ŞEHİRLİ GELİN

Gülhan, kocasıyla gittiği hastaneden döner dönmez kendini demir başlıklı karyolanın üstüne saldı. Ruhu daraldı. Başörtüsünü çıkarıp karyolanın üzerine attı. Yerde dizlerini dirseklerine dayadı. İleri geri sallanmaya başladı. İçi kabardıkça kabardı dokunsalar ağlayacaktı. Kalktı oturduğu yerden, derin bir iç geçirdi. Hastaneye gittiğinde aldığı haber, bütün duygularını allak bullak etti. Yaşadığı bu rutubet kokulu, iki göz dairede, belirsizlik içinde pencereye ilerledi. Elini uzatmak istedi, güneşin renklerini soldurduğu basma perdeye. Sonra, camın önündeki sedirde oturmuş sigarasını içen kocasına baktı. Huzursuzdu, durdu? Gözleri kendine hoşluk aradı. Dürbün camına yerleştirircesine hiç açılmayan perdenin, yırtılmış deliklerine odaklandı. Sokaktan gelen sesleri dinledi önce, insanlar geldi, insanlar gitti? Kimi neşeli, mutlu? Kimi dertli? Kimi öfkeli? Karı koca olduğunu düşündüğü bir çift takıldı gözüne! Kadın kuaförden yeni çıkmış belli, girmiş kocasının koluna cilveli cilveli. Gözlerinin içine bakıp bakıp muhabbetle, gittikleri o yere, götürüyordu mutluluğunu da beraberinde. Gülhan çocukken babasını kaybetmişti. Köyün değirmeninde çalışan adamcağız, bir kış günü bozulan değirmeni, onarmak için daldığı, buz gibi suda uzun süre kaldı. Karısı ona kırk gece,  süte katılmış taze yumurta sarısı içirdiyse de fayda etmedi fakirceğize. Öldü bir gece. Annesi dört kardeşiyle dul kaldı. Geçimlerini nasıl sağlayacaktı? Çocuklarından birini evlatlık verdi komşu köye. Gülhan ilkokulu bitirdi. Eli iş tutar oldu. Aldıp eline çapayı her sabah annesiyle gündelikçi diğer kadınlarla tarlanın yolunu tuttu. On altısına geldiğinde uzun boylu, narin yapılı, bal rengi saçlarıyla badem gözlü bir genç kız oldu. Annesinin komşusuna: ?İyi bir kısmeti çıksa da evlense, gün yüzü görmedi yavrucuğum,? dediği günü hatırladı. Pencerenin önündeki sedirde kocasının yanına oturdu. Zihninin gerisinde o günlerin anısını toparladı. Evlilik hayali kurulduğu günü hatırladı. Tarlada çalıştıkları günlerden birinde Zehrana (adı buydu, nüfus memuru Zehra yazacağı yerde yanlışlıkla böyle mi yazmıştı bilinmez ama): ?Aşağı Yulaflı´ dan İstanbullu Orhan Ağayı bilirsiniz hani karısı genç yaşında ardında bir erkek çocuk bırakarak ince hastalıktan ölmüştü. Bildiniz değil mi? Dedi. Kadınların tamamı, uzun tahta saplı çapalarına ellerini üst üste koyup çenelerini bıraktı, gözlerini kulaklarını açarak. ? Heee bildik bildik,?dediler hep bir ağızdan. Sonra, içlerinden biri: ? Sen söyle hele ne olmuş Orhan Ağa´ ya?? ? Orhan Ağa, bundan bir yıl önce genç bir kızla evlendi. Kız güzel alımlı, oğlu da askerliğini bitirdi geldi. Adam karısını kıskanır oldu, oğlundan. ?E iki genç insan, ateşle barut bir arada durur mu?? diye düşünmüş. Köye geldi geçende, oğlumu evlendireceğim bana eli yüzü düzgün İstanbul´la gelin olacak nitelikte bir kız bulun, gidip isteyim oğlumla evlendireyim ?dedi. Gülhan, tüm duyularıyla dikkat kesildi,?Tamam işte, belki de o kız benim, beni söylerler, evlenirim,? diye kafasından geçirdi. Yaşadığı bugüne getiren zincirin halkaları, gözünün önünden geçti tek tek birbirine ilişerek. Tarlada kadınlardan biri merakla sordu, ?Ne iş yaparmış oğlu? Dün akşamüzeri piyasa yaparken gördüm onu,  pazarın oradaki parkın kaldırımında. Üzerinde beyaz gömleği, jilet gibi ütülü pantolonuyla elleri cebinde, kaldırım mühendisi gibi dolanmakta,? demesiyle bütün kadınlar güldü. Ertesi gün yağmur yağdığından tarlaya gidilmedi. Gülhan, köydeki parka gitti. Orhan Ağa´ nın oğluyla karşılaştı. Tam da Zehrana´ nın anlattığı gibi beyaz gömlek, jilet pantolon, burnunun ucuna ilişik kibirle duran işte o! Gülhan, yanından geçerken gözünün içine bakıp gülümsedi. Selamını alsın istedi, İstanbullu genç adam. Köy meydanındaki düğüne gittiği o akşam yakası işlemeli olan kırmızı en güzel elbisesini giydi. Aşağı Yulaflı´ dan gelen misafirler de vardı düğünde, Orhan ağayı oğlu da içlerinde. Göz süzdü Gülhan yanından geçerken yine. Bu kez karşılık verdi İstanbullu, gülümsedi