BAŞBAKANIN TEK TEKLERİ!
Başbakanımızın ilk söylemleriyle başlayalım söze…
“Ne dedik? Tek vatan dedik! Ne dedik? Tek bayrak dedik! Ne dedik? Tek millet dedik!”
Tüm halk sevinçliydi bu kararlı cümlelerden…
Vatanımızın bölünmeyeceğinin tam garantisiydi.
Ancak ilerleyen zamanlarda gözümüzü rahatsız eden görüntüler ortaya çıktıkça, “Acaba?” sorusu bir kocaman enser gibi beynimizi delmeye başladı.
Tek vatan üzerinde “ Kürdistan” sınırları çiziliyor, ilk kez Kürdistan telaffuz ediliyor, 30 Mart’ tan sonra Özeklik ilan edileceği söyleniyor ama Başbakanımızdan rahatsızlık ifade eden hiçbir ses yok! Geçtik bunu! Tek bayrak derken malum bölgede PKK paçavraları bayrak niyetiyle dalgalandırılıyor, binalara asılıyor, caddeler süsleniyor, ancak Başbakanımızda yine rahatsızlık belirtileri yok! Tek millet konusunda da bir bakıyorsunuz 36 etnisite sürekli tekrar edilerek, “Çok milletli” bir yapının varlığı beyinlere kazınıyor.
Demek ki, Başbakanın tek tekleri bir şifre gibi olmakta ve bu temel konularda tersinin yapılacağına dair mesajlar verilmektedir.
Başka bir çelişkiye geçelim: İktidar ve yandaşı siyasetçiler, her yerde Atatürk aleyhine hücuma kalktılar, ellerinden gelen en ağır sözlerle aşağıladılar Ata’yı, Cumhuriyeti, Türklüğü... Fakat, buna karşılık APO için ‘gençliğinde namaz kılıyordu’, "Kim ne derse desin APO Kürtlerin lideridir" gibi söylenecek en yumuşak sözleri şuur altlarımıza şırınga etmeye çalıştılar. Son birkaç aya bakılırsa esas tehlike APO değil, PKK değil, Hoca Efendidir, cemaatidir. 76 milyona her an nefret tohumu ekilmeye devam ediliyor. Başbakanın, Said-i Nursi Kürt olduğu için Fethullah Hoca o çizgiden ayrıldı, demesi, kendisinin koyduğu kırmızıçizgileri yine bizzat kendisinin aştığı anlamına gelmez mi? Bir ülkede fitne böyle çıkmazsa başka hangi söylemlerle çıkar?
Yalan konusu da ne yazık ki bir mekanizma gibi çalıştırılıyor. Halk bunu sevmez... Büyüklerinin, liderlerinin doğru sözlü olduğunu düşünür. Yalanın kötülüğünü daha ilk okul sıralarında tanımıştık. Bir “Yalancı Çoban” hikâyesi vardı. Öğretmen şarkı biçiminde okuturdu bizlere… Çok severdik... Nostaljik duygularla gelin birlikte bir kez daha ilk okul sıralarına oturalım ve hayal kurarak öğretmen eşliğinde şarkımızı söyleyelim:
YALANCI ÇOBAN
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
Bir küçük çoban varmış, yalancılık yaparmış.
*Yalancı yalancı sana kimse inanmaz. -2 (nakarat)*
Bir gün çıkmış kırlara çiçekli bayırlara,
Yalancıktan bağırmış, köy halkını çağırmış.
*Yalancı yalancı sana kimse inanmaz. -2*
Sopayı alan koşmuş, fakat kurt filan yokmuş,
Herkes kızmış söylenmiş, çoban gülmüş eğlenmiş
*Yalancı yalancı sana kimse inanmaz.-2*
Günler geçmiş aradan, göstermesin yaradan,
Kocaman bir kurt gelmiş, çobanı korku almış.
*Yalancı yalancı sana kimse inanmaz. -2*
Çoban gene bağırmış, köy halkını çağırmış,
Fakat kimse gelmemiş, çobanı kurtlar yemiş
*Yalancı yalancı sana kimse inanmaz.-4*
Bugün, 15 yaşındaki Berkin"in ölümü bahanesiyle ülkenin her bir yanından milyonlar sokaklara dökülüyorsa, Başbakanın artık oturup, “ Benim idaremde bu halk niye bu kadar deli divaneye döndü?” Diye, bir değil bin kez düşünmesi lazımdır. Bu hazin tablo karşısında hiçbir mazeretin geçerliliği olamaz. Bu iş, Yalancı Çoban hikâyesini bile gölgede bırakacak boyutlara ulaştı. Bunu üzülerek ifade ediyorum.
NOT: Milli eğitime bağlı okullarda, 05 Mart’tan itibaren internet yasağı uygulaması başlamış bulunuyor. Bundan böyle idarecilerin sanal dünya ile irtibat kurmaları yasaktır. Yani bizlere tek ses, tek kaynak, tek kanal yetiyor olmalıdır. Ziyanı yok değil mi? Yaşasın İleri Demokrasi!