden kesildi yüksek sesli konuşmalar. Herkes dinliyordu. Ben de dergiyi bırakıp müziğin o nahif, insanın içini ısıtan melodisine verdim kendimi bütün benliğimle. Sesin geldiği tarafa dönüp baktım. Salonun antresinde tabureye oturmuş iki genç gördüm. Uzun saçlarını atkuyruğu yapmış sakallı ve kulağı küpeli bu delikanlılardan biri kanun çalıyor, diğeri kudüm. Enstrümantal müzikle dokunuyorlar adeta ruhlarınıza. Onlar çalıyor, birçok kişi gibi ben de mırıldanıyorum ancak kendimin duyacağı bir sesle: ?Üsküdar´ a gider iken aldı da bir yağmur Kâtibimin setresi uzun, eteği çamur? İçimde bu sefer başka fırtınalar esmeye başladı. Üşümüyordum artık. Karşıda serviler şehri Üsküdar. Arkasından, ?At Martini Debreli Hasan? Başlamadı mı? Peşi sıra hepsi gurbet, hasret, hicret kokan diğer Balkan türküleri. Üşümek ne kelime ruhum tutuşmuştu Rumeli türküleriyle. Göğsüm kabarmış, duygu sağanakları yaşamaya başlamıştım. Vapur iskeleye yanaştığında yanlarından geçerken bağış kutusuna bir miktar para bıraktıktan sonra kulağına eğildim kudüm çalanın ve dedim ki: Görenler sizi belki popçu zanneder. Ama siz bizim müziklerimizi seslendiriyor, bize Rumeli´yi hatırlatıyorsunuz. Beni çok duygulandırdınız. Size teşekkür ediyorum. Çalmaya devam eden delikanlı başını bana doğru dönüp gülümseyen gözleriyle; Eyvallah amca, biz de söylediklerini unutmayacağız, dedi. ? Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.? Diyen Yahya Kemal´in duygularını kuşanarak bir daha baktım efsunlu güzelliklerin şehri İstanbul ?a. Bir temenni ile yürüdüm kalabalık ve ıslak kaldırımlarda: Yetmiş tepe sizin olsun, yedi tepeye kıymayın yeter. ( Ahmet ACAROĞLU/ UZUNKÖPRÜ / ADALET GAZETESİ YAZARI / 09,02,2018)