ince ince. ?Tamam bu iş? diye, içinden geçirince, karşısında Orhan ağayı gördü sevinçle. Yanında duran Zehrana Gülhan´ı gösterdi. Adam, onaylar gibi başını salladı. Düğünden, eve gelince uyuyamadı kurduğu hayallerden. Ne güzel hayallerdi? Hep duyardı ya, Doğu ile Batıyı birleştiren, insana her alanda türlü özgürlükler sunan, bir örneği daha bulunmayan İstanbul´ da, apartmanda yaşayacaktı. Kim bilir? Belki, şehirde iş hayatına bile başlayacaktı, giyim tarzına göre çevresinde saygınlık kazanacaktı. Ayağına kundura, koluna çanta takacaktı üzerine etek ceketten oluşan iki parçalı şık döpiyesler giyecekti. Sık sık hobisiymiş gibi alış verişe gidecekti, köydeki kadınlar arasında saçlarına yaptığı değişiklerle anılacaktı, güzelliği ile hep ön planda olacaktı. Şoförlüğü bile olacak, biriktirdikleri parayla araba alacaktı. Zehrana sabah evlerine geldi. Annesine: ?Orhan Ağa kızını istemeye gelecek, oğlu da görmüş beğenmiş. Ne dersin gelsinler mi?? dediğini duyunca, garcccc diye inleyen kapıyı açıp fırladı Gülhan, yattığı odadan. Annesine baktı kocaman gözlerle ışıldayan. Annesi: ? E peki gelsinler bakalım, konuşalım,?dedi. İsteme, nişan, ardından düğün olupbitti. Hiç görmediği İstanbul´a gelin geldi. Elinde çıkını içinde bir iki elbise, pijama, birkaç iç çamaşırı. Yüksek bir apartmanın kapısından girip merdivenlerinden aşağıya indi. ?İşte burada oturacaksınız, bize çok uzak değil iki sokak ötede,? dedi kayınpederi, yanında İstanbullu yakışıklı kocası, şaşırdı kaldı.  Burası nasıl İstanbul´du, bu ev hiç de apartman dairesine benzemiyordu, duvarları yeni badanalı, ıslak ıslak kokusu karışmış rutubetin yeşiline sarı boyalı.  Yarı aydınlık üç duvarı, arkası toprak yığılı. Sokağa bakan perdesi kapalı pencereye yürüdüğü o ilk anı hatırladı. Kocası: ?Hayır! Perdeyi açma, ışık vuruyor herkes içeri bakar sonra, karşı komşunun perdesi hep açık. Olmaz öyle şey ben istemem evimin mahremidir, bakmasın kimse,? Gülhan boynunu eğdi, ?Peki ?dedi. Şu an olduğu gibi oturdu camın önünde duran sedire. Odaya şöyle bir göz gezdirdi. Bir duvarına yapışık demir başlıklı karyola, üzerinde yeşil tavus kuşu desenli beyaz bir pike. Diğer duvara yaslanmış üzeri naylon örtülü bir masa, üzerinde cam sürahi ile bardağı, iki yanında birer tahta sandalye. Mutfağa geçti, betonu kararmış nem kokulu bir tezgâh, yanında tahta rafları üzeri kap kacak dolu. Duvarın yanında dayalı duran bir sofra, yanında bir tabure, yere serili yarı naylon iple dokunmuş kilim. Bütün hayalleri koca bir bulut olup gitti. Beş yılda değişen sadece perdelerin solmuş rengiydi. Çekilir gibi değildi, İşsiz haylaz, hangi parayla aldığı belli olmayan şık giysili kıskanç bir koca, kahvehane köşelerinde harcadığı zamanların dışında ayda yılda bir çay içmeye götürürdü deniz kıyısına. İşte bu kadardı İstanbul. Haftada iki gün kayınpederi, uğrar mutfağa erzak bırakırdı biraz da para. Şimdi ne yapacaktı? Günlerdir midesi bulanıyor, içi dışına çıkıyordu ya, İstanbullu koca, ? Hadi doktora gidelim, ilaçlarını al da kurtulayım bu hallerinden.? Demeyi akıl edip de götürdü doktora. Doktor muayene etti kan aldı. ?Biraz bekleyin,?dedi.  Sonra yine yanına çağırdı: ?Gözünüz aydın bir bebeğiniz olacak,?dedi. Ve devam etti, beslenmene, uykuna dikkat edeceksin. Arada bir hastaneye kontrole geleceksin,? Kocası için bu sözlerin hiç bir şey ifade etmediğini gördü. Bu hissizliği belki de düşünmek istemediği olumsuz bir şeylerin habercisiydi. Sessizlik içinde eve geldiklerinde oturdukları sedirde kocasının yüzüne baktı, dudağının kenarında emanet duran bir gülümseme, gözlerinde bir kaygı Gülhan, bunu heyecandan saydı. Koca birden bakışında yarı öfke, oturduğu sedirden kalktı.?Bana bak eğer kız çocuk doğuracaksan, sakın ha! o hastaneden bu eve gelme,? dedi. ?Ben erkek adamım, benim erkek çocuğum olmalı,? diye devam etti. Sonra, gömleğini değiştirdi, çarpıp kapıyı gitti. Gülhan´ın içinde umudu sahipsiz kaldı öylece.                                                              Nurcan BALIBEY /  11.05.2018