Mevsim sonbahar yine. Her mevsimin bambaşka özellikleri, çok farklı güzellikleri vardır şüphesiz. İlkbahar için aşkın mevsimi derler.

Yeni umutların hikayelerini taşır genç gönüllere. Varoluşun rengarenk müjdesi, yeşilin coşkusuyla yeniler yorgun ruhları. Hüzün mevsimidir sonbahar. Sararan yaprakları dalından koparan rüzgar, bizim de içimizi üşütmeye başlar yavaş yavaş. Göçmen kuşlar birer birer bırakıp giderler bizi uzak diyarlara. Sonbahar veda vaktidir tabiatın. Ve bütün vedalar can acıtıcı, gönül dağlayıcıdır, kavuşmalara inat. Giderken size bekleme heyecanı veren vedalarda bile gözleriniz bulutlanır, kirpikleriniz teslim olur yağan yağmura. Gidenler gider, siz yalnız kalırsınız o tren istasyonunda. Vapurlar köpürtürken dalgaları, siz garipliği yaşarsınız, kimsesiz kalırsınız o limanda. Ama yine de şanslısınızdır geri dönecekleri için, umudunuz vardır beklerken. Ya meçhule giden bir geminin ardından bakıyorsanız çaresizce? Ben annemi de, babamı da bu mevsimde kaybettiğim için midir, yoksa artık kendi hayatımızın son dönemeçlerinde savrulmaya başladığımız için midir bilemiyorum, pek aşina değilim teşrinlere. Hele Kasım ayı geldiğinde bir başka hasretle kabarır duygularım. Çocukluk yaşlarımdan beri böyledir bu. Kasım'lı günler en sevdiğimizi bizden alıp götüren ve bir daha geri getirmeyen günler olarak yerleşmiş hafızama. Ölüm Allah'ın emri, kimin itirazı olabilir ki? O değil tabi söylemeye çalıştığım, giden ATATÜRK olunca. Çocukken bile bilirdim ki; O olmasaydı esirdik biz bugün. O olmasaydı, göçmen kuşların kaderini yaşardık biz. O olmasaydı , gölgesinde dinleneceğimiz, adına şiirler yazıp, hürriyet türküleri söyleyeceğimiz bayrağımız olmazdı bizim. O olmasaydı, böyle başımız dik gezemez, ırkımızın gurunu yaşayamaz, şan, şeref ve onurdan nasipsiz bir hayatın sefilleri olurduk biz. Babam Silistre göçmeniydi. Belki aynı Balkan coğrafyasının mağdurları olduğu için, belki de onun sayesinde 1938'de Anadolu'ya gelerek canlarını kurtardıkları için gönülden bağlıydılar Atatürk'e. Babam tarihe çok meraklıydı.Gözümde Balkan bozgunlarının canlı tanığı gibiydi. Ben Gazi'yi ilk defa babamdan dinlediğim zaman, o benim rüyalarımın kahramanı olmuştu. Ama itiraf etmeliyim ki; asıl bilinçli sevdam okul süreçlerinde gelişti. Biliyor musunuz, benim Atatürk'e hakaret eden, onu küçümseyen, Milli Mücadeleyi yok sayacak kadar alçaklaşan hiçbir öğretmenim olmadı. İlkokuldaki Doğay, Gülseren, Gökalp öğretmenlerimden başlayarak, ortaokul ve lisedeki öğretmenlerim Atatürk ülküsünün meşaleleriydi. Bu nedenle kendimi çok şanslı sayıyorum. Unutmadan not etmeliyim; zaten ben Atatürk mahallesinde doğmuş, Atatürk İlkokulu'nda okumuştum. Bugün yine 10 Kasım. Mevsim sonbahar. O'nu seven gönüller hasretiyle tarumar.Yıllar önce ,öğretmenliğimin en deli, en genç ve en idealist yıllarında Atatürk'ümüzü anma programında sahnedeydim. Protokol yerini almış, salon değişik okullardan gelen öğrenci ve öğretmenlerle dolmuştu. Kasım ayı gelince, dedim ya bir hüzün çökerdi içime, ta çocukluk günlerimden beri. Bilirdim ki;Atatürk o ay içinde ayrılmıştı aramızdan, talih bir 10 Kasım sabahı öksüz bırakmıştı bizi. Milyonlar o gün nasıl hıçkıra hıçkıra ağlamışsa arkasından, biz de öyle işte tutamıyorduk kendimizi. Çünkü 10 