"Türk demek, dil demektir. “Atatürk
Cumhuriyetimizin 97. yılında bulunuyoruz. Atatürk'ün vefatının üzerinden ise 82 yıl geçmiş. Millet hayatının uzunluğuna nispetle bu zamanlar, dededen toruna miras bırakılan birkaç nesille sınırlı sürelerdir.
Türk milleti, tarihi boyunca hür yaşamış, büyük devletler ve medeniyetler kurmuş yükselişler ve yıkılışlar içinde engin tecrübeler kazanmış dünya kültür ve sanat tarihinde derin izler bırakmış bir millettir.
Milletimizin kendi kendini yönetme tecrübesinin adı olan Cumhuriyet henüz yüz yaşında bile değildir. 2023'ü idrak edecek olan nesiller fani Atatürk'ün temennisiyle "ebediyen payidar olacak" asırlık demokrasimizin her alanda kurumlaştığını, dengelerini oluşturduğunu göreceklerdir. Çünkü tarih, milletimizin her çözülüş ve yıkılış döneminden sonra bir asra yakın zaman içinde yeniden kendine geldiğini, adeta dirilip şahlanarak varlığını ispat ettiğini ortaya koymaktadır. Köktürklerden Selçuklara, Osmanlı ve Cumhuriyet'e doğru gelişmeler bu yöndedir.
Anadolu ve Balkanlar Türkiye'si kadar Kafkaslar ve Ortadoğu coğrafyasında da bulunan son bin yılın tarihi, siyasi, iktisadi, edebi ve kültürel mirasları bizi ilmi sorumluluk içinde çalışmaya, sağlıklı yorumlar yaparak yeni sentezlere ulaşmaya mecbur ediyor.
Cumhuriyet nesillerinin devralarak yarına taşıdığı bütün değerlerimizin ilmi yorumlara tabi tutulması, sübjektif bakış açılarından kurtarılması gerekir.
Üzerinde zaman zaman "acaba?" rüzgarları estirilen konulardan biri de Cumhuriyet'in kültür temellerini oluşturan tarih, dil ve harf alanında yapılan yenilik ve düzenlemelerdir.
Atatürk, inkılap hareketlerini adım adım gerçekleştirmiş ve "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür" ilkesine dayanmıştır. Kültür ona göre "okumak, anlamak, görebilmek, mana çıkarmak, ders almak"; kısacası "zekayı terbiye etmektir."
Terbiyenin temelinde de "milli seciye ve tarihimizle uyumlu bir kültür" olmalıdır. Milli eğitim hareketlerinde esas olan "yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır."
Yeni Harfleri Kabule Doğru, 1928 Mayıs'ında hükümet, TBMM' ye "Beynelmilel Erkam (rakamlar)'ın Kabulü Hakkında Kanun "teklifi sunar ve 1 Haziran 1928'den itibaren milletlerarası rakamlar resmen yürürlüğe girer. Haziran sonunda "Dil Encümeni" kurulur. Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kadri gibi ünlü yazarların da bulunduğu 14 kişilik heyet Ağustos basında 41 sayfalık "Alfabe Raporu" hazırlayarak yeni harflere geçişin fonetik ve ilmi gerekçelerini hazırlarlar.
1928 yılı Ağustos'unun sekizini dokuzuna bağlayan akşam İstanbul Sarayburnu /Gülhane Parkında halkın da bulunduğu bir şenlik sırasında Atatürk ayağa kalkar ve Harf inkılabının başladığını ilan eder:
"Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için Yeni Türk Harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir... Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatandaşlık, milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde seksen, doksanı bilmez, bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değil iftihar etmek ve tarihi iftiharlarla doldurmuş bir millettir... Hataları tashih edeceğiz. Milletimiz, yazısıyla ve kafasıyla bütün alem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir..."
Bu açıklamadan sonra hızlı bir çalışmayla yurdun her köşesinde kurslar açılır, Millet Mektepleri bu işin önderi olur. Kısa zamanda yeni harflerle okuma yazma başlar. Atatürk bizzat öğretim çalışmalarına girer ve kendisinin kara tahta başında alfabe öğreten meşhur resmi "Başöğretmen" olduğunun sembolü sayılır.
