GERÇEK EKMEĞİN PEŞİNDE

     Her yıl 16 Ekim Dünya ekmek günü olarak kutlanıyor. Ekmek dünya üzerinde yaşayan herkes için çok önemli bir gıda. Vazgeçemediğimiz ekmeğin temel girdisi olan buğday sadece bizler için değil tüm dünya nüfusu için önemli. İç Anadolu bölgesini tanımlayan ?buğday ambarı?  nitelemesini ilkokulda öğrenmeyenimiz yoktur.  Anadolu toprakları    halen 23 yabani buğday türüne  ve 400´den fazla  kültüre alınmış buğday çeşidine sahip olmasının yanında, buğdayın ıslahı ile ilgili bulunmaz bir genetik zenginliğine sahip ve aynı zamanda  buğdayın evcilleştirilip dünyaya yayıldığı coğrafya?      Tarihte ekmek üretimiyle ün kazanmış Roma medeniyetini barındıran batıda,  ekmek zamanla önemini yitirmiş olsa da ekmeğin en çok sevildiği ve tüketildiği ülkemizde  ekmek nimettir. Hayatın gayesine de   biz ?ekmek parası? deriz  Yere düştüğünde  üstüne basmaz  alıp öper, anlımıza götürürüz. Annelerimizden dinlediğimiz, buğday hasadından sonra ilk yapılan ekmeğin kokusunun unutulmazlığını, büyüklerinden duymamış  yada bizzat yaşamamış olan azdır.  Bu kadar çok sevdiğimiz tükettiğimiz ekmeği  aslında çok sevmemişiz ki   endüstriyel üretime geçişle birlikte  unutmuş ve o gerçek ekmekten vazgeçmişiz. Bu topraklara ait  ekmek çeşitlerini ve tariflerini yazarak gelecek kuşaklara aktarmamışız.  Buğdayın anavatanında   buğdayı,  unu, mayayı,  fırıncıyı ve ekmeği  unutmuşuz.  Oysa  bir buğday imparatorluğu olan  Romanın   üzerinde oturan İtalya,  geçmişten günümüze sahip olduğu ekmek çeşitlerini,  yerel ekmeklerin  hammaddesinden, pişirilmesine kadar  yapım reçetelerini  sertifikalandırarak  koruma altına almış, Roma´da açılan  ilk fast-food dükkanına tepki olarak  kurulan  slow-food  örgütü tarafından da yayınlanmış, kamuoyuyla paylaşılmıştır.     Bu gün dünya nüfusunun  yaklaşık %12 si açlığın pençesinde kıvranırken  ülkemizde, yılda üretilen yaklaşık 20 milyon ton  buğdayın 14 milyon tonu fırıncılık sektörü tarafından kullanılırken, üretilen  ekmeğin % 10 u çöpe gidiyor.  Hammadde açısından bir sıkıntımız olmadığından bu israfa devam ediyoruz. Oysa  kaynaklarımızı zayi etmeden  endüstriyel yada küçük  ölçekli  fırınlarda  en sağlıklı  gerçek ekmeği elde etmek zorundayız. Dünya nüfusunun hızlı artması kaynakların sınırlı olması  gıda konusundaki çalışmaları daha çok  genetiği değiştirilmiş  organizmalar,  çeşitli  kimyasal katkılar, yapay besinler yönüne doğru itmekte  bu alanlarda yapılan ar-ge çalışmaları büyük bütçelerle  desteklenmektedir. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan yöntemlerle üretilen gıdaların insan sağlığı ve nesli üzerindeki etkilerinin ne olacağı henüz bilinmemektedir. Bu konularda yapılan araştırmaların kamuoyundan gizlendiği aşikârdır.  Oysa İnsanlığın binlerce yıllık tecrübelerinden kadim bilgilerinden günümüze ulaşmış gerçek gıdalarla ilgili araştırmalar ise ilgi görmemekte desteklenmemektedir.      