Kasım Atatürk'ü Anma Törenleri için seçilen metinler genellikle ağıt içerikli oluyor, matem atmosferinde duygusal sağanaklara yakalanmanız kaçınılmaz oluyordu. Belki ilçede ilk defa bir öğretmen farklı bir şey söylüyordu. Metnin bir yerinde;" Değerli protokol üyeleri, sevgili öğrenciler,10 Kasımlar Atatürk için ağlama günü değil, onun fikirlerini öğrenme, düşüncelerini anlama günü olmalıdır. Öleni geri getirmek mümkün değil, ama Atatürk ülküsünü ve düşüncelerini bayraklaştırarak,kurduğu bu devleti sonsuza kadar yaşatmak hepimizin milli yemini olmalıdır." Sesim titrese de, üç kere yutkunsam, kirpiklerim ıslansa da, ilk defa ağlamadan kürsüden inmeyi başarmıştım. Doğruydu; Ata'nın sarışın saçları da, mavi gözleri de çok güzeldi. Çocukken karga kovaladığı da bilinmeliydi. Ama fikirleri öğretilmez, ülküleri benimsetilmezse emperyalizmin bizi yeniden ateşle imtihana zorlayacağı da unutulmamalıydı. Dostlar galiba bu en önemli görevi ihmal etti hep bizi yönetenler. Herkes kendine göre bir Atatürk anlatmaya başladı sonraki yıllarda. Herkesin Atatürk'ü farklıydı. Hatta bazen Atatürk Atatürk'e karşıydı. Attila İlhan bile "Hangi ATATÜRK?" kitabını yazmak zorunda kalmıştı. Bunları niye yazdığımı çözebildiniz mi? Bugün dindar ve kindar bir nesilden bahsedenlerin akıl hocaları, açıkça değerlerimize saldırıyor, milli kahramanlarımıza hakaret ediyor, bize hür bir vatan ve onun üzerinde özgürce dalgalanan bir bayrak armağan eden aziz Atatürk'e kin ve nefretlerini kusuyor. Fesli Kadir denilen terbiyesiz adam daha da ileri giderek, "Keşke Milli Mücadelede Yunan galip gelseydi." diyebiliyor. Dünyanın en temiz ve en doğru Müslümanlığının yaşandığı bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı,10 Kasım günü gazetelere, hastanede ziyaretine gittiği bu alçakla fotoğrafını servis edebiliyor. Bunların tesadüfen olduğunu mu zannediyorsunuz? Siyaset dünyasından, akademik çevrelerden, tarikat ve cemaat şarlatanlarından size daha bir sürü nankör sayabilirim. Kimi Marksist solcular gardırop devrimcisi diye suçladılar O'nu, kimi sağcılar, İngiliz muhipleri, Arap sevicileri ve sözüm ona şeriatçı geçinenler tekfir ettiler rakı içiyor, laikliği savunuyor diye. Ümmetçiliğin yerine milleti, imparatorluğun yerine Cumhuriyeti inşa ediyor, Türklüğü savunuyor diye. Harf devriminden dolayı din düşmanı ilan ettiler inanç abidesi büyük Gazi'yi. Yahu Ebu Cehil de aynı harfleri kullanmıyor muydu diyorum, adam Atatürk İslam harflerini yasakladı diyor. Adam imam olduğu halde alkol alıyor, ama sarhoş diyerek Atatürk'e hakaret eden şeyhine, vekil abisine alkış tutuyor. Ulan sizin gibi münafıkların sevgisine ihtiyacı yok zaten büyük Önder'in, yeter ki bu milletin gözünün içine baka baka edepsizlik etmeyin. Fesli Kadir gibi, gidin kenefinizde pisliğinizin üzerinde oturun isterseniz o saatte. Her 10 Kasım'da Anıtkabir'e koşan milyonların sabrını zorlayıp, öfkesini de daha fazla köpürtmeyin. Bu milletin kurucu değerlerine hakaret etmeyin. Yeter artık. Yarınlarda sizi kimse hatırlamayacak, ama milyonlar Ata'sına koşmaya, Anıtkabir'i göz yaşlarıyla yıkamaya, güllerle donatmaya devam edecekler. O, bitmeyen bir sevdadır çünkü bizim için. Sana minnettarız aziz Ata'm ve emanetinin bekçisiyiz. Kabrinde rahat uyu. Ahmet ACAROĞLU