1 Kasım 1928'de de Harf inkılabı resmileşir. Verilen kanun teklifi aynı gün kabul edilerek 3 Kasım'da Resmi Gazete'de yayınlanır ve millete ilan edilir.
Bu arada Dil Encümeni, çalışmalarına hız vererek, Muhtasar (kısa) Türkçe Gramer, İmla, Okuma ve Alfabe kitapçıkları ve seçme yazılar hazırlayarak yayınlamıştır.
Cumhuriyet döneminden önceki yıllarda dilimizin sadeleştirilmesi yolunda ciddi gayretler vardır.
Tanzimat yıllarının en önemli çıkışı olan gazetecilik, Şinasi'nin ifadesiyle "... giderek umum halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede bir gazeteyi neşreylemek" aslında yazı dilinde sadeleşmenin habercilerinden biridir.
Gerçi, milletimizin dil şuuru en eski zamanlardan beri vardır. Köktürk kitabelerinde bile Türk çocuklarının yabancı isimler almasının tehlikesinden bahsedilir. Türkçe yaşatılmış, kaybolmamıştır.
İlk Türk dil bilginimiz Kaşgarlı Mahmut, bin yıl önce Türkçenin gücünü zamanın devlet adamlarına ve aydınlarına anlatmış, milletimizin milli" dil duygusunu uyanık tutmuştur.Ali Şir Nevai'den Yunus Emre'ye ve Aşık Paşa'ya kadar Türkçeci anlayış daima uyarıcı ve diriltici olmuştur. Yabancılaşma dönemleri halktan ilgi görmemiş, aydınlar kendi dar alanlarına kapalı kalmışlar, zamanla asıl ana kaynağa, milli dile dönmüşlerdir. Yazı dilimizin 16. asırdan 20. asra kadar giderek artan nispette Arapça ve Farsça'nın boyunduruğuna girmesi, aydınları ve bazı devlet adamlarım tedbir aramaya sevk etmiştir.
Atatürk, milli kültürümüzün tarih ve dil temelleri üzerinde yükseleceğinin şuurundadır. .Ona göre "Türk demek, dil demektir.", "Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir, Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde; ahlakinin, an'anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor."
12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti; Samih Rıfat'ın başkanlığında Ruşen Eşref, Yakup Kadri ve Celal Sahir' in üyelikleriyle Atatürk'ün manevi liderliğinde kurulur.
26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda Birinci Türk Dili Kurultayı toplanır. "Türk dilini incelemek; eski, yeni, yerli yabancı bütün sözlüklerden öz Türkçe kelimeler aramak, filoloji ve lengüistik araştırmaları yapmak" temel hareket noktasıdır. Kurultaya gelen fikir ve ilim adamları burada Türk Dili'nin eskiliğini açıklar ve Türkçenin dünyanın başlıca dillerine kelimeler verdiğine dair bildiriler sunarlar.
Atatürk'ün "dilde sadelik ve millilik anlayışı" zamanla aşırı özleşmeci ve tasfiyeci yönelişler içine girer. Atatürk de Fuat Köseraif'in savunduğu "Türkçeyi bütün yabancı unsurlardan temizleyerek kendine yeter hale gelme görüşü"ne destek verir. Burada ayrıntısına girmemiz gerekmeyen, defalarca yazılmış olan çeşitli tartışmalar olur'.
Dilde tabii yolu savunan Hüseyin Cahit'e karşılık Atatürk ve çevresi "öz ve ileri bir Türkçe davasında son neticeler alınıncaya kadar" çalışılması düşüncesindedirler. Gazi'nin gayesi, dilde "milli bir romantizm" başlatmaktır.