Ekmek ve unlu mamuller çağımızın en önemli sağlık sorunu haline gelen  obezite ve şeker, çölyak ve gıda alerjilerinin  sebebi olarak gösterilmekte ve  çözümü  ekmeğin tüketilmemesi olarak  sunulmaktadır. Oysa dünyada yüzyıllardır en fazla tüketilen tahıl buğday ve pirinçtir. Asırlardır  lapa ve ekmekle beslenen insanlık için,   bu sağlık sorunlarının   son yarım yüzyıldır ortaya çıkması, suçlunun  gerçek ekmek değil, ekmekmiş gibi görünen aslında,  barındırdığı kimyasal katkılarla ki içinde, buğdayın nişastası, glüteni, bir kimyasal olan fırıncı mayasını,  beyazlatıcı ve koruyucular ile  farklı bir  ürüne dönüşen ekmek olduğu sonucuna varmak yanlış olmayabilir. Beslenmesinin ana gıdası olan  gerçek ekmeği  bolca tüketen  insanımız, bu hastalıklardan  mustarip değilken,   ekmek ne zaman bu sıkıntıların sebebi haline gelmiştir. Bunu iyi incelemek ve anlamak zorundayız.      Geçmişten günümüze  ekmeğin hikayesine baktığımızda  her şeyin  önce buğdayla başladığını görüyoruz. Günümüzün modern ekmeklik buğday çeşitleri yaygınlaşmadan önce Anadolu´da Siyez ve  Gernik gibi buğdayın ilkel kültür formlarının tarımı yapılıyordu.  Ancak yerel buğday çeşitlerinin ekim alanları, özellikle ?Yeşil Devrim´den  sonra büyük bir hızla azaldı ve ortadan kaybolmaya başladı. Yeşil Devrim diye adlandırılan gelişme, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, pestisit, herbisit, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojilerin tarımda kullanılmasını  anlamındadır. Kullanılan tohumlara ?mucize tohumlar? adı verilmiştir. İkinci Dünya savaşı sonrası, Dr. Norman Borlaug ve Rockefeller Vakfı´nın katkılarıyla, yüksek verimli buğday çeşitlerine modern yetiştirme teknikleri uygulanarak küresel buğday üretimi ikiye katlanır. Bu sonuç Dr. Borlaug´a 1970 Nobel Barış Ödülü´nü kazandırır. Başağın verimini arttırmak ve sapını kalınlaştırmak için yapılan müdahalelerle bugün dünyaya yayılan bir ekmeklik buğday tohumu ortaya çıktı. Bu gün ülkemizde de  yaygın olarak ekilen buğday çeşidi budur. En önemli özelliği verimin yüksek olması olan bu tohumla  o yıllarda buğday üretimi iki katına çıkmıştır. Yeşil devrimi olumlu ve olumsuz yönleriyle tartışmayarak,  gelinen  noktadan  insan gözüyle baktığımızda, kimileri açlıkla mücadelede  önemli bir kazanım olarak  kabul ederken; kimileri de   en önemli gıda maddesinin  insan için zehire dönüşmesi olarak ta bakabilir.   Bu buğday üzerinde yapılan işlem, ortada GDO diye bir kavram  bilinmezken yapılmıştır.  Modern buğdayın geliştirilmesi esnasında ne yapıldıysa yapılsın, sonuçta elde edilen modern buğday insan sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturmakta ve hastalıklara yol açmaktadır.     Gerçek ekmeğe ulaşmada yolumuza unla devam ediyoruz. Bir buğday tanesi, ortasında embriyo kısmı%2,5 rüşeym, %12-14 kepek, %85 nişasta- protein ki glüten %9-14 den oluşur.   Önceleri  rüzgarla suyla çalışan un değirmenlerin de   tohumu ısıtmadan  rüşeym ve kepek  buğdaydan ayrılmadan  öğütülüyordu. Ekmeğin hikâyesindeki  en önemli değişikliklerden biride öğütme sistemlerindeki değişiklikle elektrikle  çalışan değirmenlerin kurulması ve   buğdayın öğütülürken rüşeym ve kepeğinden arındırılması ile nişasta ve glütenden oluşan rafine beyaz unun  ortaya çıkmasıdır. Tam tane ekmeğinin  besin değer, açısından  daha değerli olduğu  bilimsel olarak kanıtlanmasına rağmen  insanlarımız  rafine beyaz undan yapılan beyaz ekmeği tercih etmeye devam etmektedirler.      