Yaz bitti, mevsim artık sonbahar. Sabahın erken saatlerinde tarihi köprümüze baktım balkonun açık penceresinden.

Sabahın sisi beyaz bir tül gibi dökülmüştü ovanın üstüne. Hep dağların başını mekan tutmaz ya bulutlar, bazen de uzak yoldan gelen göçmen kuşlar gibi ovalara inerler, nehir kenarlarında dinlenirler. Nasıl da büyüleyici bir güzellikti gördüğüm. Sis denizinde canlandı çocuk düşlerim. Babam yaz tatillerinde bizi gezilere götürürdü. Çocukluk yıllarımda teleferikle çıktığımız Uludağ'da birden o pamuk yığınlarının içinde kalınca hem şaşırmış, hem de ürpermiştim. Ergene ovasının sis altındaki manzarası beni o günlere götürür hep. Sonraki yıllarda Ağrı dağının dumanlı başını da çok yakından seyrettim, askerlik günlerimde Palandöken'in, Türkeş'li yıllarda Erciyesin başındaki salkım salkım bulutlarla da tanıştım. Ama Biga Lisesi'nde öğrencilerimle, sonraki yıllarda eşim ve çocuklarımla defalarca gittiğim Uludağ'ın hatıralarımdaki yeri bambaşkadır. Bütün dağlara, bütün bulutlara GÜNAYDIN. Dostlar günaydın, mevsim artık sonbahar. " Kalmadı tesellisi ne baharın, ne yazın." Hüzün mevsimi de diyorlar ya . Bir bir dökülüyor sarı yapraklar yorgun dallardan. Rüzgarlar daha bir hırçın, fırtınalar daha bir tantanalı. Bahçemdeki rengarenk güller dirense de zamana, verandanın etrafındaki oya çiçekleri eski neşesinde değil epeydir. Göçmen kuşların telaşı sebepsiz değil elbette. Günleri kuşatıyor karanlık geceler. Ne çabuk akşam oluyor artık. O şarkı devam ediyor; "Kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın." Aslında sonbahara, ressamların mevsimi desek daha güzel olacak. Yapraklar, nadide çiçekler, deli rüzgarlar, güzel kuşlar, dokunaklı şarkılar, kırık sazlar size de GÜNAYDIN. Candan aziz, cana minnet bildiğim değerli okurlarım. Bazılarınızla kadim dostuz, bazılarınızla bu köşe yazılarının ruh ve gönül ikliminde tanış olduk. Ama ben yazarken, siz okurken aslında değer veriyoruz birbirimize. Okur yazar ilişkisi böyle bir ruhsal bütünleşme. Görüşlerimiz farklı da olsa düşünsel bir iletişim bu. Herhalde iki aydır yazmadım. Bu kadar uzun süre ayrı kalacağımızı doğrusu düşünmemiştim. Enez'in güzel havası, denizin insanı mest eden manzarasına bir de internet mahrumiyeti eklenince rehavet kaçınılmaz oluyor. Ara verince de yeniden başlamak, ritm tutmak gerçekten kolay olmuyor. Aslında yazacak o kadar çok konu var ki! Yazıya da, kelama da, düşüncelere görüşlere de, tanıdığım tanıyamadığım okurlarım sizlere de GÜNAYDIN. Sana gelince ey Diyanet İşleri Başkanı! Günaydın demeyi, cahiliye dönemine ait bir alışkanlık olarak açıklamışsın. Profesör olmuşsun ama Müslüman olmakla Arap olmanın aynı şeyler olmadığını öğrenememişsin. Arap Arapça konuşur, İran'lı Farsça, İngiliz İngilizce, ve dahi Türk TÜRKÇE konuşur. İsteyen istediği sayıda yabancı dili de öğrenir. Sen istediğin dil ve kelime ile selamlaşabilirsin senin zihniyetinde olanlarla, karışmam. Ama ben Türküm çok şükür, burası da TÜRKİYE. Bugünlerde her konuda fetva veriyorsun da, benim dilime karışma. Ben işareti Ali Şir Nevayi'den, Kaşgarlı Mahmut'tan, Mehmet Emin Yurdakul'dan, Ziya Gökalp'ten, Ömer Seyfettin'den, Mustafa Kemal ATATÜK'ten almışım. Bazen GÜNAYDIN derim, bazen SABAH ŞERİFLERİN HAYIRLI OLSUN . İstersem MERHABA der, istersem SELAMÜNALEYKÜM derim. Sen kimsin be! Ben seni dinen bile referans almazken, sen bir de benim dilime müdahale ediyorsun. O yüce makamda oturanların görevi toplumu ayrıştırmak değil birleştirmek olmalıdır. "Arapça isteyen Urban'a gitsin Acemce isteyen İran'a gitsin Frenkçe isteyen Frengistan'a gitsin Ki biz Türk'üz, bize TÜRKÇE gerek Bunu anlamayan ahmak demektir." diyen Kemal Paşazade Sait'e selam olsun. "Bundan böyle Divan'da, barigahta(camide) çarşıda ve pazarda TÜRKÇE'den başka dil kullanılmayacaktır." diyen Karamanoğlu Mehmet Bey'e selam olsun. Dünyanın neresinde bir TÜRK varsa, sesim soluğum nereye kadar ulaşıyorsa GÜNÜNÜZ AYDINLIK OLSUN asil milletim, GÜNAYDIN DOSTLAR. Ahmet Acaroğlu