Dil çalışmalarına hız verilir. Halk ağzından derlemeler yapılır. Türk şive ve lehçeleri araştırılır. Batı dilerindeki kavramları anlatacak terim çalışmalarına girilir. Arapça, Farsça asıllı kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması için anketler düzenlenir. Bütün devlet müesseseleri ve okullar seferber olur. Yüz bin civarında fiş hazırlanır. Türkçe olmayan 8 bin kadar kelimeye karşılık olarak 25 bin öz Türkçe kelime teklif edilir. O kadar ileri gidilir ki 1934'teki İkinci Türk Dili Kurultayı özleştirmecilikte en ileri sınırlara dayanılan bir havada cereyan eder. Cemiyetin adı Türk Dili Araştırma Kurumu olur. Atatürk bir konuşmasında şöyle hitap eder: "Avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak, baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar Onlar bu gün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu^"
Bu üslup, Atatürk'ün alışılmış zengin Türkçesine pek benzemeyen zorlama bir ifadedir. Nitekim Falih Rıfkı'ya bir akşam; "Dili bir çıkmaza saplamışızdır.. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır, Ama ben de bu işi başkalarına bırakmam. Dili çıkmazdan biz kurtaracağız" der. Olgunluk budur. Dilin imkanları araştırılmıştır. "Vatandaş Türkçe konuş" kampanyaları açılmıştır. "Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olamaz4" denilmiştir,
1935 sonlarından başlayarak 1936, 1937 yıllarında Güneş-Dil Teorisi ile "Türklerin kültür ve medeniyeti bütün dünyaya yayıldığı" tezinden hareketle aslında Türkçe'de yabancı sayılan kelimelerin bile Türkçe kaynaklı olduğu görüşü önem kazanmıştır.
Teorinin maksadı; aşırı özleştirme ile bin yıllık kazançları tehlikeye giren Türkçenin normal seyri içinde bilim, kültür, sanat ve edebiyat dili olarak gelişmesine fırsat vermektir. Dilde aşırılıklardan geri durulması gerekmektedir.
Bir gün sohbet arasında; "Ketebe, yektübü Arabındır; katip, kitap, mektup Türk'ündür." diyen Atatürk iki konuda düşüncelerini değiştirmemiştir:
"Türkçenin ilim metotlarıyla araştırılması ve terimlerin Türkçeleştirilmesi.'"
Gazi Mustafa Kemal "Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel ve ahenkli dilimizi kullansınlar." derken yine bu idealini dile getirir.
Ve nihayet "Türk dili dünyada en güzel, en zengin, en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve dilini yükseltmek için çalışır. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir."
Atatürk'ün yaşadığı yıllarda Türkçe Sözlük' deki kelime sayısı çok sınırlıydı. Günümüzde TDK'nin hazırladığı Türkçe Sözlükteki kelime sayısı yüz, iki yüz binle ifade edilmektedir ve internet ortamında her yeni Türkçe kavram ve kelimeye açıktır. 350 bin kelimelik Türkçe sözlükler yayınlanmıştır. Türkçenin söz varlığının bir milyonu aşacağı düşünülmektedir.
Atatürk'ün 1930'lardaki özlemi büyük ölçüde gerçekleşme yolundadır:
"Zengin sözlüğümüzün toplandığı gün, milli varlığımız en kuvvetli bir dal kazanacaktır. Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır." deyişi bundandır.
Atatürk, milli tarih ve milli" dil şuuruna, sahip ufuklu bir siyaset ve kültür adamıdır. 1924'ta Fuat Köprülü'ye Türkiyat Enstitüsü'nü kurdururken de 1931'de Türk Tarih Kurumu'nu 1932'de Türk Dil Kurumu'nu açtırırken de 5.9.1938'de yazdırdığı vasiyetindeki İş Bankasındaki hisselerinden bir bölümünü bu iki önemli kuruluşa bırakırken de, ilerde "milli" akademiler" haline gelmesini temenni ederken de bu şuura sahiptir.
Yazımızı dile dair şu değerlendirme ile bitirelim:
Atatürk, dili, milliyetin temel vasfı saymaktadır. Milli hayat dildedir, eğitim, milli dille yapılır. Türkler, Türkçeyi sever ve yükseltmeye çalışır. Türkçe zamanın en ileri bilgi dili olmalıdır, şuurla işlenmeye devam edilmelidir.
"Bunu ortaya çıkaracak olan duygusu derin, yorulmaz Türk gençlerinin çalışmalarıdır."