Ekmeğin yapımında  bir diğer önemli adım   mayalama, probiyotik hale getirme  ya da fermente etmedir. Hamurun, dost bakteriler tarafından  ön parçalanmaya uğratılıp vitamin, mineral ve lezzet gibi  içerikleri ortaya çıkarılarak, metabolizmamız tarafından doğrudan kullanılabilir hale getirilmesidir. Buğdayın içeriğinin korunduğu şekilde öğütülerek  yani tam buğday unu haline getirilerek ve katkı maddeleri ilave edilmeden  ekşi maya ile  elde edilen  gerçek ekmek  probiyotık  gıdalardan biri olarak  rahatlıkla tüketilebilir. Oysa buğdayın  beyaz un hali besleyici olabilir ama probiyotik değildir. Sindirim sistemini zorlar.  Fermantasyon sadece  ekşi hamur metoduyla yapılırken  Pastör´ün tek hücrelileri  keşfetmesinden kısa bir süre sonra  ilk maya fabrikası açılır.  Artık fırıncı mayası  kullanılacaktır.  Ekşi mayada saatler süren mayalanma  fırıncı mayasıyla  çok kısalmıştır.Ama ekşi mayanın sağladığı faydalar ortadan kalkar.      Besleyici, sağlıklı ve lezzetli bir ekmek için, un, maya, tuz ve  temiz suyu bir araya getirmek  yeterlidir. Her şeyin çok hızlandığı hiçbir şeye hatta düşünmeye bile vakit bulamadığımız günümüz dünyasında  bahsettiklerim  nostaljik gelebilir. Bende  aynı düşünceleri  paylaşan biri olarak, gerçek ekmeğin yararlarını  duyduğumda  bütün insanlar için  bu konuyu  düşünmeye ve mücadele etmeye  değer  buldum.  Çünkü  gerçek ekmek içindeki   kepek, içeriğinde yüksek miktarda bulunan B1 ve B vitamini sayesinde vücudun ve beynin enerji üretimini artırır. E vitamini, çinko ve B3 vitamini açısından zengin olduğu için katarakt ve ana görme noktası olan makula dejenerasyonu riskini azaltır. Buğday, selenyum açısından zengin olduğundan cildi besler ve zararlı güneş ışınlarına karşı korur. Cilt yaralarıyla ve lekeleriyle mücadele edenler için harika bir doğal ilaç görevi gören buğday, içerisinde bulunan yüksek lif miktarı sayesinde cildin akne, sivilce ve toksinlerle mücadelesine yardımcı olur. Araştırmalar, devamlı buğday tüketen insanların bağışıklık sistemindeki savaşçı hücreler olan NK hücrelerinin aktivitesini artırdığını gözlemliyor.  Buğday, 300´den fazla enzim barındıran magnezyum bakımından da zengindir. Bu enzimler, vücudun insülin ve glikoz salınımının fonksiyonel olarak kullanılmasında yer alır. Dolayısıyla düzenli olarak buğday tüketmek kan şekeri kontrolü sağlar. Aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanlığı´na bağlı olan FDA, %51 oranında buğday içeren gıdaların kolesterol ve doymuş yağ oranının düşük olduğunu, bunun da koroner rahatsızlıklardaki ve bazı kanser hastalıklarındaki riski azalttığını söylüyor.(Kaynak https://www.uplifers.com/mucizevi-besin-tam-bugday-ekmegi-bugdayin-bilinmeyen-5-faydasi/)       Gelecek yazımda  gerçek ekmeği bulmak için  yaptığım bir seyahat izlenimlerimi  paylaşacağım.