STEYR´İN YAPTIĞI ÇAĞRIŞIMLAR
Hani bir şiir okursunuz bazen hayalleriniz yeniden canlanır, yeniden doğmuş gibi olursunuz ya. Bahar dallarında patlayan tomurcuklara döner duygularınız.
Hani bazen Hüzzam bir şarkının kasvetli havasından Nihavent ferahlıklara terfi edersiniz ya. Bazen vazonuzdaki bir çiçek efsunlar sizi, gönlünüz bir çiçek bahçesi oluverir birden. Deneyin isterseniz, kadife elbisesini giymiş bir gül koyun vazonuza veya bir demet karanfil.. Şimdi tam zamanıdır, lale de olabilir, ya da kokusu evin açık penceresinden bahçeye taşan bir demet beyaz zambak. Önemli değil, siz en çok hangisini seviyorsanız o çiçeği koyun. Erguvan da olur, küçük bir ıhlamur veya iğde dalı da . Bir çiçek odanın havasını değiştirir, sizi değiştirir, gönlünüze tarifsiz ferahlıklar bahşeder.
Bazen elinizde özenle tuttuğunuz bir gazetenin hiç tanımadığınız yazarı, o yazarın bir makalesi de aynı duyguları yaşatabilir size. Benim yazılarım hem Uzunköprü Y.Adalet, hem de Tekirdağ´da haftalık 59 Haber gazetesinde yayımlanıyor. Gazetenin son sayısında zevkle okuduğum Elif Kurtulmuş´a ait ?Steyr ? başlıklı yazı iki farklı çağrışım uyandırdı bende. Elif hanımın ? Nazım´ın Aşkları ?isimli önceki yazısı da diğerleri gibi güzeldi. Edebi bir sürükleyicilik var, alıp götüren bir üslub. Beğenmek ne kelime, imrenirim bu tür yazılara. Ben arada siyasi yorumlara yer versem de edebi yazıların tadı bir başka oluyor. Aynı gazetede yazan Nurcan Balıbey´in yaşam hikayeleri de öyle. Başladığınızda bırakamıyorsunuz öyle kolayca ve farkında olmadan hikaye kahramanlarından biri olup çıkıyorsunuz.
Sözü yeniden Steyr başlıklı yazıya getirmek istiyorum.
Tanıdık bir traktör markası değil mi bu? Ama aynı zamanda Avusturya´da küçük,şirin bir kasabanın adıymış. Oradaki fabrikada önce küçük, sonra büyük çiftlikler için üretilen traktörlere marka olmuş bu kasabanın adı. Aynı zamanda Elif´in de doğduğu şehir burası. Hem anlattıkları, hem de paylaştığı , şehrin ortasından geçen nehrin üzerinde yer alan Aşıklar Köprüsü fotoğrafı dikkatimi çekti. Üç yıl önce Uzunköprü Türk Ocağı üyeleriyle yaptığımız Avrupa gezisinde Prag´da da neredeyse birebir benzerlik gösteren böyle bir köprüyü birden bastıran ve bizi sırıl sıklam ıslatan bir yağmura rağmen yürüyerek geçmiştik. Orada da köprünün kanatlarına asılmış yüzlerce kilit vardı .
Rehberimizin anlattığına göre; genç aşıklar ömür boyu hiç ayrılmama dileğiyle kilitliyorlarmış onları. Yağmur kilit seremonisine izin vermese de , 10 Euroya aldığımız dandik şemsiyenin altında aynı romantizmi yaşamış, eşimle göz göze o güzelim dileği mırıldanmıştık. Biter mi hiç istekleri insanın. Kim bilir kimler geçti bugüne dek bu dilek köprülerinden ve kim bilir neler için ne niyetler tuttular kapatırken kilitleri. Yaşam bir arzular bulvarı değil mi zaten? Hülyası olmayan bir hayatın ne anlamı olabilir ki?
Adamlar hem nehirleri, hem de köprüleri değerlendirmiş, turizme kazandırıp bir gelir kaynağına dönüştürmüşler. Onlara bakarken içim acıyarak Trakya´nın can damarı Ergene´yi ahlaksız sanayicilerimiz ve sorumsuz politikacılarımız sayesinde nasıl kimyasal zehir akan deşarj kanalına dönüştürdüğümüzü düşündüm. Dünyanın en uzun taş köprüsünü, Uzunköprü´yü nasıl cahilce ve hoyratça tahrip ettiğimizi düşündüm göğsüm daralarak.
Elifçe´ nin makalesini; ?Bir gün doğduğum şehre gezmeye gidecek olursanız Nisan ayında bile ani bir kar yağışıyla karşılaşma ihtimalini aklınızdan çıkarmayınız.? Diye bitirmiş. Nisan ve kar..Düz ovada yaşayanlar için garip gelebilir. Ama rakımı yüksek yerlere baharlar geç gelir zaten. Elif´in bu ikazı 1977 yılının 23 Nisan´ına götürdü beni.
Dumlu´da yedek subay olarak vatani görevimi yapıyorum. O gün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Askeri tören birliğinin komutanı olarak görevlendirilmiştim. Dumlu, Erzurum´a 21km. uzaklıkta, Kargapazarı dağlarının eteğinde kurulmuş küçük bir nahiye. Soğuğu çakı gibi yapıyor insanı, rüzgarı tokat. Dadaşlar alışmış bu iklime. Sabah ince ve ütülü tören elbiselerimizi giymiş, beyaz eldivenlerimizi takmış, gözleri kamaştıran sabah güneşini de görünce bayram sevincini erken yaşamaya başlamıştık. Konuşmalar yapılıyor, ilkokul çocukları şiirlerini okuyordu. Tam geçit başlayacakken üstümüze abanan kocaman kara bulutlar güneşimizi saklamış, neye uğradığımızı şaşırmıştık. Parça parça,lapa lapa bir kar başlamıştı. Ne bando çalabiliyor, ne bizler birbirimizi görebiliyorduk. On dakika içinde her yer bembeyaz olmuş, biz de kardan adamlara dönmüştük. O günü hiç unutmuyorum. Demek ki bizim Steyr´ımız da Erzurum´muş.
O tipiye rağmen ne halk, ne de çocuklar alanı terketmemiş, ulusal egemenlik coşkusunu yaşamaya, Atatürk´e minnet duygularını ve şükranlarını dile getirmeye devam etmişti. Şair;? Güneşli günler göreceğiz çocuklar.?diyor ya mısralarında. Mevsimler değişti. Şimdi güneşli günlerde kutluyoruz bayramları. Ama üzülerek söylemeliyim ki o coşku yok sanki bugünün çocuklarında. Ne dersiniz, yoksa ben mi çok karamsarım? Çocuklarımızı Atatürk güneşinden mahrum bırakanlara sitem doluyum.
Elif iyi ki yazmışsın o yazıyı,sana da bir teşekkür borçluyum. Ahmet Acaroğlu